Başkan Obama ve Türkiye

A- A A+

Başkan Obama’nın Türkiye’ye yaptığı ziyareti bütün boyutları ile değerlendirmek için onu ABD dış politika yaklaşmalarında Bush’tan ayıran noktaları göz önünde bulundurmak gerekir.  Bu kapsamda Obama’nın 2002 ve 2003 yıllarında Irak savaşına karşı çıkan nadir Amerikan politikacılardan biri olduğu ve savaşın sonuçları konusunda çok yerinde uyarılarda bulunduğu hatırlanmalıdır. Kissinger gibi en deneyimli ve usta diplomatlar Başkan Bush’u Irak’a karşı güttüğü sorumsuz ve maceraperest politikada desteklerken o tarihte daha çok genç olan Obama gerçekçiliğini ve basiretini kanıtlamıştı. Obama ayrıca başından beri ABD’nin tek taraflı politikalar yürütmesine muhalefet etmiş, özellikle transatlantik dayanışmayı ön plâna çıkarmış,




Suriye ve İran’a açılımlarda bulunmuş, her iki ülke yönetimleri ile ön temaslar başlatmıştır. Irak’tan muharip kuvvetlerin 2010 yılı içinde tahliyesi plânlanmış, Washington ile Bağdat arasında daha önce aktedilen anlaşma gereğince bütün ABD kuvvetlerinin 2011 sonunda Irak’ı terketmiş olacakları açıklanmıştır.


 


Obama’nın önceliği bu aşamada Afganistan’dır. Taliban ve El-Kaide’ye karşı mücadeleyi hızlandırmak amacı ile Afganistan’a 17,000 kişilik bir ek kuvvet ile ordunun eğitimi için 4000 askerî eksper ve yönetimde reform gerçekleştirecek sivil personel sevk edilecektir. El-Kaide ve Taliban geniş ölçüde Pakistan’da konuşlanmış bulunduğundan siyasî durumun gittikçe yozlaştığı bu ülkeye geniş çapta yardımlar öngörülmektedir. Ne var ki, gerek Afganistan ve gerek Pakistan’ın daha büyük bir istikrarsızlık içine düşmeleri, Taliban’ın Afganistan’ı yeniden kontrol altına alması olasılığı oldukça kuvvetlidir. NATO ülkelerinin çoğu Afganistan’a muharip kuvvetler göndermek hususunda çok isteksizdirler.


 


İsrail-Filistin ihtilâfı konusunda Obama Annapolis kararlarına ve iki devlet konseptine sadakatini yenilemiştir. Ancak yeni Hükümette Başbakan Netanyahu’nun ve ondan bile daha radikal çizgide bulunan Dışişleri Bakanı Lieberman’ın iki devlet esasına dayanan bir çözüme yanaşmaları olasılığı hemen hemen hiç yoktur. Kaldı ki iki devlet formülü kabul edilse dahi bunun içeriğini doldurmak son derece zordur. ABD Başkanları içinde bu yönde en fazla çaba harcayan Başkan Clinton bile 2000 yılında hüsrana uğramıştı. Obama’nın diğer ABD Başkanlarından farklı olarak İsrail üzerinde ciddî baskı yapıp yapmayacağını zaman gösterecektir.


 


Obama Türkiye’ye gelmeden önce Prag’da yaptığı konuşmada nükleer silâhlardan arınmış bir dünya vizyonunu ortaya koymuştu. Bu vizyon ilk aşamalarda ABD ile Rusya arasında stratejik nükleer silâhlarda karşılıklı indirimlere gidilmesini, nükleer denemeleri yasaklayan antlaşmanın ABD Senatosu tarafından nihayet onaylanmasını, Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasına uyan nükleer olmayan ülkelere barışçı nükleer enerji alanında yardım edilmesini ve onlara nükleer santralleri için uluslararası kontrol altında yakıt sağlanmasını öngörüyor. Rusya’daki mevcut potansiyel füze tehdidinden hiç söz edilmeksizin İran’dan gelebileceği ileri sürülen uzun menzilli füzelere karşı Çek Cumhuriyetine ve Polonya’ya konuşlandırılması öngörülen füzesavar füze sistemlerinden ise şimdilik vazgeçilmiyor.


 


Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un kısa bir süre önce yaptığı ziyaretin hemen ardından Başkan Obama’nın ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması hiç kuşkusuz yeni yönetimin bugünkü uluslararası konjonktürde Türkiye’ye atfettiği önemi yansıtır. Obama zaten TBMM’de yaptığı konuşmada, gençlerle buluşmasında ve basın konferansında Türkiye hakkındaki algılamasını gayet veciz şekilde ortaya koymuş,”ılımlı İslâm” deyimin uyandırdığı alerjiyi yok etmek içim lâiklik kavramına vurgu yapmış, ortak değerler üzerinde durmuş, güvenliğin ötesinde daha geniş bir işbirliğini içeren ”model ortaklık ”konseptini öne çıkarmış, laik demokratik kimliğiyle Avrupa’nın önemli parçası olan Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği kuvvetli desteği yenilemiş, Müslüman ülkelere seslenerek ABD’nin” İslâm’la savaş halinde olmadığını ve hiçbir zaman olmayacağını” ifade etmiştir.


 


Türk-Amerikan ilişkilerini doğrudan ilgilendiren konular tabiatı ile özellikle dikkat çekmiştir. Bunlardan en fazla hassasiyet doğuranı Ermeni iddiaları ve ABD’nin bunlara bu yıl daha fazla destek vermesi olasılığıdır. Başkan Obama Cumhurbaşkanımızla yaptığı basın konferansında “Ermeni soykırımı” iddiasını destekleyeceği yolunda Ermeni lobilerine verdiği vaatleri sahiplenmiş, fakat bu aşamada Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerde gelişmelerin ön plâna çıktığını vurgulamıştır. Başkan Obama’nın sözlerinden 24 Nisan’da yayınlayacağı mesajda “soykırım” deyimini kullanmayacağı, fakat makul bir süre içinde Cumhurbaşkanımızın Erivan ziyaretinde başlatılan sürecin Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesiyle sonuçlanacağı beklentisi içinde olduğu sonucu çıkmaktadır.


 


Oysa, son günlerde Bakü’den gelen tepkiler ve bu tepkiler ışığında Başbakan’ın yaptığı konuşmalar, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ ihtilâfı çözümlenmeden veya çözüm yolunda somut adımlar atılmadan Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması ve-veya diplomatik ilişkiler kurulması alanında adım atılmasının mümkün görülmediği şeklinde yorumlanmaktadır. Bir süreden beri Ermenistan ile ikili ve ayrıca Türkiye-Azerbaycan ve Ermenistan arasında üçlü olarak yürütülen temaslar hakkında bilgi sahibi olmadan bu konuda geçerli bir değerlendirme yapmak imkânsızsa da Kafkasya’daki bugünkü denklemler ışığında bazı tahliller yapılabilir.


 


Her şeyden önce Karabağ sorunun 17-18 yıldan beri devam ettiği, çeşitli arabuluculuk girişim ve gayretlerine rağmen çözüm yönünde gelişme kaydedilemediği anımsanmalıdır. Buna da şaşmamak gerekir. Bir ülkenin kuvvet kullanımı ile elde ettiği avantajları müzakere masasında terk etmek istememesi ilk defa görülmemektedir. Ermenistan’ın üstelik güçlü destekleri vardır. Rusya tarihî olarak daima Ermenilere daha fazla müzahir olmuş, Sovyetler Birliği zamanında Ermeniler gerek politik gerek askerî yönetiminde Azerilere oranla çok daha önemli mevkilere getirilmişler,1992-94 savaşında para ile tutulan Rus pilot ve teknisyenler Ermeniler safında savaşa katılmışlardır. Bugün en büyük Ermeni azınlığı (iki milyon kadar) Rusya’dadır ve zenginleşmekte olan bu azınlık Ermenistan’a yardım etmektedir. Rusya’nın Ermenistan’da halen de bir miktar askeri de vardır. Ermenistan gaz ve petrolünü Rusya’dan temin etmektedir. Bu gaz ve petrolün anlaşılan hiç değilse bir kısmı Azerbaycan üzerinden Ermenistan’a ulaştırılmaktadır. Bütün bu unsurlar Rusya’nın mutlaka bir çözüme karşı olduğunu göstermez, çünkü Rusya’nın aynı zamanda Azerbaycan ile de oldukça ileri ilişkileri vardır. Azerbaycan’ın gazının ve petrolünün Türkiye üzerinden değil, fakat Rusya üzerinden tüketici ülkelere sevk edilmesini ister. Özetle Rusya’nın ikircikli bir politika güttüğünü söylemek yanlış olmaz.


 


Ermenistan’ın bir avantajı da İran ile idame ettirdiği iyi ilişkilerdir. İran Azerbaycan’dan çok Ermenistan’a sempati duymaktadır. Amerika’ya gelince, 1992-1994 savaşından sonra saldırgan Ermenistan olduğu halde Kongre’nin Azerbaycan aleyhine kararlar kabul ettiği unutulmamalıdır.


 


Bu karmaşık tablodan çıkarılabilecek başlıca sonuç Karabağ meselesinin kolay kolay çözümlenemeyeceğidir. Dolayısı ile sınırın açılması ve diplomatik ilişkilerin başlatılması Karabağ sorununun çözümlenmesi ile irtibatlandırılırsa Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi belki de görünebilir bir istikbalde mümkün olmayacaktır. Bu durumdan Türkiye ne kadar zarar görür, Azerbaycan ne kadar kazanır, bunun hesabını yapmak kolay değildir. Türkiye açısında şüphesiz en önemli sorun, Ermenistan ile ilişkilerin dondurulmasının Türk-Amerikan ilişkilerinde yapacağı tahribattır. Başkan Obama 24 Nisan’da “soykırım” demese bile Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisin’deki  “Ermeni soykırımı” tasarısını engellemek istemeyebilir. Türk kamuoyunun tepkisi karşısında Hükümet çarnaçar Türkiye’nin uzun süreli çıkarları ile bağdaşmayan kararlar almak mecburiyetinde kalır. Çok kırılgan olan Türk-Amerikan ilişkilerinde Obama’nın ziyareti ile beliren umutlar kaybolur. Amerika ve Batı aleyhtarlığı yeniden canlanır.


 


Obama’nın temas ettiği bir diğer somut konu Heybeliada Ruhban Okulu meselesidir. Yıllardan beri muallakta olan bu sorunun çözümüne karşılık anlayış birliği içinde bir formül bulunamamıştır. Bu mesele Türkiye’de nispeten basit konuların bile zamanında çözümlenmediği takdirde nasıl içinden çıkılmaz kilitlenmelere yol açtığının çarpıcı bir örneğidir.


 


Afganistan konusunda, Obama, Afgan Güvenlik Kuvvetlerinin eğitimi için Türkiye’nin yapmayı öngördüğü yardımları takdir ettiğini belirtmiştir. Bu ifade tarzı Türkiye’nin Afganistan’a muharip kuvvet göndermek istememesini anlayışla karşıladığı anlamına gelir.


 


Irak konusunda Obama bir yandan PKK’ya karşı mücadelede Türkiye’nin yanında olacağını teyit ederken, diğer yandan ABD’nin Türkiye ile birlikte Irak’ın birliğini desteklediğini, savaşın sona ermesi ile beraber Türkiye ve Irak’ın diğer komşuları ile yeni bir diyaloga girişeceğini vurgulamıştır. ABD’nin, kuvvetlerini çektikten sonra Türkiye’nin Irak’ın “jandarmalığı”’nı üstlenmesi amacını güdeceği yolunda bazı yorumlar vardır. Bunların inandırıcılığı olamaz. Irak’ta Amerikan kuvvetleri çekildikten sonra bir sivil savaş patlak verse bile Türkiye’nin müdahale ederek ABD’nin kendisini zar zor kurtardığı bataklığa düşmek istemeyeceği muhakkaktır.


 


Başkan Obama TBMM’de konuşmasında Kıbrıs’a da temas etmiştir. Fakat Kıbrıs meselesi Türkiye için daha çok AB üyeliği kapsamında bir kilitlenme unsurudur. Türk-Yunan ilişkilerini etkilemediği takdirde Türkiye ile ABD arasında bir problem teşkil etmez.


 


Başkan Obama’nın Türkiye ziyaretinde dikkati çeken bir nokta da Türk kamuoyunun ve gençlerinin Avrupa kamuoylarına ve gençlerine oranla Obama’ya çok daha mesafeli davrandıklarıdır. Obama’nın Avrupa’da yarattığı heyecan Türkiye’de tekrarlanmamıştır. Bu psikolojik davranışın nedenleri arasında son yıllarda birçok koldan tahrik edilen ABD ve AB aleyhtarlığının bulunduğu muhakkaktır.


 


Obama’nın ziyaretinin başarılı geçtiğine şüphe yoktur. Ancak bu ziyaret iki tarafta da bazı beklentilerin belirmesine yol açmıştır. Bu beklentilerin gerçekleşmemesinin yaratacağı düş kırıklığının ilişkilere nasıl yansıyacağını zaman gösterecektir. İki tarafın da ziyaretin ivmesini korumak için çok dikkatli davranmaları gerekir.


Kaynak: OBİV, DSA No:63, Türkiye-ABD 3, 13 Nisan 2009


(*) Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral(E).

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top