Rusya Federasyonu'nun Ortadoğu Politikası

Sedide KAYRAK
27 Şubat 2012
A- A A+

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya Federasyonu’nun içine düştüğü siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunlar sonucunda başlayan kriz ortamının ortaya çıkardığı olumsuz durum izleyeceği dış politikanın da en önemli belirleyicisi haline gelmişti.

Bu dönemde Rusya açısından iç politikada federasyonu dağılmaktan kurtarmak, dış politikada ise eski Sovyet coğrafyası olarak tanımlanan “yakın çevre”sinin kontrolünden çıkmasına engel olmaktı. İlerleyen yıllarda bu hedefine yavaş yavaş ulaşan Rusya, kriz döneminin aşılması ile birlikte, uluslararası arenada daha iddialı bir rol talep etmeye başlamıştır. Artık Rusya dağılma Sovyetler Birliği’nin dağılması şokuyla hızlı bir şekilde terk ettiği Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu gibi bölgelere geri dönüş politikasını başlatmıştır. Bu incelemede, Rusya Federasyonu’nun Ortadoğu politikasının pratikleri, Rusya’nın bölgede ağırlıklı önem atfettiği ülkelerle ilişkileri bağlamında ele alınacak ve bunun iç ve dış faktörlerine değinilecektir.

 

YELTSİN DÖNEMİ

Sovyetler Birliği 1990 yılında Harvard Institute of International Development tarafından hazırlanan şok tedavi ile pazar ekonomisine geçmiştir. Böylesine köklü bir dönüşümün organize edilmeye çalışıldığı bir kriz döneminde Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı görevini yürüten Boris Yeltsin “ulusal burjuvazi” yaratma hedefi koymuştu. Yeltsin’in bu politikası “oligark” olarak adlandırılan zengin işadamlarının ve büyük şirket sahiplerinin siyaseten güçlenmelerine yol açmıştır.

 

Dış politika açısından Yeltsin iktidarının ilk yıllarında yakın çevre doktrini önemlidir. 1993’te ilan edilen bu politika ile eski Sovyet coğrafyası olarak tanımlanan Rusya’nın yakın çevresi ekonomi ve güvenlik açısından yaşamsal çıkar alanı ilan edilmiştir. Yine aynı yılın Kasım ayında ilan edilen “Karaganov Doktrini” adıyla bilinen askeri doktrin ile de Rusya’nın nükleer silahlara ilk başvuran ülke olmayacağı ilkesi terkedilmiş, Rusya Federasyonu ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinin güvenliğini sağlamak üzere gerektiğinde Rus askerlerinin ülke dışına konuşlanabileceği ilkesi kabul edilmiştir.(1) Bunun dışında toplumsal ve ekonomik çöküntünün yarattığı kriz ortamı ve Çeçenistan sorunu Rusya’nın Ortadoğu’da neredeyse yok denecek bir etkinlik içinde olduğu dönemdir. Bu tutumunda Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesinin bıraktığı izlerin Ortadoğu’yu Rusya için daha az cazip kalmasının etkisinin olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.(2)Sovyetler Birliği’nin ardından Rusya’da üç farklı siyasal akımdan söz edilebilir: Birincisi, ABD ile iyiilişkiler geliştirmekten yana olan eski Sovyet coğrafyası ile normal diplomatik ilişkilerin yürütülmesine vurgu yapan ve Rusya’nın Batı uygarlığının bir parçası olması gerektiğini ifade eden “Atlantikçiler”dir. Ayrıca Atlantikçiler hızlı ekonomik reformlar ve özelleştirmelerden yanadırlar. İkincisi, Avrupa, Ortadoğu ve Uzak Doğu’ya eşit vurgu yapan ve dengeli bir dış politika hedefleyen “Avrasyacılar”dır. Eski Sovyet coğrafyası ile olan ilişkilerde daha iddiali bir politikayı desteklerler ve ekonomik reformlar ve özelleştirmeler konusunda yavaş hareket etmekten yanadırlar. Son olarak, aşırı milliyetçiler ve komünistlerden oluşan bir grup vardır ki açık bir ABD ve İsrail karşıtı politikalar izlenmesini ve Rusya’nın eski Sovyet corafyasında yeniden hâkimiyet kurmasını istemektedirler. Bu grup ekonomik açıdan ise Rusya’nın merkezileşmesinden yanadırlar.(3)

 

Yeltsin döneminin ilk yıllarında Rusya’nın Ortadoğu politikası ABD politikalarına destek vermek biçiminde yürütülmüştür. Bu dönemde Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Andrey Kozirev Batı yanlısı ve liberal görüşlere sahip bir devlet adamıdır. İlk yıllarda Yeltsin’in dış politikası Sovyetler döneminin devamı gibidir. Ancak Rusya parlamentosu Duma, 1993 ve 1995 yıllarında yapılan seçimlerin ardından gittikçe sağa kaymış milliyetçiler ve Yeltsin karşıtları güç kazanmıştır. Ayrıca bu dönem Atlantikçiler ve Avrasyacıların çekişmesinin de yoğunlaştığı bir dönemdir. Kısacası Yeltsin iktidarında arkasında güçlü bir parlamento desteği bulamamıştır. 1995 yılındaki seçimlerin ardından Ocak 1996’da Batı yanlısı Dışişleri Bakanı Kozirev’i görevden alarak yerine aynı zamanda bir Ortadoğu uzmanı olan Yevgeni Primakov’u Dışişleri Bakanlığı görevine getirmiştir.(4)

 

Primakov’un göreve gelmesinin ardından dış politikada Avrasyacılar’ın hakim olduğu dönem başlamıştır ve Primakov çok kutuplu uluslararası sistemden söz etmeye başlamıştır. Göreve geldiği yılın Aralık ayında Rossiskaya Gazeta’ya verdiği bir demeçte Rusya’nın dış politikasının ikinci sınıf bir devletin izleyeceği türden bir dış politika olamayacağını, büyük devlete yakışır bir dış politika izlemek gerektiğini belirtmiştir. Primakov aynı demecinde Rusya’nın, çok kutuplu bir sisteme doğru giden dünyada her devletle olan ilişkilerdeki gelişmelere karşı değişken yönlü bir dış politika izlemesi gerektiğini söylemiştir.(5) Demeçte vurgulanması gereken asıl nokta ise Primakov’un Rusya’nın tek bir kutba bağlı olmaması gerektiğini çünkü kendisinin bizzat bir kutup olacağını söylemesi ve tek bir liderin domine ettiği uluslararası düzenin kendileri açısından kabul edilemez olduğunu belirtmesidir. Primakov’un sözleri Rusya’nın daha iddialı bir dış politika anlayışına geçildiğini ve ABD’nin tek kutuplu düzen anlayışının dengelenmeye çalışılacağının hedeflendiğini göstermektedir. Rusya’nın dış politika anlayışındaki bu değişimde ABD’nin Sovyetler’in ardından bölgede kurulan Rusya Federasyonu’nun ayakta kalmasının istikrar için önemli olması dolayısıyla bu ülkeyi ekonomik ve siyasi olarak destekleme politikasını (Russia First) terk etmesi de önemli bir etken olarak görülebilir.

 

İran ile İlişkiler

1979’da İran’da İslam devrimi gerçekleşince bu durum ABD’nin bölgedeki yakın müttefiklerinden birini kaybetmesi anlamında Sovyetler Birliği’nin çıkarına bir durum ortaya çıkartmıştı. Ancak Sovyetler Birliği açısından İran’ın İslami yönetimi Orta Asya için bir tehdit olarak algılanıyordu. Ayrıca Afganistan işgaline İran tarafından gösterilen tepki de iki ülke ilişkileri açısından engel teşkil eden unsurlardan olmuştur. Sovyetler’in Afganistan’dan çekilmesi ve İran-Irak savaşının sonlarına doğru İran’a ekipman desteği sağlaması ilişkilerin önünü açmıştır. Diğer taraftan, İran-Irak savaşının ardından İran’ın rejim ihrac edecek durumu da kalmamıştı. Azerbaycan Sovyetler Birliğin’den Kasım 1991’de bağımsızlığını ilan ettiğinde Sovyetler Birliği dağılana kadar tanımayarak Rusya ile de işbirliği içinde olacağını göstermiştir. Ayrıca İran’ın yeni bağımsızlık kazanan Orta Asya devletlerine karşı düşük profilli politika izlemesi de önemli bir nokta olarak belirtilmelidir.(6)

 

Rusya için de İran’ı kendi tarafında tutmak yaşamsal çıkar alanı ilan edilen eski Sovyet coğrafyası olan Orta Asya’daki radikal akımları kontrol edebilmek açısından önemli olmuştur. Ayrıca o dönemdeki Müslüman Çeçenlerin ayrılıkçı hareketleri İran konusunda Rusya’da endişe yaratan bir unsur olmuştur. Her ne kadar Çeçen ayrılıkçılar Sünni, İran’ın çoğunlu Şii mezhebe mensup olsalar da ortaya çıkan bu endişe İran’ın 1994-96 ve 1999 yıllarındaki iki Çeçen savaşında da düşük profilli politika izlemesi ile ortadan kalkmıştır.

 

İki ülkenin işbirliği yaptığı konulardan biri de Tacikistan iç savaşıdır. Tacikistan Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetlerinden tek Farsça konuşan ülke olduğundan İran Tacikistan’ı “iki bedende tek ruh” olarak görmektedir. Buna rağman bu ülkedeki iç savaşı durdurmak adına İran Rusya’ya destek vermiş ve Rusya ile işbirliği yapmıştır ve böylece 1997’de savaş sona ermiştir.

 

İran Rusya’nın silah ticaretinde,özellikle savaş uçakları ve denizaltılar bakımından, en önemli müşterilerindendir. Hatta 1990’ların sonuna gelindiğinde İran, Rusya’dan silah satın alan ülkeler sıralamasında üçüncü sıraya yerleşmiştir.(7) Ayrıca Rusya,  kitle imha silahları ve balistik füze üretmede de İran’a yardım etmiştir ki bu Rusya’nın 1995’te taraf olduğu “Füze  Teknolojisi Kontrol Rejimi”ni de ihlal etmesi anlamına gelmiştir.(8) 1996 yılında tüm uluslararası itirazlara rağmen iki ülke Buşehr Nükleer reaktörünün inşaasına başlamışlardır. Ancak bununla birlikte ABD’den gelen baskılar üzerine aynı yıl ABD başkan yardımcısı Al Gore ve Rusya başbakanı Viktor Çernomırdin Rusya ile İran arasında var olan anlaşmalar sona erdiğinde Rusya’nın İran’a silah satımını durduracağı konusunda anlaşmaya varmışlardır.

 

Yeltsin döneminde İran ile ilişkilerdeki bir diğer konu da Hazar Denizi enerji kaynaklarının paylaşımıdır. Diğer konulardaki işbirliğinin aksine bu konuda bir anlaşmazlık söz konusudur. İran, Hazar kıyılarının %12’sine sahip olmasına rağmen %20 pay istemiştir. Ayrıca İran, Rusya ve Kazakistan arasında bu konuda Temmuz 1998’de imzalanan ve Hazar’ı kısmen bölen anlaşmaya karşı olduğunu belirtmiş ve eşit paylaşım çağrısında bulunmuştur. Yine de ABD’nin Hazar Denizi kaynaklarının alternatif ratolarla Batı’ya akışını sağlamak adına Bakü-Tiflis-Ceyhan ve TransCaspian boru hatlarına destek vermesi Rusya ve İran’ı birbirlerine yaklaştırmıştır.

 

Bu dönem Rusya-İran ilişkileri konusunda belirtilmesi gereken önemli bir nokta da Ekim 1998’de Duma’nın aldığı İran ile işbirliğini genişletme kararıdır. Rusya’nın Tahran büyükelçisi Konstantin Şuvalov bir açıklamasındaki “Herhangi bir ülke İran ile bölgesel bir konuyu müzakere ediyorsa bunu bütüm İslam dünyası ile müzakere ediyor demektir. Zira İran İslam dünyasında kesin bir rol oynamaktadır. Rusya mesajlarını ve görüşlerini İslam dünyasına İran aracılığıyla nakletmektedir” İran’ın Rusya için olan pragmatik önemini çok iyi ifade etmektedir.(9)

 

Suriye ile İlişkiler

Sovyetler Birliği, Suriye bağımsızlığına yeni kavuşmuş fakat henüz işgal altındayken, 1944 yılında bu ülke ile diplomatik ilişkilerini başlatmıştır. 1950’lerden itibaren Suriye’nin Sosyalist eğilimleri artınca Sovyetler Birliği’nin bölgedeki en önemli ortağı haline gelmiştir. 1970’te Hafız Esad Suriye devlet başkanlığına gelince ilk ziyaretini Moskova’ya gerçekleştirmiştir. Mısır’da Nasır’ın ölümü ardından yerine gelen Enver Sedat’ın ABD’ye yakınlaşması Suriye’nin bölgedeki önemini artırmıştır.(10) 8 Ekim 1980’de imzalanan Sovyetler Birliği-Suriye Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nın 5. maddesi taraflardan herhangi birinin barış ve güvenliğinin tehdit edilmesi durumunda tehdidin bertaraf edilmesini öngörüyordu. Ayrıca antlaşmanın gizli maddesi olası İsrail saldırısı durumunda Sovyetler’in Suyriye’ye tüm gücü ile yardım edeceğini ifade etmekteydi.(11).

 

1980’lerin ikinci yarısından itibaren iki ülke ilişkileri soğumaya başlamıştır. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov iktidarı döneminde Batı ile yumuşama ve Glastnost-Perestroika (açıklık ve yeniden yapılanma) politikaları, reformlar için siyasi ve ekonomik destek arayışları doğrultusunda Sovyetler’in bölgeye olan ilgisini azaltmıştır. 1985’te Hafız Esad’ın Moskova ziyaretinde Sovyetler Birliği’nden daha fazla askeri yardım talep etmişti. Yardım talebi karşılığında ise yanıt olarak Filistin Kurtuluş Örgütü ve Irak politikaları konusunda eleştirilmiş ve kendisine Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki tek müttefikinin Suriye olmadığı hatırlatılmıştı.(12) Bu dönemle birlikte Suriye’deki Sovyet askeri danışmanlarının sayısı azalmaya başlamıştır. 1987’den itibaren Sovyetler Birliği Suriye’den danışmanlarını geri çekmiştir.

 

1990’larda ilişkiler Suriye’nin Sovyetler Birliği döneminden kalan borçları yüzünden neredeyse donmuş durumdadır. Haziran 1997’de Rusya’nın Suriye elçisi Viktor Gogitidze borç meselesinin iki ülkenin çeşitli alanlarda işbirliğini ayağa kaldırmak için bir engel olmayacağını açıklamıştır. 1998 yılının başlarında Rusya, Suriye ile hava kuvvetlerini ve zırhlı tugaylarını güçlendirmek üzere 3 milyar dolarlık anlaşmaya varmışlardır.(13)   Temmuz 1999’da Hafız Esad’ın Moskova’yı ziyareti ile Moskova Şam’a karşı yeniden yumuşamaya başlamıştır.

 

İsrail ile İlişkiler ve Barış Süreci

Yeltsin için Barış süreci, Arap-İsrail çatışmasından Ortadoğu’daki etkisini artırma anlamında yararlanmak isteyen Sovyetler Birliği zamanındaki liderlerin aksine tali bir konu olmuştur.  İktidarının ilk yıllarında 1993’te gerçekleşen Oslo-I ve 1995’te gerçekleşen Oslo-II anlaşmalarını onaylamakla yetinmiştir. Ayrıca bu dönemde ikili ilişkiler ekonomik ve kültürel anlamda hızla gelişmiştir. 1995 yılındaki rakamlara göre iki ülke ticaret hacmi 500 milyon doları geçmiştir ve buna göre İsrail, Türkiye’den sonra Rusya’nın Ortadoğu’daki ikinci büyük ticaret ortağı haline gelmiştir.(14) Kültürel ilişkilerin gelişmesinde ise İsrail’de yaşayan yaklaşık 1 milyonluk Rusça konuşan Yahudi nüfus çok önemli bir etkendir Askeri ilişkilerle ilgili olarak da birlikte AWACS radar uçağı üretme konusunda anlaşmaya varılmıştır.(15) Ancak 1996’da Dışişleri Bakanlığı koltuğuna Araplarla ilişkileri çok iyi olan Primakov’un oturmasıyla ve dış politikada Avrasyacıların hâkim olmaya başlaması ile Rusya’nın uluslarrası ilişkilerdeki tutumu değişmeye başlamıştır. Bu durumdan İsrail ile olan ilişkiler de etkilenmiştir.

 

1996 yılında yaşanan Lübnan’daki İsrail-Hizbullah çatışmalarında Primakov, İsrail başbakanı Şimon Peres ile açıkça ters düşmüştür. Ardından 1997 yılının Mart ayında İsrail Başbakanı Benjamin Netenyahu’nun Moskova gezisi sırasında Rusya’ya 50 milyon Dolarlık tarım kredisi vermiş ve İsrail’in Rus gazı almayı göz önünde bulundurduğunu açıklamıştır. Buna rağmen Batı Şeria’ya yapılan Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi konusunda yürüttüğü politika Rusya tarafından eleştirilmiştir. Buna karşılık Netenyahu da Rusya’nın İran’a yaptığı askeri yardımlardan hoşnut olmadığını açıklamış ve doğalgaz alımı konusunu da Rusya’nın İran’a füze teknolojisi sağlaması dolayısıyla iptal etmiştir.(16)

 

Irak Politikası

Yeltsin döneminin başlarındaki ABD politikalarına destek şeklinde gelişen dış politika Irak ile ilişkilerde öne çıkmıştır. Henüz Sovyetler Birliği dağılmadan önce 1990’da Kuveyt’in işgali ile başlayan süreçte Sovyetler Birliği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ABD’ye destek vermiş ve ekonomik yaptırımlara da katılmıştır. Bu süreçte Irak’a karşı yürütülen askeri operasyonlar için de Güvenlik Konseyi’nde alınan kararlara destek vermiştir. Ayrıca Yeltsin, Basra Körfezine Irak’a uygulanan ambargoyu güçlendirmek için iki savaş gemisi de göndermiştir. 1993 yılında Kuveyt’e davet edilen ABD eski başkanı George Bush’un ziyareti sırasında suikast girişimine maruz kalması üzerine Haziran ayında başlatılan bombardımana Rusya Dışişleri bakanı Kozirev de destek vermiştir. Kozirev yaptığı açıklamada bu tür bir saldırıyı tolere etmenin devlet terörünü bir politika olarak onaylamak olacağını söylemiştir.(17)

 

1995 yılında seçimlerin ardından Duma’da çoğunluğu ele geçiren sağ kanat Irak’a uygulanan yaptırımların kaldırılması yönünde bir karar almıştır. Gerekçe olarak üç şey öne sürülmüştür: BM Güvenlik Konseyi’ne ambargoyu kaldırmaları için baskı yapmak; ambargo kısmen kaldırılsa bile Irak’ın Rusya’ya olan borçlarını tahsil edebilmek ve bu ülkedeki Rus yatırımlarını destekleyerek Irak ile geniş yelpazede işbirliği yapmak. Bu politika meyvesini vermiş ve Irak ile 1996 yılı Şubat ayının ortalarında milyarlarca dolar tutarında petrol işleme ve Iraklı petrol uzmanlarının eğitilmesi alanlarında anlaşmalar yapılmıştır.(18) 1997 yılına doğru Rus firmaları Irak petrol sahalarını geliştirme alanında 3,5 milyar dolara varan anlaşmalar imzalamışlardır.(19) Rusya 1999 yılının ortalarından itibaren artan bir biçimde Irak’a uygulanan yaptırımların sona ermesi gerektiğini, bunun Irak’ın içinde bulunduğu sosyo-ekonomik krizden çıkmasının tek yolu olduğunu vurgulamıştır.

 

Yeltsin’in iktidarının ikinci döneminde Irak’la ilişkileri geliştirmesinin üç nedeninden söz edilebilir. Birincisi, uluslararası diplomatik etkinlik ile hem dünyaya hem de sorunlu ilişkiler yürüttüğü Duma’ya karşı Rusya’nın olumsuz koşullara rağmen hala önemli bir aktör olarak ABD’ye karşı durma istek ve iradesinin olduğunu göstermek; ikincisi, yaptırımlar kaldırılmadan Irak’tan alınamayacak olan borcun tahsil edilmesini sağlamak; üçüncüsü,  petrol ve doğalgaz alanı başta olmak üzere birçok alanda faaliyet yürüten Rus yeni pazarlar açmak ve anlaşmalar imzalatmaktır.

 

PUTİN DÖNEMİ

Vladimir Putin, Aralık 1999’da Yeltsin’in görevden istifa etmesinin ardından devlet başkanlığı görevini vekaleten sürdürmeye başlamıştır. 26 Mart 2000’de yapılan seçimleri ilk turda aldığı %53 oyla kazanan Putin, 5 Mayıs’ta resmi olarak Rusya Federasyonu Devlet Başkanı olmuştur. Putin, Rusya için istikrarı sembolize etmektedir, iktidarı döneminde Rusya Federasyonu’nu ekonomik, siyasi ve toplumsal bakımlardan ayağa kaldırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çeçenistan’daki direnişi güç kullanarak bile olsa bastırmıştır. Siyaseten çok güçlenen büyük şirket sahibi zengin oligarkların güçlerini sınırlamış ve iktidarını sağlamlaştırmıştır. Putin, siyasi alandaki Atlantikçi-Avrasyacı çekişmesine de bir sentez oluşturmaya çabalayarak çözüm getirmeye çalışmıştır. Rusya Federasyonu’nun bayrağını Çarlık döneminin üç renkli bayrağı olarak belirlenmesine rağmen ordunun bayrağını kızıl olarak bırakmıştır. Sovyet vatanseverliğini de Rusya için uyarlamış ve öne çıkarmıştır. Yeltsin’in aksine Putin, Sovyetler dönemine olumsuz yaklaşmamıştır. Sentez oluşturma çabalarını daha iyi anlamak için Putin’in bir sözünü belirtmek yerinde olacaktır: “Her kim ki Sovyetler Birliği’nin çöküşünden dolayı üzülmüyor, onun kalbi yoktur; her kim ki onu eski şekliyle canlandırmak istiyor, onun aklı yoktur”.(19)

 

2000 yılında ilan edilen askeri doktrin ile çok kutuplu sisteme vurgu yapılmıştır. Buradan Rusya’nın aktif bir dış politikaya yöneleceği, dünyanın tüm bölgeleriyle bağlantılı ve önemli ölçüde bağımsız hareket eden bir güç merkezi olma tezini benimsediği anlaşılmaktadır.(20) Ancak yine de Putin’in ilk döneminde “savunmacı” bir dış politika izlediği söylenebilir.(21) Putin iktidara geldiğinde üç temel hedeften söz edilebilir: İlki,  Rusya’nın prestijini yeniden kurmak ve ABD’nin dünyayı tek taraflı olarak domine etmesini engellemek; ikincisi, tekrar büyük güç olabilmek için Rusya ekonomisini yeniden inşaa etmek; üçüncüsü, Müslüman dünyadan, özellikle Ortadoğu’dan Çeçen isyancılara gelen yardımı kesmek.

 

Çeçen sorunu dış politikada Rusya’nın hareket alanını daraltan bir unsur olmuştur. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra  Rusya teröre karşı ABD ile işbirliği yapmış bunun için beş noktalık plan açıklanmıştır. Buna göre Rusya: ABD ile istihbarat paylaşacak; hava sahasını insani yardım amaçlı uçuşlara açacak; ABD’nin Orta Asya’daki müttefiklerine hava sahası ile ilgili yardım edecek; uluslararası arama-kurtama operasyonlarına katılacak ve Taliban rejimine karşı savaşan Kuzey İttifakına insani/askeri yardım sağlayacaktır. Bunun karşılığında Putin, Çeçen sorunu ile mücadele konusunda Bush’tan toleranslı bir yaklaşım görmüştür.

 

İç politikaya bakıldığında ise, 2003 seçimlerinin ardından Putin Duma’ya tamamen hâkim olmuştur. 2004 yılı devlet başkanlığı seçimlerinden oylarını artırarak %71,3 oyla galip çıkmıştır. Putin’in selefi Yeltsin’den bir diğer farkı da Yeltsin’in Duma ile olan hasmane ilişkilerinin aksine Putin’in büyük destek almasıdır.

 

Putin’in iktidar olduğunda belirlediği hedefler göz önünde bulundurularak özellikle iktidarının ikinci döneminde Rusya’nın 1989 yılında Afganistan’dan çekilmesi ile sembolize edilen Ortadoğu’dan çekilmesi durumunun tersine döndüğünü söyleyebliriz. Bu dönüşün göstergesi olarak, Rusya’nın Arap kamuoyu ile etkili iletişim kurma amcıyla 4 Mayıs 2007’de gün boyu Arapça yayın yapan Rusiya El-Yevm kanalı yayına başlaması önemlidir.(22) Ayrıca Putin’in iktidarı boyunca 2005’in Nisan ayında Mısır, İsrail ve Filistin’e; 2006 yılı Mart ayında Cezayir’e; 2007 Eylül ayında ise Birleşik Arap Emirlikleri ve İran’a ziyaretler gerçekleştirmesi ve 2005 yılında İslam Konferansı Örgütü’ne gözlemci statüsü ile üye olması bölgede artan etkinliği ve ilgisinin göstergesidir.

 

Rusya için Ortadoğu’nun önemi birkaç açıdan ele alınabilmaktedir. İlk olarak, Çeçen sorunu açısından Ortadoğulu Müslüman dünyanın desteğini almak Rusya’nın 7’de 1’inin Müslüman olduğu göz önüne alındığında önemlidir. İkinci olarak, güvenlik açısından bakıldığında bölgedeki dini aşırılığın Kuzey Kafkasya gibi hassas bölgelerine olumsuz etkisinden endişelenmektedir. Üçüncü olarak, Putin ekonomik açıdan ülkeyi ayağa kaldırmanın çok önemli olduğuna inanan bir liderdir. Rusya da önemli bir enerji üreticisi olduğundan bölgedeki enerji üreten devletleri hem ortak hem de rakip olarak görmektedir ve bu ülkelerle işbirliğine dayanan çıkar politikası izlemek niyetindedir. Dördüncü olarak, Sovyetler Birliği döneminden beri bölge silah ticareti açısından iyi bir pazar olagelmiştir ve bu durum Putin’in ekonomi politikası bakımından ilgisini çekmektedir.(23) Son olarak çok kutupluluk vurgusu Rusya’nın Ortadoğu gibi can alıcı bir çıkar bölgesine dönmesini gerektirmektedir.

 

İran ile İlişkiler

Yukarıda da değinildiği üzere İran ile Yeltsin döneminde yükselen işbirliği Putin döneminde de devam etmiştir. İran’ın Rusya’nın toprak bütünlüğü ve yakın çevre hassasiyetlerine değer vermesi ve bunları dikkate alan politikalar izlemesi Rus tarafında bu işbirliğine olan hevesi artırmıştır. Kasım 2000’de Putin, 1995 tarihli Rusya’nın var olan silah satış anlaşmalarının süresinin dolmasının ardından İran’a silah satımını durdurmasını öngören “Gore-Çernomırdin” mutabakatını tek taraflı olarak iptal etmiştir. Ancak 2001’den itibaren Hazar Denizi kaynaklarının paylaşımı konusunda sorunlar ortaya çıkmıştır. 1998’de Rusya’nın Kazakistan ile imzaladığı ve Hazar’ı ulusal bölümlere bölen anlaşmanın ardından 2001’de Putin’in Bakü ziyaretinde Azerbaycan ile benzer bir anlaşma imzalaması İran’ı rahatsız etmiştir. Ayrıca Putin’in Bakü ziyareti sırasında Hazar’da askeri tatbikatlar yapılması da bir gerginlik yaratmıştır. İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin aynı yılın Mart ayındaki Moskova gezisinin ana konuları da bu gelişmeler olmuştur.

 

Rusya ve İran’ın Hazar anlaşmazlıkları 2002 yılında da sürmüştür. 2002 Mayıs ayında Kazakistan ile Hazar’daki petrol sahalarını ortak işlemeyi öngören anlaşma imzalanmıştır. 2002 yılının Ağustos ayında Rusya Savunma Bakanı Sergey Ivanov denetiminde donanma tatbikatı gerçekleştirilmiştir. Eylül 2002’de Putin’in ve Aliyev’in imzaladığı Hazar’ın deniz yatağını bölen ve suyu ortak ilan eden bir anlaşma imzalanmıştır. Bu gelişmelere rağmen İran’ın Rusya’dan silah alımı devam etmiştir. 2002 yılının sonlarına doğru İran’ın Buşehr reaktörüne ek olarak yeni nükleer tesisler inşa ettiğini gösteren uydu fotoğrafları ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler olurken Rusya İran’a karşı bir tavır almaktan kaçınmış, ancak Mayıs 2003’te Rusya Dışişleri Bakanı Igor Ivanov Rusya’nın tüm nükleer programının Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) gözetiminde olmasını istediğini açıklamıştır.(24)

 

İran’ın nükleer gelişmeleri ile ilgili yaşanan gelişmeler üzerine ABD Rusya’dan İran’ın Buşehr reaktörüne verdiği desteği kesmesini ve İran’ın UAEK ile ek protokol imzalamadığı sürece bu ülkeye nükleer yakıt vermemesini istemiştir. Rusya’nın da üyesi olduğu UAEK, 12 Eylül 2003 tarihinde İran’a nükleer programı ile ilgili tam bilgi vermesi için 31 Ekim gününü son tarih olarak göstermiştir. Rusya tarafı bunun bir ültimatom olarak görülmemesi gerektiğini söyleyerek bu gelişmeyi yumuşatmaya çabalamıştır.(25) Ayrıca bu dönemde bir Rus silah şirketinin İran’a satış yapması nedeniyle ABD tarafından yaptırıma maruz kaldığını da belirtmek gerekmektedir. İran’a ve bu ülke ile yaptığı askeri işbirliği ölçüsünde Rusya’ya uluslararası baskılar devam ederken, Putin Haziran 2004’te İran’ın UAEK’nın talepleri doğrultusunda hareket etmez ve bilgi saklamaya devam ederse Rusya’nın Buşehr santrali yapımını durduracağını açıklamıştır. Ayrıca Putin Rusya’nın nükleer silah sahibi ülkelerin artmasına karşı olduğunu ve buna İran’ın da dâhil olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte iki ülke arasındaki ticaretin -ki buna Rusya’dan İran’a satılan elektrik de eklenmiştir- ivme kazandığı gözlenmiştir.

 

2005 yılının Şubat ayında Rusya Buşehr reaktörü ile ilgili nükleer yakıtı sağlayacağına dair son anlaşmayı kullanılan yakıtın tümünün Rusya’ya geri dönmesi koşoluyla imzalamıştır. Böylece nükleer yakıtın silaha dönüşme olasılığı ortadan kaldırılmıştır. Bununla birlikte İran ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nden yaptırım kararı almaya çalışması halinde bölge istikrarının tehlikeye girebileceği tehditinde bulunmuştur ve hiçbir zaman kalıcı olarak uranyum zenginleştirme çalışmalarını durdurmayacağını açıklamıştır.

 

ABD’nin BM güvenlik Konseyi’nden, İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmaları ve nükleer çalışmaları ile ilgili UAEK’na bilgi vermemesi gerekçeleriyle yaptırım kararı çıkarmaya çalıştığı sırada Rusya Buşehr reaktörü çalışmalarını ertelemiştir. Ancak buna rağmen Kasım 2005’te  İran’a kısa menzilli karadan havaya sofistike füze satışı öngören bir anlaşma imzalamıştır. Bu hamleler Rusya’nın İran’ın nükleer meselesinde dengeli bir politika izlediğini göstermektedir. Rusya’nın İran politikası bir çeşit kazan-kazan politikasına dönüşmüştür. Rusya İran’ı herhangi bir saldırıdan koruyabildiiği sürece bölgede güçlü görünüp önemli bir ortak kazanacak; bunu engelleyemez ve istikrar bozulursa artan petrol fiyatları yine Rusya’nın ekonomisine yarayacaktır. (26)

 

Suriye ile İlişkiler

Suriye, Rusya için Ortadoğu’daki pozisyonunu yeniden kurması için iyi bir fırsat olmuştur. 1990’larda Suriye’nin Sovyetler Birliği döneminden kalan borçları yüzünden neredeyse donmuş durumda olan iki ülke ilişkileri olan Temmuz 1999’da Hafız Esad’ın Moskova’yı ziyareti ile yumuşamaya başlamıştır. Rusya’nın İzvestiya gazetesine göre Rusya’nın Suriye ile ilişkilerini yeniden canlandırmasının üç nedeni vardır: İlki, Ortadoğu’da yeniden iddialı bir rol talep eden Moskova’nın bunun için Ortadoğu barış sürecine arabulucu olarak dâhil olmak istemesi ve bu nedenle Suriye cephesine gereksinim duymasıdır. İkinci neden, Suriye’nin Tartus Limanı, Rusya’nın Akdeniz’deki tek ayağıdır. Son olarak, Suriye’nin eski Sovyet silahlarının yenilenmesine; Rusya’nın ise bu türden bir ekonomik işbirliğine gereksininmi bulunmaktadır.(27)

 

Ocak 2000’de Rusya Federasyonu Dışişler Bakan Yardımcısı Vasiliy Çerdin Rusya’nın Şam ile askeri işbirliğini geliştirme isteğinde olduğunu açıklamıştır.(28) 2000 yılında Hafız Esad’ın ölümünün ardından devlet başkanlığına oğul Beşar Esad’ın gelmesi ve Rusya’da aynı yıl Putin’in seçimle devlet başkanlığına gelmesinin ardından iki ülke ilişkileri adım adım ısınmaya başlamıştır. Suriye’nin Rusya’ya yakınlaşmasında ABD’nin 11 Eylül 2001 sonrası Ortadoğu’da sert bir politik tavır sergilemesi ve İsrail’in kararlı işgal politikalarını desteklemesi karşısında düştüğü yalnızlık önemli faktörlerdendir. Ayrıca Rusya’nın ABD ve  AB’nin aksine Suriye’nin İsrail ile olan anlaşmazlık konularında dengeli bir tutum sergilemesi ve Suriye’nin bölge için önemli olduğunu vurgulaması da önemlidir. Tüm bu sebeplerden dolayı Suriye, ABD’ye karşı güçlü bir uluslararası aktör olarak dengeleyici unsur olarak değerlendirmek düşüncesiyle Rusya’ya yaklaşmıştır.(29) Rusya ise 11 Eylül 2001 sonrası ABD ile uluslararası terörizme karşı birlikte savaşma konusunda bir süre taktiksel işbirliği yapmıştır. Nitekim Rusya, 2003’teki Irak işgalini desteklememiştir. 2004 yılı sonunda Rusya, Afganistan ve Irak işgalleri dolayısıyla bölgede kötü şöhret kazanan ABD’nin bölgede etkinliğinin azalmasından ve istikrarsızlaşan bölge nedeniyle petrol fiyatlarının artmasıyla ekonomik olarak güçlenmesi gibi etkenlerden yararlanarak Ortadoğu ile daha yakından ilgilenmeye başlamıştır.(30)

 

İzlenen politikada ilk olarak Arap ülkelerinin Sovyetler Birliği zamanından kalan borçlarını silme konusu gündeme gelmiştir. Bu konu Rusya-Suriye ilişkilerinin gelişmesinin önünde büyük bir engel teşkil etmekteydi. Beşar Esad’ın 2005 yılının Ocak ayında Moskova’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Suriye’nin Sovyetler Birliği zamanından kalan borçlarının %73’ünün yeni silah anlaşmaları karşılığında silinmesi iki ülke ilişkilerinin gelişmesine ivme kazandıran etken olmuştur. Rusya, İsrail ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Suriye’ye hava savunma füzeleri satmayı kabul etmiştir. Bu gelişmeler Rusya’nın NATO’nun doğuya doru genişlemesine, Çek Cumhuriyeti’ne füze savunma sistemi yerleştirme planları yapmasına ve Rusya’nın arka bahçesi sayılabilecek Ukrayna’da “turuncu devrim” ile etki kurmaya çalışmasına bir yanıt niteliğinde görülebilir. Zira, Rusya Federasyonu bu gelişmeleri ulusal güvenliğine tehdit olarak algılamış ve ulusal gururunu zedeleyen unsurlar olarak görmüştür.(31)

 

Suriye ile ilişkilerde borç engelini kaldırdıktan sonra enerji alanında da işbirliğine gidilmiştir. 2005 yılının Mart ayında Rus şirketi “Taftneft”, petrol ve gaz arama çalışmaları için anlaşma imzalamıştır. Aynı yılın Aralık ayında ise bir başka Rus şirketi “Stroytransgaz”, Suriye ile petrol işletme tesisi kurma konusunda anlaşmıştır.(32) Ayrıca Nisan ayında Putin İsrail’i ziyaret etmeden hemen önce Suriye ile karadan havaya kısa menzilli füzelerin sağlanması konusunda anlaşma imzalanmıştır ki bu dönemde Suriye, Lübnan eski başbakanı Refik Hariri suikastı nedeniyle yoğun bir uluslararası baskı altında bulunmaktadır. 2004 yılının Eylül ayında Birleşmiş Milletler’in 1559 no’lu kararı Suriye’yi Lübnan’dan çekilmeye çağırmaktadır ve Rusya bu karara çekimser oy vermiştir. Bu dönemde Suriye, Fransa ve ABD tarafından Lübnan’daki güçlerini çekmeye zorlanmıştır. Aynı zamanda Terje Larsen’in Birleşmiş Milletler için hazırladığı raporda Suriye’nin Lübnan’dan güçlerini çekmesine rağmen ülkedeki militanları desteklediğini belirtmiştir. Hariri suikastını araştıran özel Detlev Mehlis komisyonu, Ekim 2005’te yayınladığı ara raporunda Suriye rejiminin araştırmaya engel olduğunu belirtmiştir.(33)

 

Bu raporlar üzerine ABD, İngiltere ve Fransa, BM’yi Suriye’ye karşı yaptırım kararı almaya çağırmışlardır. BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’yi eleştiren 1636 numaralı kararı, Suriye’yi Mehlis Komisyonunu yanıltmaya çalışmak ve komisyonla görünürde işbirliği yapmak ama özde yapmamaktan dolayı kınamakta ve Suriye’nin komisyon ile işbirliğini geliştirmesini talep etmektedir. Aksi halde daha başka önlemler alınacağını belirtmektedir. Rusya yaptırımları engellemiş ve kararı bir dereceye kadar yumuşatmayı başarabilmiştir. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 1636 numaralı kararı Rusya’nın görüşlerini dikkate aldığı için övmüştür. Ancak Suriye müdahale olasılığını içerdiğinden dolayı karardan memnun olmamış ve Rusya’dan veto etmesini beklemiştir.(34) Bu gelişmelerin ardından Beşar Esad Moskova’yı 2006 yılının Aralık ayında ikinci kez ziyaret etmiştir. Bu ziyarette konuşulan konular yine Rusya’nın Suriye’ye satmak istediği Mig-31 savaş uçakları ve kısa menzilli karadan havaya Panstir S1 ve aynı anda iki hedefi vurabilen balistik füzeleri olmuştur.(35)

 

İsrail ile İlişkiler ve Barış Süreci

Rusya’nın İsrail ile ilişkileri bu ülkede yaşayan 1 milyon civarındaki Rusça konuşan Yahudi nedeniyle önemlidir. Bunun etkisiyle, siyasi-diplomatik ilişkilerde yaşanan anlaşmazlıklara rağmen kültürel ve ekonomik ilişkiler genelde iyi seyretmektedir. Ayrıca ekonomiyi de dış politikanın bir parçası olarak gören ve bunu bir araç olarak kullanan Putin’e göre İsrail ile yüksek teknoloji alanında yapılan ticaret çok önemlidir. 2000 yılı Eylül ayında El Aksa İntifada’sı başladığında Rusya’nın tutumu bunu Çeçen isyanına benzetecek kadar İsrail’e eğilimliydi. Daha sonra Filistin sorunu konusunda Putin’in Arapları destekler bir tutum içine girdiği görülmektedir. Bunun nedeni Çeçen isyancılara Arap desteğinin kesilmesidir. Ayrıca Rusya bölgede ABD’nin tek kutupluluğuna karşı etkin politika yürütmek istemektedir. Bu nedenle Rusya soruna dahil olan tüm aktörlerle temas halinde olmayı tercih etmektedir.

 

2006 yılının Ocak ayında Filistin seçimlerini Hamas kazandığında ABD ve AB’nin aksine Rusya Hamas’ı terörist bir grup olarak değerlendirmemiş ve lideri Halid Meşal’i Moskova’ya davet etmiştir. Rusya tarafı Meşal’i Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından tanınan yükümlülükleri tanıması ve daha önce AB tarafından kabul edilen üç temel şartı kabul etmesi konusunda ikna etmeye çabalamıştır. Ancak Meşal, İsrail tüm Filistin topraklarından çekilip 1967 sınırlarını kabul edene dek silahlı mücadeleye devam edeceğini açıklamıştır. Girişim sonuç vermese de Rusya Batılı aktörlere nazaran alternatif bir tutum izlemiştir. En önemlisi, diğer üç ayağı ABD, AB ve BM’den oluşan Ortadoğu Dörtlüsü’nün İsrail tanımadığı sürece Hamas iktidarıyla barış sürecinde bir yol kat edemeyeceği ortada iken, bu davet sayesinde Arap dünyasından övgü almasıdır.  Bunun dışında ekonomik anlamda çok önemli bir partner olan İsrail’in tepkisini çekmiştir.(36)

 

Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırmasıyla patlayan Lübnan Krizi’nde Suriye’nin Hizbullah’a Rus silahları vermesi de tepki çeken bir durum yaratmıştır ve İsrail Rusya ilişkileri gerilmiştir. Aynı yıl S. Petersburg’da gerçekleştirilen G-8 zirvesinde Rusya İsrail’i aşırı tepki vermek ve sivilleri öldürmekle suçlamış ve şiddet dışı yolların tüketilmediğini öne sürmüştür. Krizin ardından Rusya, BM Barış Gücü’ne katılmamış, onarım çalışmaları için Lübnan’a Çeçen askerlerin koruduğu bir grup mühendis göndermiş ve Arap dünyasının gözünde sempati kazanmayı hedeflemiştir.(37)

 

Rusya Ortadoğu krizlerinde tarafların birbiriyle bağlantılı  olduğunu düşünmekte ve bu nedenle hiçbir tarafı dışlamamaya çabalamaktadır. Ayrıca Hamas ya da Hizbullah gibi devlet dışı aktörlerin krizlerin çözüm aşamalarında arkalarına aldıkları toplumsal güç ve destekle barış çabalarını zedeleyebileceğini düşünmekte ve bu nedenle onlarla diyalog halinde olmaya çalışmaktadır.(38)

 

Irak Politikası

ABD’nin Irak işgali Rusya için Ortadoğu’da yeni bir açılım yapmak için bir fırsat olmuştur. Savaşın çıkacağı beklenirken Rusya’nın Irak’ta iki ana amacı olduğu söylenebilir: İlki, Irak’ın Rusya’ya olan borçlarını tahsil edebilmek; ikincisi, özellikle Rus petrol şirketleri için iş bağlantıları elde etmektir ki bunları yapabilmek ancak BM yaptırımları kalktığında mümkün olabilmektedir. Bu sebeple Rusya yaptırımların kaldırılması doğrultusunda çaba harcamıştır. 2000 yılının sonlarına doğru yaptırımlar ortadan kalkınca Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, Rusya ile bağlantıların genişletilmesi yönünde adımlar atmıştır. Ancak Rusya denge siyasetine Irak konusunda da devam etmiş ve Irak’taki muhalefet ve ABD ile de bağlarını koparmamıştır. Rusya’nın bu tutumundan tatmin olmayan Saddam, Rus petrol şirketi “Lukoil”’in kârlı petrol anlaşmasını Aralık 2002’de iptal etmiş ve Putin’i daha büyük destek vermeye ikna etmeye çalışmıştır.(39)

 

ABD’nin Irak saldırısı yakınlaştığında Almanya ve Fransa ile birlikte bu saldırıya karşı çıkmıştır. Ancak bu tutumu ABD ile ilişkileri açısından çok fazla sorun yaratmamıştır, çünkü ABD’nin, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar çıkartma niyeti yoktur. Bununla birlikte Putin saldırıyı sertçe eleştirmiş ve uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Putin, bunun Soğuk Savaşın bitişinden beri yapılmış, uluslararası güvenlik sistemini yıkabilecek çok önemli bir politik hata olduğunu da belirtmiştir.(40)

 

Putin’in Irak konusunda denge siyasetinden bu tonda bir sert söyleme geçişinin sebeplerinden biri 2003 yılında yapılacak olan Duma seçimlerinin yaklaşması ve Rus kamuoyunun da savaş karşıtı olmasıdır. İkinci neden ise savaş karşıtı Müslüman dünya ve Rusya’nın Müslüman nüfusunun tepkilerini dikkate almasıdır. Ayrıca Putin savaş karşıtı blok olarak Almanya ve Fransa ile birlikte ABD’nin tek kutupluluğuna alternatif politika üretebileceğini düşünmüştür.(41) Sonuç olarak, ABD’nin Irak işgali sürecinde Rusya’nın, dengeli bir siyaset izleyerek taraflarla bağlantı halinde olması seçeneklerini açık tutmasını sağlamıştır. Bu tutum hem işgalin ardından BM’de alınan karardan ekonomik çıkarlar elde etmesini sağlamış hem de Putin’in gerek Rus kamuoyunda gerekse Müslüman dünyada prestij konusunda sıkıntı yaşamamasını sağlamıştır.(42)

 

MEDVEDEV DÖNEMİ

7 Mart 2008 tarihinde yapılan seçimlerde %70 oy oranı ile seçilen Dmitri Medvedev Mayıs 2008 tarihinde göreve başlamıştır. Medvedev’in temel anlamda dış politika alanında Putin’in izinden gittiği analistler tarafından  söylenmektedir. Nitekin 15 Temmuz 2008’de açıklanan Dış Politika Konsepti, Rusya Federasyonu’nun açık ve öngörülebilir pragmatik bir dış politika izleyeceğini belirtmektedir. Ayrıca Konsept, Rusya’nın eşitlik, karşılıklı çıkarlara saygı ve karşılıklı yarar temellerinde uluslararası işbirliği geliştireceğini öngörmektedir. Yeni Dış Politika Konsepti Primakov döneminden bu yana tekrarlanan çok kutupluluğa da vurgu yapmaktadır. Bunun dışında Medvedev, görevinin ilk aylarında düzenlenen Büyükelçiler Toplantısın’da BM’nin uluslararası ilişkilerdeki rolünün sağlamlaştırılmasından yana olduğunu belirtmiştir. Medvedev görevdeki ilk ayında S. Petersburg’daki Uluslararası Ekonomi Forumu’nda yaptığı açıklamada “Rusya günümüzde dev bir ülkedir. Dünya için üstlenmemiz gereken sorumlulukların bilincinde olmalıyız. Küresel ekonominin oyun kurallarının saptanmasına katılmak istiyoruz. Sözde imparatorluk duygusuyla hareket ederek değil, Rusya’nın sahip olduğu kabiliyet ve zengin kaynaklardan ötürü bu istekte bulunuyoruz” sözleriyle döneminde izlemek istediği dış politikanın işaretlerini vermiştir.(43) Rusya bu gücünü 2008 yılı Ağustos ayında Gürcistan ile yaşanan savaşta “yaşamsal çıkar alanı”na yaptığı müdahale ile çok güçlü bir şekilde var olduğunu göstermiştir.(44)

 

Rusya Federasyonu, Putin döneminde başlatılan Ortadoğu’ya dönüş politikasını Medvedev döneminde de sürdürmüştür. Ana fikir Rusya’nın bölgeye dönmesidir ama bunu Sovyetler dönemindeki gibi ideolojik araçlarla değil;  ekonomik ve kültürel araçlarla yaklaşmaktır. Sorunların çözümünde çok taraflı yaklaşımla ve uluslararası hukuka bağlı kalarak güçlü işbirliği önermektedir.

 

İran ile İlişkiler

İran ile ilişkiler bölgesel ve küresel çıkar ve tehditler arasında denge kurmaya çalışma eksininde gelişmiş şekillenmiştir. İran’a nükleer yaptırımların söz konusu olması nedeniyle Buşehr reaktörünün tamamlanmasının Kasım 2009’da tekrar ertelenmesi İran tarafında olumsuz karşılanmıştır. Ayrıca Rusya’nın göndermeyi taahhüt ettiği karadan havaya SAM-300 füzelerini göndermeyi ertelemesi de bu olumsuzluğa katkı sağlamıştır. Rusya bir yandan İran’a ciddi yaptırımların uygulanmasını engellemeye çabalarken bir yandan da İran’ı uyararak dengeli bir politika izlemeye çabalamıştır. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 2009 Eylül ayının ortalarında İran’a karşı güç kullanmayı içeren bir yaptırım uygulamanın felakete varan sonuçlarının olacağını açıklamıştır. Medvedev aynı dönemde yapmış olduğu bir açıklamasında yaptırımların nadiren sonuç verdiğini, ancak bazen de kaçınılmaz olduğunu açıklamıştır. Ayrıca İran’ın Kum şehrinde bulunan nükleer tesislerinin Batı tarafından askeri amaçlara yönelik olduğu şüpheleri üzerine Medvedev’in Kasım 2009’da bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi ve İran’ın barışçıl amaçlarla, anlaşmalar çerçevesinden uranyun zenginleştirme programı uygulamasını Rusya’nın memnuniyetle karşılayacağını belirtmesi, yapıcı bir tutum almaya yanaşmaması halinde herşeyin mümkün olabileceğini söylemesi bu denge siyasetine örnek teşkil etmektedir.(45)

 

Rusya nükleer anlaşmazlığında İran’ı diplomatik olarak korumuş ancak koşulsuz bir şekilde destek olmamıştır. UAEK’nın Kum’daki gizli nükleer tesisler konusundaki kınama kararına katılması da bunu göstermektedir. Rusya krizin büyüyüp bölgede çatışmaya dönüşmesini istememekle birlikte İran’ın nükleer bir güç olmasını da istememektedir. Bu nedenle ikili bir denge siyaseti izlemeye çalışmaktadır. Ancak son zamanlarda nükleer meselesinde Rusya’nın İran’a karşı daha sert bir tutum aldığını söylemek mümkündür. Bu politika değişikliğinin sebeplerine bakıldığında Rusya’nın nükleer krizinin hassas bir döneme girdiğini görmesi ve İran’ı dizginlemeye çalışarak krizin çatışmaya evrilmesinin önünü kesmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Ayrıca, İran’da 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından ortaya çıkan Yeşil Hareketi ile yüklesen Rusya karşıtlığının da bir etken olduğunu söylemek mümkündür. Bunun dışında İran’ın Brezilya ve Türkiye ile takas anlaşması yapması üzerine Rusya’nın dışlandığını ve bu süreçte hak ettiği karşılığı alamadığını düşünmesi de önemlidir. Son olarak, Rusya bölgede nükleer silah sahibi bir İran istememektedir.(46)

 

Arap Baharı’na Bakışı

Öncelikle Rusya için Arap Baharı, Rus hinterlandı olan Kafkasya ve Orta Asya’daki gelişmeleri anımsatması dolayısıyla alerjik reaksiyon geliştirilebilecek bir olgudur. Bununla birlikte Rusya, isyanlar ve iktidar değişimleri ile bölgenin istikrarsızlaşmasını, NATO’nun bölgede genişlemesini ve ABD’nin bölgeye girmesini istememektedir. Bu sebeple Rus Dış politikası halk ayaklanmalarını iç politika meselesi olarak görmektedir. Bu nedenle barışçıl çözüm ve diyalogdan yana tavır sergilemekte ve dış müdahalenin mümkün olduğu kadar engellenmesini istemektedir. Rusya için de Arap Baharı’nı yaşayan ülkeler arasında gerek zengin enerji kaynakları gerekse jeopolitik konumları sebebi ile Libya ve Suriye öne çıkmaktadır.

 

Libya’da olayların başlamasının ardından Rusya’nın  “bekle ve gör” politikası izlediği söylenebilir. AB ve ABD ile ilişkilerini olumsuz etkileyecek adımlar atmaktan kaçınmakla birlikte onlara destek de vermeyerek seçeneklerini açık tutmuştur. Rusya Libya’da BM ve Afrika Birliği denetiminde barışçıl güçlerin olması gerektiğini savunmuştur. Çoğu kişi BM Güvenlik Konseyi’nin 17 Mart 2011’de aldığı 1973 sayılı uluslararsı toplumun Libya’da uçuşa yasak bölge oluşturmasını öngören kararını veto etmesini beklerken Rusya karara çekimser oy vermiştir. Çekimserlik kararı bu bakımdan Rus dış politikasında bir köşe taşı niteliğinde olmakla birlikte pragmatik bir yaklaşım taşımaktadır.

 

Rusya çekimserlik kararı ile müdahalenin yol açtığı sivil kayıplar ve ülkenin altyapısının harap edilmesi dolayısıyla eleştirme hakkını elinde tutmuş, Arap dünyasında koalisyon güçlerinin neden olduğu sivil kayıpların sorumluluğu yüzünden imajını kirletmemiştir. Diğer taraftan, veto kartını kullanmayarak Batı ile ilişkilerin soğumasını da engellemiştir.  Zamanlama açısından da karar,  Rusya için iki sebepten savunulabilir duruma gelmiştir: İlki, kararın hemen ardından Kaddafi güçlerinin Bingazi’ye saldırmasıdır. Bu durumda Rusya uçuşa yasak bölge kararını veto etmiş olsaydı uluslararası kamuoyu ve basında suçlu ve sorumlu duruma düşecekti. İkinci olarak ise veto zaten Füze Savunma Sistemi konusu nedeniyle gergin olan  NATO-Rusya ilişkilerine zarar verecekti.

 

Libya’da olanlar dolayısıyla yaşanan istirarsızlık petrol fiyatlarındaki artış ve bölgenin enerji güvenliğinin sorgulanması açısından kısa vadede Rusya’nın çıkarına olmuştur.(47) Yine de Rusya’nın Libya harekâtına yönelik eleştirileri sert olmuştur. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov müdahalenin uluslararsı terörizmi tetikleyebileceğini söylerken, Rusya Başbakanı Vladimir Putin ise müdahaleyi Ortaçağın Haçlı Seferlerine benzetmiştir.(48) Ancak bununla birlikte Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev faktörü Rusya’nın Libya konusunda fazla sertleşmesini engellemiştir. Medvedev’in Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararını veto etmemesini eleştiren Libya Büyükelçisi Çamov’u görevden alması ve Libya’da yaşananların yönetimin halkına kötü davranmasının bir sonucu olduğunu söylemesi bu argümanı destekler niteliktedir.(49)

 

Rusya Libya’da opsiyonlarını açık tutmakla meşgulken Ulusal Geçiş Konseyi’ni (UGK) tanımakta geç kalmıştır. Sonradan UGK ile ilişki kurulmaya çalışıldıysa da UGK’nin kontrol ettiği AGOCo petrol şirketinin temsilcileri Rusya ve Çin’in petrol ve doğalgaz kontratları yapma konusunda sorun yaşayacaklarını belirtmişlerdir.(50)

 

Suriye’de ise olaylar 2011 yılının Şubat ayında Der’a kentinde başlamıştır ve Rusya’nın politikası genel olarak o tarihten beri Esad’a destek yönünde gelişmiştir. Rusya için önemli olan diplomatik çözüm ve dış müdahalenin mümkün olduğunca engellenmesidir ve bunun için arabuluculuk çabalarıyla kendi etkisini de artırmak istemektedir.(51) Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, New York’ta gerçekleştirilen 66. BM Genel Kurulu toplantısında, yaptırım ve askeri müdahale öngörmeyen Suriye konulu her çeşit kararı desteklemeye hazır olduklarını belirtmiştir.(52)

 

Rusya’nın Suriye konusunda Libya’dan farklı olarak Batı ile karşı karşıya gelmesinin nedeni Suriye’nin bölgede çok önemli bir siyasi ve ticari partner olması, bu ülkede ekonomik çıkarlar bulunması ve Suriye’nin Tarsus Limanı’ndaki askeri üstür. Rusya, Suriye’de Esad yönetimini destekler tutum içine girmiştir ancak bu destek sınırsız ve koşulsuz olmamıştır. Nisan ayında Batılı devletlerin teklif ettikleri Esad’a yaptırım karar tasarısı Rusya ve Çin’in vetosu üzerine kabul edilmemiştir.(53) Ardından 8 Haziran 2011’de İngiltere ve Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi’ne Suriye ile ilgili sundukları karar tasarısı, Rusya’nın müdahalesi sayesinde beklenenden ılımlı tonda olmuştur. Rusya tasarıda askeri müdahale olasılığından dahi söz edilmemesini istemiş aksi durumda veto edeceğini belirtmiştir. Tasarıda yalnızca şiddet kınanmış iktidar tarafından sistematik bir biçimde uygulanan saldırıların insanlığa karşı işlenen suç seviyesine çıkabileceği uyarısında bulunulmuştur. Ancak Rusya tasarının bu ılımlı halinden de memnun olmamıştır ve sorunun BM nezdinde görüşülerek çözülemeyeceğini düşünmektedir.(54) Rusya diplomatik yollardan çözümden yanadır ve arabuluculuk faaliyetleri ile sürecin dışında kalmamak ve etkinliğini artırmak istemektedir. Ancak tarafların ölümüne çatışmaları, diyaloga yakın olmamalarının yanısıra sivil kayıpların da fazla olması diplomatik yollardan çözümü zorlaştırmaktadır.(55)

 

31 Temmuz 2011 tarihinde, Ramazan ayının hemen öncesinde Beşar Esad yönetiminin tanklarla Hama kentine girip büyük bir katliam gerçekleştirmesi ve bir hafta içinde ülkede yaklaşık 300 kişinin ölmesinin ardından Rusya, Suriye’den sivil halka yönelik güç kullanmamasını istemiş ve BM Güvenlik Konseyi’nin uluslararası basın için hazırladığı bildiriyi onaylamıştır. 3 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan açıklama Esad’a şiddete son verme çağrısı yapmakla birlikte bağlayıcı nitelikte değildir. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Beşar Esad’ın karşıtları ile barış yapıp modern devlet yaratma ve reform yapmada başarısız olması durumunda kendisini üzüntülü bir kaderin beklediğini ve bu başarısızlığın Rusya’yı da bir takım kararlar almaya zorlayacağını belirtmiştir. Bir anlamda Rusya Esad’ı ilk kez desteksiz bırakmıştır.(56) Bütün bunlara rağmen, 18 Ağustos 2011’de ABD Başkanı Barack Obama’nın Beşar Esad’a açıkça “git” demesine rağmen Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Aleksandr Lukaşeviç bu çağrılara katılmadıklarını ve Esad yönetiminin reformları uygulamak için zamana ihtiyacı olduğunu belirtmiştir.(57)

 

Rusya, 24 Ağustos 2011 tarihinde Çin, Ekvador ve Küba ile birlikte BM İnsan Hakları Komitesi’nin Suriye’deki rejim karşıtlarına karşı alınan önlemleri araştırma teklifine tek taraflı ve politize olması gerekçesiyle karşı oy vermiştir.(58) Öte yandan Ağustos ayında ABD’nin Suriye’ye enerji ambargosu koymasının üzerine ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un Paris’teki Libya konulu uluslararası konferans sırasında getirdiği tavsiye üzerine AB de 2 Eylül 2011 tarihinde Polonya’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları toplantısında Suriye petrolüne ambargo uygulama kararı almıştır.(59) Bu karar üzerine Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov yaptırımların müspet sonuç vermeyeceği öngörüsünde bulunarak bu tür kararların kriz sürecinde ortaklığı yok ettiğini belirtmiştir.(60)

 

Rusya Bilimler Akademisi’nden Vladimir İsayev’in “Beşar Esad yönetimden uzaklaşırsa kim gelir bilinmiyor ancak bölgedeki sütunlardan biri çökerse kaos olur” açıklaması Rusya’nın Suriye konusunda başka bir endişesine işaret etmektedir.(61) Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da Suriye’nin bölgenin anahtar ülkesi olduğunu belirterek onu istikrarsızlaştırmanın korkunç sonuçlara yol açabileceğini söylemiştir.(62) Rusya Stratejik Araştırmalar Merkezinden Vladimir Karyakin Rusya’nın böyle bir müttefikini kaybederse bölgedeki köprü başını kaybedeceğini belirtmiştir.(63) Tüm bu perspektiflerden bakıldığında, Suriye’de her sivil ölümü Rus diplomasisi için uluslararası kamuoyunda Esad’a karşı büyüyen tepkiye karşı durması açısından zorluk teşkil etse de Rusya, Çin ile birlikte 5 Ekim 2011’de BM Güvenlik Konseyi’nin Beşar Esad’a yaptırım kararını veto etmiştir. Rusya Federasyonu BM daimi temsilcisi Vitali Çurkin: “Libya’da ateşkes, yani batılı müdahale ile geniş çaplı barış sağlanamadı hatta koalisyon güçleri sivil kayıplar yaşattı” diyerek Rusya’nın veto kararının meşruiyet zeminini de böylece belirtmiştir.(64)

 

Rusya Kasım 2011 sonunda radikal bir karar ile Suriye kıyılarına askeri gemiler göndermiştir. Böylece Rusya Şam yönetimine verdiği desteğin ciddi boyutlarda olduğunu göstermiştir. Moskova, Suriye kıyılarında bayrak göstererek hem bölgedeki çıkarlarını korumak hem de değişim sürecinde olan Ortadoğu’da önemli bir aktör olduğunu dünyaya göstermek istemektedir. Uzun bir süredir Suriye’ye yönelik yaptırımların sertleştirilmesine karşı çıkan Rusya, yakın zamanda Suriye krizinin çözümünde BM’nin müdahalesinin gerekli olduğunu belirterek Güvenlik Konseyi’ne Suriye’de şiddetin sona ermesi çağrısında bulunan tasarı sunmuştur. Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Vitali Çurkin “Şiddetin durdurulması, insan haklarına saygı gösterilmesi ve özellikle de reformların hayata geçirilmesi açısından Arap Birliği’ne, Suriye hükümetiyle birlikte çalışma ve gayretlerini devam ettirme konusunda yanlarında olduğumuzu güçlü bir şekilde belirtmemizin önemli olduğuna inanıyoruz” açıklamasını yapmıştır. Rusya, bir taraftan da Suriye yönetimine Arap Birliği ile işbirliği yapması için baskı yapmıştır. Rusya’nın baskıları o dönemde sonuç vermiş ve Suriye 19 Aralık 2011’de Arap Birliği'nin ülkeye gözlemci gönderilmesine yönelik protokolünü imzaladığını açıklamıştır. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Arap Birliği anlaşmasını, Rusya’nın tavsiyesi üzerine kabul ettiklerini söylemiştir.

 

Barış Süreci

2008 yılı Aralık ayında Hamas’ın 6 aydır sürdürdüğü ateşkesi sürdürmeyeceğini açıklaması Oradoğu Dörtlüsü’nün tepkisini çekmiştir. Rusya da buna dahildir. 22 Aralık 2008’de Filistin lideri Mahmut Abbas Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Medvedev’den barış sürecinde Filistin halkına destek ve El-Fetih-Hamas anlaşmazlığının çözümü konusunda ve güçlü bir iktidar kurma konusunda da yardım istemiştir. Ancak Rusya dengeli tutumunu zedelememek için arabuluculuk yapmayı teklif etmiştir. Bu konuda aktif bir politika üretilemediği söylenebilir.(65)

 

2008 yılının sonunda, 27 Aralık’ta İsrail “Dökme Kurşun” operasyonunu gerçekleştirdi. Sivil ölümler ve İsrail’in sert ve ölçüsüz tavrı bütün dünyadan tepki topladı. 4 Ocak’ta Medvedev, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile görüşerek sivil ölümlerden kaygı duyduklarını ve ateşkesin bir an önce sağlanması gerektiğini iletmiştir. Medvedev İsrail’e olduğu gibi Hamas’a da Ortadoğu’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Aleksandr Sultanov’u bölgeye göndererek şiddete son verme çağrısında bulunmuştur. Sultanov aynı zamanda arabuluculuk önerisinde de bulunmuş fakat İsrail tarafı reddetmiştir. Bunun dışında, Dışişleri Bakanı Lavrov da BM Güvenlik Konseyi’nin 1860 numaralı ateşkes kararına uyulması gerektiğini belirtmiştir. Rusya ayrıca Suriye ve İran’dan Hamas’ı ikna etmelerini istemiş ve bu konuda sonuç almıştır. Rusya, İsrail’in Golan Tepeleri de dahil tüm Filistin topraklarından çekilmesini,Arap-İsrail ilişkilerinin normalleşmesini talep etmektedir.(66)

 

Mayıs 2009’da İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın Moskova ziyareti sırasında Rusya’nın Moskova’da düzenlemek istediği barış konferansına katılmayı kabul ettiklerini belirtmiştir. Bu girişim Moskova’nın İran’a SAM-300 füzelerinin satışını bekletmesinin de bir sonucudur.(67) Rusya’nın bu konuda da dengeli bir siyaset izlediği söylenebilir. Rusya’nın, Arapları destekler bir tutum içine girmekle birlikte İsrail ile olan kültürel ve ekonomik bağlarını riske etmeden dikkatli bir politika yürüttüğü görülmektedir.

 

SONUÇ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ciddi bir sarsıntı yaşayan ve içine kapanan Rusya Federasyonu, ilk yıllarda Batı yanlısı politikalar izlemiştir. Ancak gerek Rusya’nın iç meselelerini çözmesi ve gerekse kamuoyu ve siyasi elitlerin yönelimi ile Rusya Yeltsin’in ikinci döneminden itibaren daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır. Dışişleri Bakanlığı’na getirilen Ortadoğu uzmanı Primakov’un dış politikaya getirdiği çok kutupluluk arayışı Rusya’yı bu aktiviteye itmiştir. Rusya yönünü pragmatik hedefler ve ABD tek kutupluluğunu dengelemek kaygısıyla Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın değişik bölgelerine çevirmeye başlamıştır. Yeltsin’in ikinci ve Putin’in ilk başkanlık dönemlerinde Çeçen sorunu nedeniyle Müslüman dünyanın desteğini almak adına bölge devletleriyle ilişkiler geliştirilmeye başlanmıştır. Putin, ekonomiyi de dış politikanın bir aracı olarak görmüş ve bölgede bu doğrultuda girişimlerde bulunmuştur.

 

Putin bölge devletleriyle ortak çıkarlar ve tehdit algıları temelinde şekillendirdiği pragmatik ilişkilerde dengeli bir siyaseti tercih etmiştir ve tüm taraflarla bağlantı halinde olmaya çabalamıştır. Putin’in daha güçlü bir parlamento desteği ile ikinci döneminde bölgede daha iddialı bir politika izlediği söylenebilir. Medvedev dönemi Putin döneminin devamı gibi kabul edilebilir. Uslüpta farklılar mevcut olmasına rağmen temel argümanlar değişmemiştir. Değişen Rusya’nın daha da artan gücü ve kendine güveni olmuştur.

 

Dipnotlar:

(1) Erel Tellal, “Zümrüdüanka: Rusya Federasyonu’nun Dış Politikası”, Ankara Üniversitesi SBF Dregisi,
C:65, S:3, s: 190-236.

(2) Ilan Berman, “Middle East Vacuum”, IASPS Research Paper in Strategy, S:12 (Haziran 2001)

(3) Robert Freedman, “Russian Policy Toward the Middle East Under Yeltsin and Putin”,
Jerusalem Letter, S: 461.

(4) Idem.

(5) Berman, Ibid.

(6) “Russian Policy Toward the Middle East Under Yeltsin and Putin”, Ibid.

(7) Tellal, Ibid.

(8) Berman, Ibid.

(9) Idem.

(10) Alex Khlebnikov,”Why is Russia Standing By Syria?” Tel Aviv Notes, C:5, S:18 (Eylül 2011).

(11) Bülent Karabulut, “Karadenizden Ortadoğu’ya Uzanan Bir Dış Politika:
Geçmişten Günümüze Suriye-Rusya İlişkileri”, Karadeniz Araştırmaları, S:15 (Güz 2007), s. 67-88.

(12) Alaeddin Yalçınkaya, “Rusya’nın Ortadoğu’ya Dönüşü”,
Ortadoğu Yıllığı 2009, Kemal İnat, Muhittin Ataman, Cenap Çakmak (eds.),
Küre Yayınları, İstanbul, Şubat 2011, s:427-451.

(13) Berman, Ibid.

(14) “Russian Policy Toward the Middle East Under Yeltsin and Putin”, Ibid.

(15) Robert Freedman, “Russia And The Middle East Under Putin”, Ortadoğu Etüdleri, C:2, S:3
(Temmuz 2010), ss:9-55.

(16) Idem.

(17) “Russian Policy Toward the Middle East Under Yeltsin and Putin”, Ibid.

(18) Idem.

(19) Tellal, Ibid.

(20) Vügar İmanov, “Rusya’nın Ortadoğu Politikası: Putin Dönemi”,
Ortadoğu Yıllığı 2007, Kemal İnat, Muhittin Ataman, Murat Yeşiltaş (eds.),
Küre Yayınları, İstanbul, Şubat 2009, ss. 377-399.

(21) “Russia And The Middle East Under Putin”, Ibid.

(22) Imanov, Ibid.

(23) Dmitri Trenin, “Russia’s Policy in The Middle East: Prospects For Consensus And Conflict
With The United States”, A Century Foundation Report, 2005.

(24) “Russia And The Middle East Under Putin”, Ibid.

(25) Idem.

(26) Tellal, Ibid.

(27) Mark N. Katz, “Putin’s Foreign Policy Toward Syria” Meria, C:10, S:1 (mart 2006)

(28) Berman, Ibid.

(29) İmanov, Ibid

(30) Hüseyin B. Işık, “Rusya Ortadoğu İlişkileri”, Yeni Rusya, Stratejik Düşünce Entitüsü,
Ankara, 2010, s:60-63.

(31) Andrey Vidyaykin,” The Basic Directions of Russia’s Middle East Policy”,
http://www.bilgesam.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=304:the-basic-directions
-of-russias-middle-east-policy&catid=104:analizler-rusya&Itemid=133. (Erişim tarihi: 28.11.2011).

(32) Katz, Ibid.

(33) “Russia And The Middle East Under Putin”, Ibid.

(34) Katz, Ibid.

(35) Yalçınkaya, Ibid.

(36) Aslan Yavuz Şir, “Rusya Federasyonu’nun Ortadoğu Politikası Çerçevesinde Gazze Krizi’ne
Yaklaşımı”, Ortadoğu Analiz, Cilt:1, Sayı:2, (Şubat 2009).

(37) Idem.

(38) Ekaterina Stepanova, “ Russia’s Middle East Policy, Old Divisions or New?”,
PONARS Policy Memo, Sayı: 429.

(39) Robert Freedman, “Russian Policy Toward The Middle East Under Putin:
The Impact of 9/11 And The War in Iraq”, Alternatives, Cilt:2, Sayı:2 (Yaz 2003).

(40) Idem.

(41) “Russia And The Middle East Under Putin”, Ibid.

(42) “Russian Policy Toward The Middle East Under Putin...”, Ibid.

(43) www.turkish.cri.cn/281/2008/07/16/1596989.htm, (Erişim tarihi: 09.01.2012)

(44) Özcan Yeniçeri, “Kafkaslar’a Rusya’nın Müdahalesi ve Türkiye”, 24.08.2009,
www.21yyte.org, (Erişim Tarihi: 09.01.2012).

(45) “Russia And The Middle East Under Putin”, Ibid.

(46) Arif Keskin, “Rusya ve İran’ın Nükleer Çalışmaları, www.1news.com.tr. (Erişim tarihi: 09.01.2012).

(47) İlyas Kamalov, “Rusya’nın Libya Planları”, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=1924,
( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(48) Ali Asker, “Mağrip Rüzgarı Kremlin’deki Havayı Isıtmıyor:
Rusya’dan Libya’ya Çifte Bakış”,
http://www.21yyte.org/tr/yazi6137Magrip_Ruzgari_Kremlindeki_Havayi_Isitmiyor_Rusyadan_
Libyaya_Cifte_Bakis.html. ( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(49) Eugene Ivanov, “Russia’s Response to Libyan Crisis: A Paradgm Shift?”,
http://rbth.ru/articles/2011/03/25/russias_response_to_the_libyan_crisis_a_foreign_policy_
paradigm_shif_12617.html, ( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(50) Vladimir Malov, “Eski Diplomasi: Rusya’nın Arap Dünyasındaki Gelişmelere Bakışı”,
http://www.ekoavrasya.net/duyuru.aspx?did=16&Pid=10&Lang=TR. (Erişim tarihi:24.10.2011).

(51) İlyas Kamalov, “Rusya’nın Ortadoğu’daki Gelişmelere Bakışı”,
http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2498, ( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(52) Merve Suna Özel, “Rusya ve Arap Baharı:Rusya’nın Suriye Politikası”,
http://www.21yyte.org/tr/yazi6318-Rusya_ve_Arap_Bahari_Rusyanin_Suriye_Politikasi.html.
(Erişim tarihi: 24.10.2011).

(53) Kamalov, “Rusya’nın Ortadoğu’daki Gelişmelere Bakışı”, Ibid.

(54) İlyas Kamalov, “Rusya’nın Suriye’ye Desteği”,
http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2087, ( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(55) Kamalov, “Rusya’nın Ortadoğu’daki Gelişmelere Bakışı”, Ibid.

(56) Maria Kuchma, “Conflicting Interests Paralyze Russian Diplomacy on Syria”,
http://en.rian.ru/analysis/20110824/166115725.html, ( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(57) Kerim Has, “Rusya’nın Suriye Denklemindeki Yeri: İkili ve Bölgesel Çıkarlar”,
http://www.usakgundem.com/yorum/411/rusya%E2%80%99n%C4%B1n-suriye-
denklemindeki-yeri-%C4%B0kili-ve-b%C3%B6lgesel-%C3%A7%C4%B1karlar.html,
( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(58) Kuchma, Ibid.

(59) http://www.haberler.com/suriye-ye-petrol-ambargosu-2967734-haberi/,
( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(60) http://www.usakgundem.com/haber/66241/rusya-suriye-39-ye-yaptırıma-karşı.html,
( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(61) Kuchma, Ibid.

(62) http://www.t24.com.tr/content/newsdetail.aspx?cat=75&newscode=151526, ( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(63) Kuchma, Ibid.

(64) Habibe Özdal, “Rusya’nın Süpriz Olmayan Suriye Vetosu”,
http://www.usakgundem.com/yazar/2258/rusya’nın-sürpriz-olmayan-suriye-vetosu.html,
( Erişim tarihi: 24.10.2011).

(65) Şir, Ibid.

(66) Idem.

(67) “Russia And The Middle East Under Putin”, Ibid.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top