ABD-AB: İki Farklı Güvenlik Stratejisi, İki Farklı Dünya Görüşü

A- A A+

« Avrupalıların ve Amerikalıların aynı dünya görüşünü paylaştıklarını ve hatta aynı dünyada yaşadıklarını düşünmekten vazgeçmemizin zamanı gelmiştir . » diyordu Robert Kagan çok ses getiren Of Paradise and Power adlı kitabında.  Kagan, Avrupa ve Amerika arasında politik, askeri ve stratejik konularda çok belirgin farklılaşmalar olduğunu ve bunların geçici nitelikte de olmadığını vurgulamaktadır.

 

Şüphesiz, gerek okyanuslarla çevrili, izole coğrafi konumuna gerekse dünyanın en gelişmiş askeri gücü olmasına dayanarak topraklarının dokunulmazlığına inan ABD, 11 Eylül saldırıları ile derinden sarsılmıştır. Bu saldırılar sonucunda Amerikan güvenlik politikasının bir numaralı hedefi, terör tehdidi ve terörü destekleyen ülkelerle mücadele olmuştur. Yüzyıllar boyunca kanlı savaşlara sahne olmuş ve terörü çok uzun yıllardır tanıyan Avrupa, ABD’nin acısını paylaşmakla birlikte 11 Eylül’den sonra bambaşka bir dünya görüşü benimsememiştir.

 

Bugün, ABD ve Avrupa Birliği (AB) dünyanın iki büyük gücüdür. Bu iki güç birlikte dünyadaki ekonomik üretimin yarısını ve dünya teknoloji üretiminin ¾’ünü gerçekleştirmektedirler.(1) Yine ikisi, başlıca uluslar arası kuruluşlara önderlik etmektedirler. Bir tarafta, ordusu, etkili diplomasisi, teknolojik ve ekonomik gücü ile süper güç olarak tanımlanan ABD, diğer tarafta dinamik ekonomisi, etkili diplomasisi, çok uluslu yapısı, uluslararası arenadaki rolü ile dünyanın en gelişmiş bölgesel entegrasyonu olarak Amerika’ya rakip olabileceği düşünülen Avrupa Birliği …(2) İki taraf da genel olarak aynı değer ve prensipleri paylaşmakla beraber farklı dünya görüşlerine sahiptirler. Bu farklılığın temel nedeni, ülkelerin tüm stratejik konseptlerini belirleyen tehdit algılayışı ve bu tehditlerle mücadelede benimsenen yolların ayrı oluşudur. 2002 yılında yayınlanan Amerikan ulusal güvenlik strateji belgesi ile 2003 yılında yayınlanan Avrupa güvenlik stratejisi incelendiğinde tehdit tanımlarının hemen hemen aynı olduğu görülür, fakat asıl fark bakış açılarındadır: Amerikalılar dünyayı daha tehlikeli bir yer olarak görmekte, buna karşı Avrupalılar dünyanın tehlikeli olmaktan çok, karmaşık bir yapıya sahip olduğunu savunmaktadırlar.

 

11 Eylül saldırıları, Bush yönetimini yeni bir güvenlik stratejisi hazırlamaya itmişti. 2002 yılında yayınlanan Amerikan ulusal güvenlik stratejisine göre uluslararası sisteme yönelik başlıca tehditler, terörizm, kitle imha silahlarının yaygınlaşması ve haydut devletler (rogue states) idi. Günümüz demokrasilerinin karşı karşıya bulunduğu bu büyük tehditler, özgür dünyanın lideri konumundaki ABD’yi güvenlik stratejisi, savunma araçları ve ittifak politikalarında radikal revizyona gitmeye itmiştir.(3) Bundan böyle Amerika, demokratik sistemi korumak amacıyla teröre karşı savaş halindedir ve bu stratejik devrimin iki temel konsepti “önleyici vuruş” ve “rejim değişikliği” olacaktır.(4)

 

Avrupa’da ise 12 Aralık 2003 tarihinde AB Konseyi, AB ortak dış politika ve güvenlik yüksek temsilcisi Javier Solana tarafından hazırlanan “Daha iyi bir dünyada daha güvenli bir Avrupa” başlıklı ilk AB güvenlik stratejisini kabul etti. Bu belge de, uluslararası terörizmi, kitle imha silahlarının yaygınlaşmasını ve olası bir nükleer terörizmi Avrupa çıkarları ve vatandaşları için en büyük tehditler olarak görmektedir. Ancak, Amerika’dan farklı olarak AB’ye göre bölgesel çatışma ve insani felaket tehdidi, 1991’deki eski Yugoslavya örneğinin gösterdiği gibi, diğer tehditlerden daha az önemli değildir. Organize suçlar, büyük salgınlar, başarısız devletlerin (merkezi otoritenin sağlanamadığı, devlet kurumlarının gerektiği gibi çalışamadığı, iç savaş yaşayan veya teröristler için bir sığınak haline gelen devletler-failed states-) artışı gibi tehditler dünyayı sadece daha tehlikeli bir yer yapmakla kalmamakta, bu tehditlere karşı sadece askeri müdahalelerle sonuç alınamayacağı gerçeği, uluslararası güvenliğin artık daha kompleks bir yapıya sahip olduğunu da göstermektedir. AB’nin görüşüne göre, iyi yönetilemeyen küreselleşmenin yol açtığı tehditler en az askeri tehditler kadar önemlidir: “Her yıl 45 milyon insan yetersiz beslenme ve açlık sonucu hayatını kaybetmektedir. […] 1990 yılından beri dünya genelindeki savaşlar, % 90’ı sivil olmak üzere yaklaşık 4 milyon insanın yaşamına mal olmuştur”.(5)

 

Ayrıca, AB güvenlik stratejisinde vurgulandığı üzere “zengin ve fakir ülkeler arasında giderek artan farklılıklar, sonu gelmeyen çatışmalar ve siyasi perspektif eksiklikleri, özellikle Orta Doğu’da ve kötü yönetim altındaki pek çok Güney ülkesinde, acilen çözüme kavuşturulması gereken sorunlardır”.(6)

 

Özetle, hem Amerika hem de AB güvenlik stratejisi aynı tip tehditlerden bahsetmekle birlikte yaklaşımlardaki farklılık kendini hissettirmektedir: haydut devlet kavramına AB güvenlik stratejisinde yer verilmemiş, onun yerine başarısız ve kötü yönetilen devletlerin oluşturduğu risklerden söz edilmiştir. Ayrıca Başkan Bush’un, Irak, Iran ve Kuzey Kore’yi tanımlamakta kullandığı kötülük ekseni ülkeleri (axis of evil) kavramı ve ABD’nin dünyanın her yerindeki terör faaliyetlerini tanımlamak için tek ve yegâne bir tanım yerleştirme çalışmaları AB’den tepki almakta gecikmemiştir. Daha felsefi bir yaklaşımla AB, insanlık tarihinin en büyük kötülüğü olarak addedilen, sembolik bir düşmana karşı topyekûn savaş fikrini paylaşmamaktadır. AB için insanlık tarihinin en büyük kötülüğü şu an Avrupalıların hafızasında yaşamaktadır: “Avrupa hiçbir zaman bu kadar refah, güvenli ve özgür olmamıştır. 20. yüzyılın ilk yarısındaki şiddet yerini Avrupa tarihinde daha önce görülmemiş bir barış ve düzen dönemine bırakmıştır”.(7)

 

Bu tehditlerle mücadele konusuna gelirsek, AB bu konuda üç temel strateji benimsemiştir: Birincisi, AB sınırları dışında, istikrarsızlık kaynağı kabul edilen otoriter rejimlerin yol açtığı güvenlik sorunlarının, AB üyesi ülkelere sıçrama olasılığı göz önüne alınarak Avrupa’nın hem yakın hem de uzak çevresinde bir “barış kuşağı” yaratılmasıdır. İkincisi, uluslararası ilişkilerde Birleşmiş Milletlerin odak nokta olduğu “çok taraflılık” politikasının etkin hale getirilmesidir. Üçüncüsü ise günümüz dünyasında büyük tehdit unsuru oluşturan kitle imha silahları sorunu ile terörizm konularında alternatif politikalar üretilmesidir.

 

Ayrıca, Avrupa güvenlik stratejisinin üçüncü bölümden belirtildiği üzere, güvenlik sorunları ile mücadele, bölgesel kriz yönetimi ve çatışmaların önlenmesi konularında daha aktif olmak ve uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye sokan durumlarda Birleşmiş Milletler misyonlarını destekleyebilmek için “silahlı kuvvetlerin harekât kabiliyetinin arttırılıp daha esnek hale getirilmesi”  ’ne(8) gerek duyulmaktadır.

 

AB, yeni güvenlik tehditleriyle mücadelede öncelikle yumuşak güç (soft power) kullanımını savunmaktadır. Yani, sınırları dışındaki olası krizlerin çözümünde yöntem olarak askeri müdahale yerine ekonomik ve siyasi nitelikli araçları tercih etmektedir. AB’nin bu yeni dış politikasına AB literatüründe “önleyici angajman” (pre-emptive engagement) adı verilmektedir.

 

Amerika için ise öncelik, uluslararası terörist gruplarının yönetici kadrosunu ele geçirmek, yönetim sistemini çökertmek, finans kaynaklarını kurutmak, teröre olan desteği kesmek ve böylece terörü yok etmektir: “Teröristlerin yerini saptamada bölgesel ortaklarımızı işbirliği yapmaya çağırıyoruz. Bu işbirliği sayesinde bir ülkede terörist faaliyet tespit edildiğinde, o ülkeye gerekli askeri, politik ve ekonomik destek verilecektir. Böylece ABD, terörün finans kaynaklarını kesmek için müttefik ülkelerle çalışmaya devam edecektir”. Ayrıca, Amerikan ulusal güvenlik stratejisi haydut devletlerin ve terörist grupların kitle imha silahı üretiminde kullanabileceği ham madde ve teknolojiye ulaşmasını engellemek amacıyla uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesine vurgu yapmaktadır.

 

Bununla birlikte Amerika, tehditlerle mücadelede güç kullanmaktan çekinmeyeceğini ulusal güvenlik stratejisinde açık bir dille ifade etmektedir: “Haydut devletlerin ve teröristlerin amacını bilen ABD, harekete geçmek için bundan böyle daha önce yaşadığı gibi bir saldırının olmasını beklemeyecektir. [...] İlk vuranın düşmanlarımız olmasına izin vermeyeceğiz”. “Gerektiği takdirde, tek başımıza harekete geçmekten ve meşru müdafaa hakkımızı önleyici müdahale ile kullanmaktan çekinmeyeceğiz”.(9)Bu ifade aynı zamanda Bush doktrini olarak anılan önleyici müdahale konseptinin, ABD tarafından yeni güvenlik doktrini olarak yürürlüğe sokulduğuna da işaret ediyordu. Bu doktrine göre, ABD'ye yönelik bir tehdit varsa, o tehdidin gerçekleşmesini beklemeden müdahale etmek meşrudur; çünkü tehdit bir kere gerçekleşti mi, iş işten geçmiş olabilir. Uluslararası hukukun temel prensiplerini ihlal eden bu yeni doktrin tepkileri çekmekte gecikmedi, ancak bu tepkiler Bush doktrininin ilk uygulama alanının Irak olmasını engelleyemedi. Kısaca, AB’nin aksine ABD tehditlerle mücadelede önceliği askeri yöntemlere vermekteydi.

 

Bununla birlikte, 2009 yılı Ocak ayında George W. Bush’tan görevi devralan Barack Obama gerek seçim kampanyası sırasında yaptığı konuşmalarda, gerekse başkan olduktan sonra yapmış olduğu konuşmalarda, kendi döneminde ABD’nin güvenlik stratejisinin aynı şekilde uygulanmayacağının sinyallerini vermiştir. Bush doktrini olarak da adlandırılan önleyici müdahale yaklaşımının, « değişim » sloganı ile iş başına gelen Obama döneminde ABD dış politikalarına daha fazla yön vermeyeceği söylenebilir. Ayrıca, Obama pek çok yerde yaptığı konuşmalarda, sorunları öncelikle diyalog ve uzlaşı ile çözmek taraftarı olduğunu belirtmiştir.

 

Bush dönemi ulusal güvenlik stratejisinin en önemli başlığını oluşturan uluslararası terörizmle mücadele konusunda, Obama hükümeti de dünyada hiçbir ülkeye yönelik terörün hoş görülemez olduğuna katılmaktadır.(10) Bu doğrultuda ABD, başta El Kaide terörü olmak üzere dünyada terörizm ile mücadele etmeye devam edeceğini belirtmiştir. Ancak Obama hükümeti bunu yaparken sadece sert güvenlik önlemleri ile değil, aynı zamanda ekonomik ve refah artırıcı önlemlere de ağırlık verilmesini uygun bulmaktadır. Bu doğrultuda Obama Amerika’nın askerlerini Afganistan’da tutmak istemediğini, şiddet yanlısı aşırı uçların Afganistan’da daha fazla bulunmadıklarından emin olunduğunda Amerika’nın askerlerini geri çekmek istediğini söylemiştir.(11)

 

ABD’nin ulusal güvenlik stratejisinin bir diğer ayağı olan kitle imha silahlarının gerek terörist ülkelerce gerekse bu silahlardan çıkar sağlamak isteyen devletlerce kullanılmasının önüne geçilmesi konusunda Obama hükümeti, Bush hükümeti ile hemfikir olmakla birlikte yöntemler konusunda farklı düşünmektedir. Obama hükümeti nükleer silahların sınırlandırılması ve hatta imha edilmesi gerektiği kanısındadır. Sorunların sadece askeri güçle halledilemeyeceğini savunan Obama, kitle imha silahına sahip olmadığı kanıtlanan Irak’tan bütün kuvvetlerini 2012 yılına kadar geri çekeceklerini belirtmiştir.(12)

 

Bunun ötesinde Amerika, Obama döneminde de bölgesel çatışmaları yatıştırmak ve çözmek konusunda etkin bir tutum sürdüreceğinin sinyallerini vermiştir. Tüm bu “değişimlere” karşın Bush döneminde belirlenen güvenlik stratejilerinin ya da amaçlarının tamamen rafa kaldırılıp yerine bambaşka bir strateji getirildiğini söylemek mümkün değildir.

 

 

KAYNAKÇA:

[1]Yves BOYER, “ La puissance militaire américaine”, Questions Internationales, No:3, 2003, s.1

[2] Joseph NYE, “Redefining National Interest”, Foreign Affairs, Temmuz/Ağustos 1999, s.26

[3] Nicole GNESOTTO, EU and US: Visions of the World, in Gustave LINDSTROM (ed.), Shift or Rift: Assessing US-EU Relations after Iraq, Paris, Institute of Security Studies, 2003, s.24

[4] Ibid.

[5] Une Europe sûre dans un monde meilleur, Stratégie européenne de sécurité, Paris, EU-ISS, 12 Aralık 2003, s.2

[6] Ibid., s.3

[7] Ibid., s.1

[8] Ibid., s.11

[9] The National Security Strategy of the United States of America, Washington, The White House, Eylül 2002, s.6

[10] Remarks by President Obama To The Turkish Parliamenthttp://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-By-President-Obama-To-The-Turkish-Parliament/

[11] Remarks by The President on a New Beginninghttp://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-at-Cairo-University-6-04-09/

[12] Ibid.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top