Amerika ve “İyi Komşuluk” Politikası

A- A A+

Latin Amerika ve Karayipler yakın zamana dek Barack Obama Hükümeti’nin dış politika gündeminde öncelikli bir yer tutmamaktaydı. ABD’nin enerji ve diğer hammadde ihtiyaçlarının birincil kaynağı olup, aynı zamanda Amerikan mal ve hizmetleri için de öncelikli pazar özelliğini taşıyan bu coğrafyadaki sıcak gelişmeler ve bölge ülkelerinin ABD’ye sergilediği güvensiz tutum Batı Yarımküresi’nin gözardı edilemeyeceğini göstermektedir. Washington’un sol eğilimli ve birçoğu Amerikan karşıtı bölge ülkelerini eleştirmek yerine onların altyapısal, kurumsal ve toplumsal sorunlarına eğilmesi ve bu coğrafyadan yayılan uyuşturucu ve insan trafiği, göç gibi sınıraşan tehlikelerin önünün alınabilmesi için katılımcı bir platformu desteklemesi gerekmektedir.

 

Barack Obama seçim kampanyasında Batı Yarımküre’ye yönelik politikasının çerçevesini çizerken ABD devlet başkanlarından Franklin Delano Roosevelt’in “Dört Özgürlük” prensibini  temel almıştır. 2. Dünya Savaşı’nın etkilerinin Amerika’ya dek uzanması üzerine Başkan Roosevelt 6 Ocak 1941’de verdiği demeçte savaş sonrası düzenin dört temel özgürlük üzerine yapılanmasının gerekliliği üzerinde durmuştu. Bunlar siyasi özgürlük, dini özgürlük ve yokluk ve korkudan uzak yaşama özgürlüğü idi. Yeni yönetim de aynı şekilde, görev süresi boyunca Batı Yarımküre’de  ilişkileri bu zeminde yürüteceğini beyan etmiştir. Başkan Obama ilgili ülkelerle bir “yeni ittifak ve ortaklık” dönemine girildiğine işaret ederek, bu bağlamda ortaklar arasında hiçbir ayrım gözetilmeyeceğini taahhüt etmiştir.

 

Trinidad ve Tobago’nun başkenti Port of Spain’de 17-19 Nisan arasında düzenlenen Amerika Zirvesi’ne gelindiğinde bu politikanın olumlu izlerine henüz rastlanmamıştır. Batı Yarımküresi’nden Küba haricinde tüm devletlerin katılımı ile düzenlenen zirvede Başkan Obama’nın demeçleri bölge ülkeleri nezdinde fazla yankı yaratmamıştır. Başkan George W. Bush’tan miras kalan kötü tecrübeler, yeni yönetimin güvenilirliğine dair önyargıları beslemektedir. Bunlar arasında 2002 yılında Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’e yönelik başarısız darbe girişimi, 2004’te Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide’in düşürülmesine verilen destek ve geçen yıl Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales’i hedef alan darbe girişimine gösterilen sessiz onay sayılabilir. Morales’in düşürülmesi çabalarının arkasındaki Amerikan parmağı rivayeti üzerine tepki koyan Venezuela, ülkedeki Amerikan Büyükelçisi’ni istenmeyen adam (persona non grata) ilan etmiş ve Washington da aynı şekilde karşılık vermişti. Her ne kadar Haziran itibariyle her iki ülkenin büyükelçileri yeniden göreve dönecekse de, zirve temasları Başkan Chavez’in Başkan Obama’ya Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları: Bir Kıtanın 500 Yıllık Talanı isimli kitabını hediye etmesiyle gölgelenmiştir. Zirvede Başkan Morales de Bush Yönetimi’nden beri bu ülkeye uygulanan ticari yaptırımları hala devam ettiren Obama Hükümeti’nden kendisine yönelik darbe girişimini açıkça kınamasını istemiştir. Morales’in şüphelerinde ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Amerikan Uluslararası Kalkınma Bankası’nın (USAID) her yıl Irak’a aktardığı miktarla eşdeğer olan yaklaşık 89 milyar dolar kadar desteğin Bolivya’daki muhalif kesimlere gittiğine dair iddiaların da büyük payı vardır. Bolivya haklı olarak yardım fonlarının dağıtımı hususunda Barack Obama Hükümeti’nden seçim kampanyasında vaadedilen şeffaflığı talep etmektedir. Nihayetinde, konuk ülke haricinde zirve katılımcılarının hiçbirinin sonuç bildirgesini imzalamaması da görüşmelerin nereye vardığı konusunda aydınlatıcı olabilir. Bu durum aslında özellikle Chavez nezdinde büyük bir başarıdır. Chavez’in liderliğini yaptığı Bolivar İttifakı (ALBA/Antigua ve Barbuda, Bolivya, Dominika, Ekvator, Honduras, Küba, Nikaragua, Saint Vincent ve Grenadinler, Venezuela) üyeleri, zirve öncesinde bildigeyi imzalamayacaklarına dair ortak karar almışlardı. Bu kararın altında, zirvenin iki hafta öncesinde açıklanan taslak sonuç bildirgesinde bölge ülkelerinin sosyoekonomi, eğitim, çevre ve kamu sağlığı ile ilgili sorunlarına yeterince değinilmemesi ve Küba’nın katılımcılar arasında yer almaması gerekçeleri yatıyordu. ALBA üyelerinin ortak hedefi, sürdürebilir kalkınma ekseninde Küba’yı da içine alan ve dış güçlerin müdahalesinden uzak istikrarlı bir bölgesel düzen inşa etmektir.

 

Demokratik seçimle iktidara gelen Honduras Devlet Başkanı José Manuel Zelaya’nın 28 Haziran’da askeri darbeyle düşürülmesi ise, Obama Hükümeti için bölgede karşılaşılan ilk ciddi test niteliğindedir. BM Genel Kurulu ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) olayı derhal kınarken, Beyaz Saray verdiği ilk tepkide darbeyi doğrudan kınamak ve hatta eleştirmekten kaçınmıştır. Bunun akabinde ABD Dışişleri Bakanlığı, kurulan yeni darbe hükümeti üyelerinden bazılarının diplomatik vizelerini iptal etmişse de, bu kişiler normal Amerikan vizesi ile hala ülkeye giriş yapma hakkına sahiptir. Benzer şekilde Washington, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) başta olmak üzere dünya çapında birçok insan hakları dernekleri tarafından kınanan yeni hükümetin baskıcı eylemlerine karşı sert çıkışta bulunmamıştır. Darbeye verilen bu dolaylı onama, Obama’nın Bush Yönetimi döneminde alınan ve Amerikan Donanması’nın Karayipler’deki 4. Filosu’nu yeniden aktif hale getirmeyi öngören kararını geri çevirmemesi ve Kolombiya’da bulunan yedi Amerikan askeri üssündeki varlığını artıracağına yönelik ifadesi ile birleşince, Batı Yarımküre’de uzlaşı uzak görünmektedir. Obama’nın uyuşturucuya karşı savaş söylemi ile Kolombiya’da başlattığı girişim, bölgedeki müttefikleri olan “ılımlı solcu” Brezilya ve Şili’yi bile tedirgin etmiştir.

 

Washington’un güdümünden zamanla uzaklaşarak ALBA eksenine yaklaşan Honduras, genellikle ucuz petrol arzı ile ülkeleri kendi safına kazandıran Venezuela’ya yeşil ışık yakmıştı. Ancak Bolivya ve Ekvator’un aksine, Chavez’in öngördüğü anayasal değişikleri kamuoyunu sarsmadan gerçekleştirmeyi başaramayan Zelaya, sonuç olarak darbe ile karşı karşıya kalmıştır. Bu değişiklikler temel olarak devlet başkanının süresinin uzatılması ile ilgili olup, sol eğilimli bir idarenin devleti uzun yıllar yönetmesi amacını güdüyordu. Obama Hükümeti Zelaya’nın demokrasiyle uzlaşmayan çabalarını eleştirmekle birlikte, seçimle iktidara gelmiş bu liderin tekrar yönetime gelmesi için çağrıda bulunmuştur. Ancak Washington Honduras’taki krizin çözümü için özellikle OAS nezdindeki çokuluslu çözümleri desteklemektedir. Kosta Rika devlet başkanı Oscar Arias’ın da sorunun çözümünde aracı olmasını öngörmüştür. Diğer yandan ABD, angajman ve diplomasi politikası çerçevesinde bölgedeki gelişmeleri takip edebilmek ve nüfuzu kaybetmemek niyetiyle bu ülkeye yönelik kalkınma yardımlarını da kesmemiştir. Ülkede büyükelçisini geri çekmemiş tek ülke de ABD’dir. Hükümetin bu politikaları, 1970 ve 80’lerde Latin Amerika’da kendi halklarına terör estiren devletlere yardımı sürdürmeye yönelik Amerikan politikaları ile örtüşmektedir. Obama’nın Honduras meselesinde attığı adımlar hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar nezdinde eleştiriyle karşılanmaktadır. Muhalefet Chavez’in müttefiklerinden birini yeniden yönetime getirmeye çalıştığı için Obama Yönetimi’ni eleştirirken, kendi partisi de darbecilere karşı görece yumuşak bir tepki verdiği sebebiyle demokrasinin beşiği olarak addedilen ABD’nin kendisiyle çeliştiğini vurgulamaktadır. Latin Amerika ülkeleri, Brezilya ve Meksika da dahil olmak üzere Amerika’nın sorunun çözümüne yönelik daha somut adımlar atması taraftarıdır. Hatta Chavez, Washington’u darbeyi önceden bilmekle suçlamakta ve Zelaya’nın ülkeden ayrılırken bindiği askeri uçağın Honduras’taki bir Amerikan üssünden havalandığını iddia etmektedir.

 

Amerikan karşıtı ülkelerin önderi konumundaki Venezuela, ABD’ye yönelik güvensizliğini, özellikle Rusya’dan aldığı silah ve tanklarla bertaraf etmeye çalışmaktadır. Ekvator’daki Manta askeri üssünde konuşlanmış Amerikan Güney Kanadı’nın buradan zorla tasfiyesi üzerine Kolombiya’daki askeri varlığını güçlendirmeye çalışan Washington’un bu girişimi, Chavez’in gözünde Latin Amerika’ya yönelik saldırı ve işgal planının bir ayağıdır. Üstelik bu yeni yapılanma, Ekvator’dakinden daha büyük ve yıkıcı kapasiteye sahiptir. Güney Amerika’da Bölgesel Altyapının Entegrasyonu Girişimi (Initiative for the Integration of Regional Infrastructure in South America/IIRSA) ile Çin arasındaki yakınlaşma da, Washington’un olası bir Atlantik-Pasifik ticari ittifakına karşı Pasifik’e kıyısı olan Kolombiya ile anlaştığına dair bir açıklama olabilir. Bu hedefe ulaşmak için Washington, Devlet Başkanı Alvaro Uribe ve Savunma eski Bakanı Manuel Santos gibi Kolombiya’daki paramiliter güçlere yakın isimlerle diyaloğa girmekten de çekinmemiştir. ABD’nin bu adımı, Kolombiya’da halihazırdaki istikrarsızlığı körükleyebilir. Nitekim Ekvator’daki Manta üssü, bir güvenlik aracı olmaktan çok uyuşturucu ticaretinin bir limanı haline gelmişti. Obama’nın Bolivya’ya yönelik ticari imtiyazları tekrar hayata geçirmemesini bu ülkenin kokain yapımında kullanılan koka yaprağı üretimine dayandırması da ironiktir. Koka yaprağı, And ülkelerinin pek çoğunda yetişen doğal bir bitki olup, Washington’un bu ürünü eken bir diğer ülke olan Kolombiya’ya benzer yaptırımı uygulamaması çifte standarda işarettir. 2007’de Bolivya’nın koka üretimi sadece yüzde 5 artmışken, Kolombiya için bu sayı yüzde 27 idi. 2008 verilerine göre de Kolombiya koka üretiminde en üst sırada yer almıştır. Obama Hükümeti, Latin Amerika’da en kötü insan hakları karnesine sahip bu ülke ile bir serbest ticaret anlaşmasını da düşünmektedir.

 

Meksika da Kolombiya gibi ABD askeri yardımının önde gelen yararlanıcıları arasında bulunmaktadır. Haziran ayında Amerikan Kongresi Meksika Hükümeti’ne 420 milyon dolarlık bir ek destek sunarak, 2009 yılı içerisinde ülkeye uyuşturucu kartelleriyle savaşta kullanılmak üzere aktarılmış miktarı toplamda 832 milyon dolara çıkarmıştır. Bu yeni destek paketi, Başkan Bush döneminde Meksika ve Orta Amerika’ya yönelik olmak üzere hayata geçirilen Merida Girişimi’nin bir parçası olup, Başkan Obama tarafından devam ettirilmek istendiği açıktır. Halbuki Kolombiya Planı çerçevesinde benzer amaç için yapılan yardımlar, hükümet nezdinde yaygın yozlaşma ve insan hakları ihlalleri gibi daha derin meselelere inilmemesi sebebiyle boşa harcanmış, ve yardımların büyük kısmı devlet tarafından muhaliflerin bastırılması için askeri kaynak olarak kullanılmıştı. Benzer bir son Meksika’da da gözlenebilir.

 

Küba örneğinde ise Başkan Obama seçim kampanyasında verdiği sözün arkasında durarak buradaki Guantanamo Körfezi Askeri Üssü’ne ait tutuklu kampının kapatılması, Küba kökenli Amerikalıların bu ülkeyi ziyaret etmesi ve oradaki akraba ve tanıdıklarına kolayca para gönderebilmeleri konularında çeşitli açılımlara imza atmıştır. Mart ayında onaylanan kanuna göre aile fertlerinin Küba’ya seyahati ve ülkeye tarım ve tıbbi malzeme satmak için gerçekleştirilecek seyahatler konularında bazı kısıtlamalar kaldırılmıştır. Başkan Obama, Nisan ayında verdiği demeçte bu ülke ile yakınlaşmanın daha geniş boyutta seyredeceği müjdesini de vermiştir. Bu olumlu gelişmelere rağmen, yöneltilen çeşitli eleştiriler arasında Obama Hükümeti’nin ambargoyu tamamiyle kaldırmak istemeyerek yüzeysel açılımlarla puan kazanmayı amaçladığı ve Küba kökenli Amerikalıların kültür elçileri olarak dolaylı yoldan ülkeye liberalizmi sevdirmek için kullanıldığına yönelik teoriler de mevcuttur.

 

Başkan Obama’nın Batı Yarımküresi’ne yönelik politikası, daha çok Başkan Roosevelt’in “iyi komşuluk” politikasını hatırlatmaktadır. Bu politikanın yeşerdiği bağlam da şu an ABD’nin içinde bulunduğu konjonktüre benzemektedir. Roosevelt döneminde Batı Yarımküre ile dostluk ilişkileri geliştirme projesinin altındaki temel sebepler, Meksika ve Orta Amerika’da yükselen milliyetçilik hareketleri ve ekonomik kriz sebebiyle ABD’de başgösteren sosyal sorunlardı. Roosevelt her ne kadar 1890’lardan beri askeri müdahale ve işgal ile tanımlanan ABD-Latin Amerika-Karayipler ilişkilerinde diplomasiyi tercih ederek, komşu ülkelerle ikili ticaret anlaşmaları vasıtasıyla hem ekonomiyi düzeltip hem de bu ülkeleri kendine bağımlı tutmayı hedeflediyse de örneğin, Nikaragua’daki ABD yanlısı diktatör Somoza rejimine ses çıkarmamamıştır. Başkan John F. Kennedy döneminde ise, bu politikaya bir de askeri yardım eklenmiş ve bu trend uzun yıllar Washington’un Batı Yarımküresi gündemini şekillendirmiştir. Benzer şekilde Başkan Obama da bir yandan Venezuela’nın başını çektiği, sol eğilimli ve ABD karşıtı bölge ülkeleri ile, diğer yandan da küresel boyuttaki ekonomik krizin sarsıntıları ile uğraşmaktadır. Aslında Obama’nın seçim kampayasında kullandığı dört özgürlüğün temini ve sürekliliği iç siyaset ile alakalı olup, bölge ülkelerinin kendi meselesidir. Washington’un yıllar boyu çeşitli ülkelere uyguladığı demokrasi dayatmacılığının başarısızlıkları da gözönünde bulundurulursa, ABD’nin iyi komşuluk politikasının teorik zeminini oluşturan diyalog, işbirliği ve kendi kaderini tayin hakkı gibi ilkelerine göre hareket etmesi yerinde olur. Şüphesiz iyi komşuluk, uygulama sürecinde türlü tutarsızlıklar ve eksikliklerle dolu bir politikaydı. Ancak Obama’nın bölge ülkelerine yönelik ittifak ve ortaklık projesi, ancak karşılıklı saygı ve diplomasiyi temel aldığı ölçüde başarılı olabilir. Bu projenin sadece Amerika yanlısı Meksika, Kolombiya, Brezilya ve Şili ile sınırlandırılmaması ve mutlak surette Venezuela, Küba, Nikaragua, Bolivya ve Ekvator’a da eşit davranılması gerekmektedir.

 

11 Eylül saldırılarından beri Washington Batı Yarımküre meselelerine hep uluslararası terör merceğinden bakmış ve bu bölgedeki ülkelerin kendine has problemleri ile yardım ve işbirliği çağrılarını ikinci plana atmıştır. Bu ihmal, teröre karşı savaşta Amerika’nın izlediği yol (özellikle Guantanamo Üssü’ndeki insan hakları ihlalleri) ve karşılaştığı hezimetlerle birleşince, ABD karşıtı söylemler bölgede itibar kazanmıştır. Venezuela önderliğinde sosyal ve ekonomik yardımlar çerçevesinde çeşitli bölgesel platformlara imza atmış Latin Amerika ülkeleri, eskisinden farklı olarak giderek artan bir özgüven içerisindedir. Bu bölgelerin ticaret, yatırım ve iş hacmi her geçen gün katlanarak artmaktadır. Yıllar boyu hammadde ihracatı için ABD ve Avrupa pazarlarına bağımlı olan bu ülkeler, ekonomilerinin güçlenip görece çeşitlenmesi ve yeni pazarların keşfedilmesiyle birlikte artık insiyatif kullanabilmektedir. Diğer yandan, Washington dizginlenmeyen kapitalizmin yarattığı buhranların tekrarlanmaması için güçlü Latin Amerika devletlerinin izlediği orta yoldan dersler çıkarabilir. Yoksulluk, gelir dağılımının dengelenmesi, ve rekabet gibi konularda devletin düzenleyici rolünün önemine inanan bölge ülkeleri, pazar ekonomilerinin iflas ettiği günümüzde yol gösterici rol oynayabilir.

 

Bölge ülkeleri aynı zamanda uluslararası bağlantılarını da çeşitlendirmekte, AB, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC), Çin, Hindistan, İran ve Rusya ile ilişkilerini derinleştirmektedir. Merkezi Washington’da bulunan OAS ile Amerikan Ülkeleri Kalkınma Bankası (IADB) gibi çeşitli kurum ve kuruluşların işlevsizliği de bu ülkeleri proaktif politikalara yönlendirmiştir. Obama Hükümeti’nin, Amerikan karşıtlığının bölgede yayılmasını eleştirmek yerine sorunun köklerine inip bölge ülkelerinin kendine has sosyal, yapısal, kurumsal ve kültürel sorunlarına eğilmesi gerekir. Uyuşturucu, organize suç, silah ve insan kaçakçılığı trafiğinin ortasında bulunan bölge, ancak işbirliği ve diyalog çerçevesinde istikrara kavuşabilir. Sorunları çözmekten çok önlemeye yönelik bir duruş, örneğin bölge ülkelerindeki gençler için eğitim, istihdam ve rehabilitasyon çabaları, koka tarlalarına zehir saçmak veya hükümetlere bilakis uyuşturucu trafiğini kolaylaştıran teknik ve maddi yardımda bulunmaktan daha çok getiri sağlayacaktır. Bu açıdan, bölge ülkelerinin diğer büyük güçlerle yakınlaşmaları, Amerika için bir kaygı kaynağı olmak yerine değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir. Bölgede sınıraşan problemlerin çözümü için geniş katılımlı bir platformun gerekliliği ortadadır. Arjantin, Brezilya ve Şili’nin Haiti’deki kaosa son vermek için sürdürdüğü girişimler, ve bölgede sürekli istikrar için Kanada’nın giderek artan rolü desteklenmelidir. Bölgedeki güvensizlikler, ABD ve diğer bölge ülkelere olan göçü de körükleyebileceğinden, işbirliği her bir taraf için büyük faydalar sağlayacaktır. Aralarındaki çeşitli fikir ayrılıklarına rağmen Batı Yarımküresi ülkeleri, ortak karakteristikleri olan coğrafi yakınlık, tanışıklık ve kültürel-demografik bağlarını iletişimi kolaylaştırıcı bir altyapı faktörü olarak dikkate almalıdır.

Back to Top