2009 Yılı Amerikan Dış Politikası’na Bir Bakış

A- A A+

Genel anlamda Barack Obama Hükümeti’nin dış politikası, bir süpergücün tek taraflı  politikalarına odaklı yeni muhafazakarlık ve militarizmden uzaklaşarak, küresel kolektif güvenlik, işbirliği ve diplomasiye dayalı bir perspektif benimsemiştir. Bu tutum değişikliği, yeni küresel gerçekliklerin farkedilmesi ve kabul edilmesiyle doğru orantılıdır. Bunlar arasında Çin gibi yükselen yeni güçlerin varlığı, iklim değişikliği gibi küresel tehditler ve özellikle Ortadoğu’da sorunların içiçe geçmişliğinin gerektirdiği çok taraflı diplomatik açılımlar sayılabilir. ABD’nin bu barışçıl ve katılımcı yeni vizyonu, tüm dünyada geniş çapta kabul görmüş ve Başkan Obama’ya Nobel Barış Ödülü’nü kazandırmıştır. Ancak Gallup’un Kasım 2009 verilerine göre Obama’ya verilen ulusal destek, görevdeki 10. ayında %49’a düşmüştür. Buna göre Obama, 2. Dünya Savaşı sonrası Amerikan devlet başkanları arasında Gerald Ford, Bill Clinton ve Ronald Reagan’ın ardından %50’nin altına en hızlı düşen 4. isim olmuştur. Devlet başkanları için ilk yıl performansı her ne kadar belirleyici olmasa da, bu test döneminden çıkarılacak derslerle Obama Hükümeti 2010’da daha sağlam politikalar üretmelidir.

 

44. Amerikan başkanı Barack Obama iktidara geldikten sonra Irak’tan çekilme ve terörizme karşı savaşta Afganistan’a ağırlık vermeye yönelik politikasını hızla hayata geçirmeye koyulmuştur. Bu plan doğrultusunda Amerikan askerleri Ağustos 2010’a kadar Irak’tan  çekilecek, ancak 2011’in sonuna dek eğitim, danışmanlık ve karşıterör operasyonları için 50.000 kadar uzman burada varlık göstermeye devam edecekti. Afganistan’daki terörün önünü almak içinse Pakistan da çözüm planlarına dahil edilmiştir. Müslüman dünyaya karşı Obama idaresi yeni bir sayfa açmış, karşılıklı saygı ve çıkar çerçevesinde farklı bir rota için taraflara çağrıda bulunmuştur. Buna göre, yumruklarını açmak isteyen yozlaşmış liderlere de Amerika el uzatacaktır. Bu çerçevede ABD’nin bölgede tehdit kabul ettiği İran ve Suriye ile bile koşulsuz olarak görüşme arzusu dile getirilmiştir. Özellikle İran ile başlatılan yakınlaşma, George W. Bush hükümeti döneminde temelleri atılan ve Çek Cumhuriyeti ile Polonya’da bir füze savunma sistemi kurulmasını öngören projeyi gereksiz kıldığından, bu hususta yapılan anlaşmalar feshedilmiştir. Nükleer silahsızlanma için Rusya ve Kuzey Kore ile de diplomatik açılımlar gerçekleştirilmiştir. Filistin lideri Mahmud Abbas’tan, Mısır lideri Hüsnü Mübarek ve İsrail Başbakanı Ehud Olmert’e (Mart sonunda Benyamin Netanyahu görevi devralmıştır), Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez İşbirliği Konseyi üyelerine dek, geniş bir yelpazede önemli isimlere çağrıda bulunan Başkan Obama, Arap-İsrail meselesinde yeni bir dönemin başlaması için istekliliğini vurgulamıştır. ABD-Çin Stratejik ve Ekonomik Diyalog hayata geçirilmiş, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri ile yeni bir döneme girildiğine işaret edilmiş, Küba ile ilişkilerin normalleştirilmesi çerçevesinde karşılıklı seyahat ile Kübalı Amerikalıların bu ülkedeki ailelerine maddi destek gönderebilmelerinin kolaylaştırılması gibi konularda somut adımlar atılmıştır.

 

Bu popülaritenin somut gelişmelerle desteklenmedikçe gerileyeceği ortadadır. Detaylı incelendiğinde, Obama yönetiminin özellikle son dönem politikalarının George W. Bush dönemindekilerden çok da fark arz etmediği ve 2009 sonunda başarı olarak kaydedilebilecek pek fazla şeyin olmadığı görülmektedir. Irak ve Afganistan’da sorunlar devam etmektedir. Irak çerçevesindeki olumsuzlukların belki de en önemli sebebi, General Petraeus’un Aralık ayında The Economist’e verdiği demeçte saklıdır. Buna göre bir isyanı durdurmak veya önünü almak için, yeni Irak projesinin başarısında her kesimden mümkün olduğunca fazla kişiye rol ve pay verilmesi gerekmektedir. Batı’da eğitim görmüş, yabancı dil konuşabilen, ülkenin nasıl yönetildiğini bilen ve genelde seküler bir perspektife sahip Sünnilerin, büyük ölçüde küstürülüp isyana sevkedilmeleriyle Amerika kendini zor bir duruma sokmuştur. Öte yandan, Amerika’nın çekilme süreciyle ortaya çıkan endişelere ABD bir cevap verememektedir. Örneğin Irak’ta başlayacak yeni dönemde etnik gruplar arasında çıkacak olası ihtilaflarda Sünnilere Araplar, Şiilere ise İran destek çıkabilirken, Kürtlerin geleceğinin ne olacağı belirsizdir. Afganistan meselesinde de bir karar değişikliği ile Pakistan’a odaklanılması zafer getirmemiştir. Terörizme karşı savaşta, donanımı ve istekliliği sorgulanır olan Pakistan’a verilecek en güzel “havuç”, belki de Kaşmir meselesini çözüme kavuşturmaktır. Buna ilaveten, uluslarararası çözümleri gündemine oturtan Başkan Obama, Avrupa seyahatinde özellikle Afgan savaşına verilecek destek konusunda müttefik bulmakta zorlanmıştır. Nihayetinde Aralık ayında, bu ülkeye ilave 30.000 Amerikan askeri daha gönderme kararı alınmıştır.

 

Nükleer silahlanmayı engellemek ve karşılıklı olarak eldeki nükleer kapasitede indirime gidilmesi adına Rusya ile yeni bir START anlaşmasına imza atan Obama Hükümeti, bu uğurda Çek Cumhuriyeti ve Polonya’yı küstürerek transatlantik bir bunalıma yol açmıştır. Esas olarak İran’dan gelecek bir nükleer saldırıyı bertaraf etmek üzere, Bush döneminde tasarlanan füze kalkanı projesi Rusya’nın tedirginliği üzerine iptal edilmiş, ancak kalkan altyapısının belli kısımlarını sınırları dahilinde konuşlandıracak olan iki Avrupa ülkesi, Soğuk Savaş döneminde uydusu oldukları Rusya ile ABD arasındaki yakınlaşmaya hiç de sıcak bakmamışlardır. Kamuoyunda da bu adımın bir yatıştırma politikası olduğuna dair suçlamalar gündeme damgasını vurmuştur. Kaldı ki Rusya ile varılan anlaşmada nükleer başlıklarda karşılıklı gidilecek indirimler ise oldukça mütevazi boyuttadır. İndirimlerin daha da geniş çapta gerçekleşmesi için Vladimir Putin’in şahin duruşunun ne denli kırılabileceği şüphelidir. En önemlisi, İran’ın nükleer silahlanma konusundaki inadı kırılmış değildir. Obama’nın uzattığı eli geri çeviren Mahmud Ahmedinejat, yapılan ihtilaflı seçimlerde yeniden seçilerek ikinci defa devlet başkanlığı koltuğuna oturmuş ve kendisine yönelik muhalefeti kanlı biçimde bastırmasına rağmen, Amerikan Hükümeti’nin durumu bir içişleri meselesi olarak değerlendirmesiyle hakettiği cevabı alamamıştır. Her halükarda İran’a yönelik tutumu sertleşen Obama Hükümeti, gerek Rusya, gerekse yine İran gibi insan hakları ihlallerine karşın yakın ilişkiler tesis etmeye çalıştığı Çin’den veya Körfez ülkelerinden ilave yaptırımlar konusunda gerekli desteği görememiştir. Diğer yanda, İran umarsızca nükleer kapasitesini geliştirmek için çabalamaktadır. İran Dışişleri Bakanlığı’nca yapılan açıklamaya göre, Ocak 2010 sonuna kadar Batılı ülkelerin nükleer takas konusunda Tahran’ın sunduğu teklifi kabul etmemeleri durumunda İran kendi nükleer yakıtını üretmeye başlayacaktır. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nca (UAEK) hazırlanan, ABD, Rusya ve Fransa tarafından da onay gören öneri, İran’daki uranyumun %80’inin iade edilmek şartıyla zenginleştirmek için önce Rusya’ya, ardından da yakıta dönüştürülmesi için Fransa’ya gönderilmesini içermektedir. Tahran ise zenginleştirilmiş uranyumu ilgili ülkelerden doğrudan satın alma ve kendi topraklarında eş zamanlı alışverişi tercih etmektedir. Benzer çerçevede, Kuzey Kore Nisan ayında Altılı Müzakereler’den çekilmiş ve bir ay sonra da ikinci yeraltı nükleer silah denemesini gerçekleştirdiğini ilan etmiştir.

 

Arap-İsrail meselesinde de büyük ve yapıcı adımlar atılamamıştır. İsrail, Obama Hükümeti’nin Araplara gösterdiği yakınlığın İsrail’e sunulmadığından şikayet ederek İran’a hava saldırıları gerçekleştirmeye yönelik arzusunu son zamanlarda yüksek sesle dile getirmektedir. Başbakan Benyamin Netanyahu, Başkan Obama’nın İsrail yerleşimlerinin tamamiyle durdurulmasına dair çağrılarına da uzun süre karşı çıkmıştır. Nihayetinde Kasım ayında sadece Batı Şeria’daki yeni inşaatları kapsayan 10 aylık kısmi bir moratoryum ilan etmiştir. Bu sınırlı taviz, Filistinlileri müzakere masasına oturmaya ikna etmeyecektir.

 

Latin Amerika ekseninde, bölge ülkelerinin Bush dönemine ait güvensizliklerini Obama Hükümeti kırmayı başaramamıştır. Bu ülkeler bir süredir AB, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC), Çin, Hindistan, İran ve Rusya ile ilişkilerini derinleştirmektedir. Nisan ayında Batı Yarımküresi’nden Küba haricinde tüm devletlerin katılımı ile düzenlenen Amerika Zirvesi’ne, Amerikan karşıtı Venezuela lideri Hugo Chavez’in damgasını vurması ve nihayetinde zirve sonrası sonuç bildirgesinin imzalanmaması, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) içerisindeki derin çatlağın bir göstergesidir.

 

Belki de Obama Hükümeti için birinci öncelik, bir dış politika doktrini belirlemektir. Başkan Obama Oslo’daki Nobel Barış Ödülleri töreninde yaptığı konuşmada, münferit olarak veya ittifak çerçevesinde güç kullanımının bazı durumlarda gerekli ve ahlaki açıdan meşru olduğunu vurgulayarak, Martin Walzer’in “adil savaş” argümanına atıfta bulunmuştur. “Adil savaş,” savunma amaçlı veya en son raddede başvurulması gereken bir araç olup, orantılı güç kullanımı ve sivillerin mümkün olduğunca zarar görmemesini öngörür. Özellikle İran ve Kuzey Kore’ye gönderme yaparak, nükleer yayılmacılık ve “başarısız” devletlerin adil savaşın yeniden yorumlanmasını zorunlu kıldığını söyleyen Amerikan Başkanı, bunun ne zaman ve ne şekilde gerçekleşeceği konusunda aydınlatıcı olmamıştır. Bush Hükümeti’nin doktrini “ön-alıcı savaş” idi, ve bu doktrini Irak’ta uygulamaya geçirmişti. Ancak, zamanında bu savaşa karşı çıkan Obama’nın “adil savaş” argümanıyla ön alıcı savaş arasında sadece ince bir sınır olduğu gözden kaçmamalıdır. Benzer şekilde, mesela İsrail’in İran nükleer tesislerini vurması her iki argümana göre meşru gösterilmeye çalışılabilir. Öte yandan, Obama Hükümeti’nin İran, Çin, Kolombiya gibi ülkelere gerekli ihtarları vermemesi pek de adil olarak tanımlanamaz. Obama Hükümeti, dev bir ekonomik krizin ortasındayken belirli sınırlar dahilinde bu tip “haydut” devletlerin dümen suyunda giderek nükleer ve ekonomik meselelerde bir orta yola onları ikna etmeye çalışmak, ve “adil savaş” argümanı gereğince bu devletlere (şüphesiz büyük savaş harcamaları yoluyla) gereken cevabı vermek opsiyonları arasında sıkışmış gibidir. Burada yapılmaması gereken, Obama Hükümeti’nin seçim kampanyasında verip de gerçekleştiremediği sözler için kınanmasıdır. Hızla değişen bir dünyada, terörizme kayan Yemen gibi yeni çatışma alanlarının belirmesi veya özellikle Ortadoğu’da gerçekleşen seçimlerle değişen veya devam eden liderlerin politikalarıyla, bu liderlerin kamuoyu tarafından reddi veya kabulü de Obama yönetimini düşündüren gelişmelerdir. Ancak değişen gündemde en doğru adımları atabilmek için Hükümet’in yapması gereken temel şey, çeşitli taraflar arasında ortak paydalar oluşturarak daha iyi bir gelecek için herkese rol vermesidir. Bu bağlamda çoktaraflı diplomatik çözümlerden vazgeçilmemesi ve alternatiflerin dinlenmesi zorunludur.

Back to Top