Atlantiğin İki Yakasından Farklı Askeri Güç Perspektifleri

A- A A+

Askeri güç kullanımına ilişkin unsurları belirleyen genellikle ülkelerin uluslararası sistemdeki konumlarıdır(1). Devletlerarasındaki güç dağılımı askeri güce başvurma eğilimlerinin temel çıkış noktasıdır. Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel kurallarından olan güce başvurmama prensibi ve bu prensibin sınırları, 1990’ların sonundan beri uluslararası ilişkilerin gündeminde olmasına rağmen devletlerin bu yasağa tamamen uymadıkları görülmektedir.



Amerikan güvenlik politikasının en belirgin özelliği, her türlü potansiyel rakibe veya koalisyona karşı üstünlük sağlayacak bir askeri güce sahip olma eğilimidir(2). Bu eğilim ABD’yi nitelik ve nicelik bakımından üst düzey bir orduya sahip olmaya itmektedir. Profesör Serge Sur, bugün her türlü askeri tehdide cevap verebilecek, dünyanın her hangi bir bölgesine her an müdahale edebilecek tek devletin Amerika olduğunu belirtmektedir(3). Böylesine büyük bir güce sahip olan Amerika, onu uluslararası politikada bir araç olarak kullanmaktan çekinmemektedir.



AB ise şüphesiz daha sınırlı bir askeri güce sahiptir ve bu durum siyasilerin askeri gücü politik bir araç olarak kullanmasını engellemekte, en azından askeri güçten önce yumuşak güç unsurlarını (barışçıl yaklaşımlar, müzakereler, diplomasi ve uluslararası hukuka riayet) kullanmaya teşvik etmektedir. Avrupalıların askeri güce başvurma eğilimlerini sınırlayan bir başka unsur da Avrupa kıtasının gördüğü kanlı savaşlardır. AB’nin temel kuruluş amacı tekrar savaş yaşanmasını önlemektir.



Genel olarak, askeri güç kullanma söz konusu olduğunda Avrupalılar, Birleşmiş Milletler destekli barış koruma operasyonlarını tercih etmektedir. Ancak Robert Kagan’a göre bu tür operasyonlarda da genellikle çatışma aşaması gibi askeri görevlerin zor bölümleri ABD’nin sorumluluğuna bırakılmakta, barış koruma veya barışın yeniden inşası misyonları AB tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu görev paylaşımı, Kagan tarafından Birleşik devletlerin “yemeği hazırlaması”, Avrupalıların da “bulaşık yıkaması” şeklinde betimlenmektedir(4).



Ancak, bu görüşler Avrupalıların tepkisini çekmekte gecikmemiştir. Brüksel Üniversitesi’nden Profesör Eric Remacle, Kagan’ı özellikle Fransa ve İngiltere’nin Afrika’daki başarılı misyonlarını ve barış koruma operasyonları sırasında şehit olan Avrupalı askerleri unutmakla suçlamaktadır(5). Paris Politika Bilimleri Enstitüsü profesörü Bertrand Badie, Amerika’nın bir paradoksun merkezinde olduğunu, tarihte hiçbir devletin Amerika kadar askeri olarak güçlendiği ölçüde dünyadaki düzeni yok edemediğini vurgulamaktadır(6).



Fransız politolog Zaki Laidi, AB’nin askeri bir güce sahip olmakla birlikte büyük bir güç haline gelemeyeceğini savunmaktadır. Çünkü AB, güvenliğini ve devamlılığını bir ulus devlet gözüyle görmemektedir ve klasik anlamıyla bir büyük güç olamayacak oluşu savunduğu normların onu güçlü kılmasını engellemeyecektir(7).



Bir devletin askeri güç kullanımını etkileyen diğer bir unsur şüphesiz siyasi aktörlerin tutumlarıdır. Ocak 2001’de göreve gelen Bush hükümetinin yönetici kadrosu (Richard Cheney, Ronald Rumsfeld, Colin Powell, Richard Armitage, Paul Wolfowitz ve Condoleezza Rice) için rakipsiz bir askeri güç, süper güç olmanın temel unsuruydu. Amerikalı gazeteci James Mann’a göre, Bush’un yönetici kadrosu ile 1950 ve 1960’lı yılların genel olarak şirket, banka ve avukat kabinesi çıkışlı yönetici grupları arasındaki en belirgin fark, Bush kabinesinin Pentagone çıkışlı yani “askeri jenerasyon” olmasıdır(8).



Colin Powell hariç hiçbiri ordu çıkışlı olmamakla birlikte hemen tüm kadro daha önce Savunma Bakanlığı’nda çalışmıştır. Cheney ve Rumsfeld Savunma Bakanlığı, Powell Genelkurmay Başkanlığı, Wolfowitz Savunma Bakan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuşlardır. Bu nedenle, Bush kabinesinin savunma bütçesini artırmak, yüksek askeri teknolojiyi desteklemek, önleyici müdahale doktrinini kabul etmek gibi faaliyetleri şaşırtıcı değildir. Ulusal güvenlik stratejisinin kabulünden üç hafta sonra başkan yardımcısı Cheney, hükümetin güç kullanımı ile ilgili düşüncelerini şu şekilde özetliyordu: “Eğer Amerika 11 Eylül saldırılarını önleyebilecek olsaydı, kuşkusuz önlerdi. Daha yıkıcı nitelikteki başka bir saldırıyı önlemek durumunda kalırsak, kuşkusuz bunu yaparız”(9).



Avrupalı politikacılar ise adımlarını, Catherine Guisan’ın belirttiği gibi AB projesinin bir barış kurma projesi olduğunu unutmadan atmakta, gereksiz güç kullanımından ve siyasi şiddetten mümkün olduğunca uzak durmaktadırlar(10). Fransa başkanı François Mitterand’ın belirttiği gibi eğer şiddete ve savaşa dayanan Avrupa geçmişi aşılmamış olsaydı, bugün tek bir kural geçerli olacakt; milliyetçilik yani savaş!(11)



AB Bakanlar Konseyi uluslararası ilişiler ve politik-askeri işler sorumlusu Robert Cooper’a göre Birlik, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde hukuku temel almaktadır. Güç kullanımı hukuk tarafından yasaklanmış olduğundan, sorunların çözümünde hukuk kuralları gözetilerek görüşmeler yoluna başvurulması doğaldır(12). Bununla birlikte, Cooper, “dünyanın bazı bölgelerinde istikrarsızlık ve kaos hakimdir. Eğer böyle bir bölgeden çıkan ve halen 19. yüzyıl değerleri ile yaşayan bir düşman, AB’yi tehdit ederse gereken cevabı alacağını”(13), kısaca AB’nin askeri güç kullanımını ilk aşamada tercih etmemesinin, onun bu kapasiteye sahip olmadığı şeklinde algılanmaması gerektiğini savunmaktadır.



2009 yılı Ocak ayında George W. Bush’tan görevi devralan Barack Obama ise verdiği demeçlerde, Bush iktidarı süresince egemen olmuş askeri, yani sert gücün yerine “yumuşak güç” kavramını ön plana çıkarmaktadır. Her ne kadar askeri ve ekonomik güç başkalarının fikirlerini değiştirmekte kimi zaman sonuç verebilse de, George W. Bush iktidarında şahit olunduğu üzere başarısızlıkla da sonuçlanabilmektedir. Irak’ın işgali ABD’nin imajını oldukça sarsmış ve Amerikan karşıtlığını önemli ölçüde artırmıştır. Bu bağlamda, Obama hükümetinin yumuşak güce önem vermesi doğaldır. Amerikalı uluslararası ilişkiler uzmanı Joseph Nye, yumuşak gücü; “askeri güç veya ekonomik yaptırım kullanarak diğerlerini değişime zorlamak yerine onları cezp ederek istediğini yaptırma kabiliyeti” olarak tanımlamaktadır. Yumuşak güç kullanırken manevi değerlere daha çok vurgu yapılır; kültür, ideoloji, uluslararası kurumlar gibi olgular yumuşak güç kaynakları arasındadır.



Gerek TBMM’deki konuşması ile gerekse Kahire’deki konuşmasında Obama, “ülkesinin barışçı yüzünü” göstermeye çalışmıştır. Kahire konuşması süresince Obama, İslami kültür ve tarihe olan saygısına ve kendisinin Müslüman dünya ile olan bağlarına vurgu yapan ve Kahire’ye gelme nedenini “yeni bir başlangıç yapmak” olarak açıklayan Obama, farklı bir politika izleyeceğinin de sinyallerini vermiştir. “Ben Kahire’ye Amerika Birleşik Devletleri ile dünyadaki Müslümanlar arasında karşılıklı çıkar ve karşılıklı saygıya dayanan, Amerika ve İslam’ın birbirleriyle zıt olmadığı ve rekabete gerek bulunmadığı gerçeğine dayanan yeni bir başlangıç arayışı ile geldim. Aslında onlar birbirini tamamlar, adalet ve gelişim, hoşgörü ve bütün insanların saygınlığı gibi ortak ilkeleri paylaşır,”  diyerek barışı savunmuştur(14). Ayrıca, TBMM’de yaptığı konuşmasında da “Birleşik Devletler ile Türkiye’yi birbirine bağlayan güvenin zorlandığını, sarsıldığını biliyorum. Bu zorlanmanın, sarsılmanın İslam inancının yaşandığı pek çok yerde paylaşıldığını da biliyorum. Ancak şunu söylemek isterim ki, Birleşik Devletler, İslam ile bir savaş halinde değildir ve asla olmayacaktır,”(15)  diyerek yine Müslüman ülkelere seslenmiştir.



Bunun dışında, Bush yönetiminin Dışişleri bakanı Condoleezza Rice’ın sert yüzü ve katı tavırları karşısında, Hillary Clinton’ın yumuşak, güler yüzlü tavırları ABD’nin değişen politikalarının ve askeri gücün geri planda tutulacağının bir diğer göstergesi kabul edilebilir. Obama hükümetinin dış politika vizyonu çatışma, kuvvet kullanma ve restleşme yerine daha çok diyalog ve uzlaşıya dayanmaktadır.


 


Dipnotlar


 


[1]Pascal VENNESSON, “Les États-Unis et l’Europe face à la guerre: Perceptions et divergences dans l’emploi de la force armée”, Études internationales, vol. 36, n° 4, 2005, s.531


 


 


[2] Steven EVERST, “Unilateral America, Lightweight Europe?”, Centre for European Reform, Şubat 2001, s.6


 


[3] Serge SUR, “L'hégémonie américaine en question”, AFRI, volume III, 2002, s.18


 


[4] www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-at-Cairo-University- 6-04-09/


 


 


[5] Eric REMACLE, “Propos scéptiques sur la stratégie de sécurité européenne”, Revue Nouvelle, No.5, Mayıs 2004, s.57


 


[6] Bertrand BADIE, L’impuissance de la puissance, Paris, Fayard, 2004, s.119


 


[7] Zaki LAIDI, La norme sans la force, Paris, Science Po, 2005, s.42


 


[8] Pascal VENNESSON, op. cit., p.537


 


[9] Dick Cheney’nin konuşması için bkz www.whitehouse.gov/news/releases/2002/08/print/20020829-5.html erişim 25 Eylül 2009


 


[10] Catherine GUISAN, Un sens à l’Europe. Gagner la paix (1950-2003), Paris, Odile Jacob, 2003, s.17


 


[11] Pascal VENNESSON, op. cit., s.540


 


[12] Bernard ADAM, Europe, Puissance tranquille?, Bruxelles, GRIP, 2006, s.18


 


[13] Ibid.


 


[14] Remarks by The President on a New Beginning


 


[15] Remarks by President Obama To The Turkish Parliament www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-By-President-Obama-To-The-Turkish Parliament/

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top