Orta Asya’da Göç Hareketleri

Saltanat KYDYRALİEVA
17 Eylül 2010
A- A A+

Asya ve sonradan da Avrupa’nın yüzyıllar önceki yayılması dünyadaki çok etnikli çoğu topluluğun temelini atan büyük oranda nüfus hareketlerini başlatmıştır. Küresel göçün bu öncü dalgalarına karşın insan toplulukları çok sayıda ülkenin etnik görünümünü temelden etkileyecek biçimde karşılıklı etkileşimi ve kaynaşmayı hep sürdürmüştür.

 
Göç çok eski zamanlardan beri gelişen bir hareket olmasına karşın küreselleşmenin de hızlaşması sonucu giderek ivme kazanan bir olgu olmuştur. Meşhur sosyolog Anthony Giddens dünya çapında yaygınlaşan göç hareketlerini, ülkeler arasındaki hızla değişen ekonomik, siyasi ve kültürel bağların bir yansıması olarak görüyor.

 
1990’daki dünyadaki göçmen nüfusunun 80 milyonu aştığı ve bunun 20 milyonuysa mültecilerin oluşturacağı tahmin edilmiştir. Bu durum bazı bilim insanlarını, bu dönemi “Göç Çağı” olarak adlandırmaya sevk etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte ve özellikle son yirmi yıldır küresel göçün yoğunlaşması, çok sayıda ülkede göçü önemli bir sorun haline getirmiştir.

 
XXI. yüzyılda artan göç oranları ulusal kimlik gibi müşterek kabul edilen kavramları tehdit etmekte ve vatandaşlık gibi kavramların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bildiğimiz gibi çok sayıda göçmen alan gelişmiş ülkeler vatandaşlık kıstaslarını gözden geçirerek vatandaş olmanın önemli ve zorunlu şartları olarak milli dilin ve milli tarihin iyi derecede bilmesini öngörmekteler. Hatta gelişmekte olan ülkelerde bile cumhurbaşkanı seçimlerinde adaylığın konulabilmesi, adayların milli dil sınavlarından yeterli puan alması şartına bağlanmıştır.

 
Geliştirilen göç teorilerine gelecek olursak bilginler önemli göç hareketlerini tanımlamak üzere dört göç modeli belirlemişlerdir.

Klasik göç modeli, Kanada, A.B.D ve Avustralya, Yeni Zelanda ve Brezilya gibi “göçmen uluslar” olarak gelişen ülkeler için geçerlidir. Böylesi durumlarda göç büyük ölçüde teşvik edilir; sınırlamalar ve kotalar yıllık göçmen alımının sınırlandırılmasına yardımcı olsa da vatandaşlık vaadi yeni gelenlere de sunulur.

 
Sömürgeci göç modeli, Fransa ve Birleşik Krallık gibi, sömürgelerden gelen göçmenleri diğer ülkelerden gelenlere tercih eden ülkelerce izlenir. Almanya, İsviçre ve Belçika gibi ülkeler üçüncü yolu, misafir işçi modelini, izlemektedir. Böylesi bir düzende göçmenler ülkeye genellikle emek pazarının taleplerini karşılamak üzere- geçici olarak kabul edilirler. Fakat uzun süre iskân etmiş olsalar da vatandaşlık hakkına sahip olamazlar.

 
Son olarak Yasadışı Göç Modeli çok sayıda sanayileşmiş ülkenin göçmen yasalarını sıkılaştırmasına ya da bu yasaların yetersiz ve eksik olmasına bağlı olarak giderek daha yaygın hale gelmektedir. Ülkeye gizli ya da göçmen değilmiş gibi görünerek girme fırsatı bulan göçmenler, sıklıkla resmi toplumun sınırları dışında yasadışı olarak yaşayabilmektedir.(1)

 
Göç süreçlerini makro ve mikro düzeydeki etmenler etkilemektedir. Makro düzeydeki etmenler, bölgedeki siyasi yapı, iç ve dış göçü düzenleyen yasalar ve düzenlemeler ya da uluslararası ekonomideki değişmeler gibi üst boyuttaki konulara gönderme yapar. Mikro düzeydeki etmenler ise göçmen topluluklarının kendilerinin sahip olduğu kaynaklar, bilgi ve anlayış tarzlarıyla ilgilenmektedir. Makro ve mikro süreçlerin işleyişi, Rusya’daki Orta Asya kökenli göçmen toplulukların durumunda gözlenebilir.

 
Makro düzeydeki etmenler, Rusların ekonomik açıdan ucuz işgücüne gereksinimi, Orta Asya cumhuriyetlerindeki orta sınıf işçilerinin ekonomik durumunun pek iç açıcı olmaması ve arzuladıkları düzeyde para kazanmamaları ya da iş bulamamaları, Sovyetler Birliği’nden kalan Rusya’ya hissedilen yakınlık ve Rusça bilmeleri gibi etmenlerdir.

 
Mikro düzeydeki etmenler, Rusya’daki bu göçmenlerin içerisindeki gayri resmi ilişki, ağ ve kanallarla vatanlarında kalan akrabalarıyla, aile ve arkadaşlarıyla güçlü bağların olmasıdır.

 
Tacikistan başta olmak üzere sırasıyla Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan vatandaşlarının Rusya’ya çok sayıda akın etmeleri sonucu gittikleri ülkede bir takım sorunlarının çözülmesinde hem kolaylık sağlayacak hem dayanışma amacıyla diasporalar teşkil edilmişti. Orta Asya vatandaşlarının tesis ettikleri diasporaları hem emek hem kültür diasporaları olarak tanımlayabiliriz.

 
Bölgedeki göç süreçlerini incelediğimiz zaman Orta Asya’dan dışarıya olan göçün Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bir patlama yaşadığını ancak göç sürecinin neredeyse yüzyıl öncesinden başladığını da görebiliriz. Orta Asya yerlilerinin ya da Türkistanlıların dışarıya olan göçü XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Çarlık Rusyası’nın Türkistan’da yayılmacı politikalarının uygulanmasıyla başlamıştı.

 
Orta Asya’da XX. yüzyılın başlangıcından itibaren ilk büyük göç dalgası, 1916 yılında Çarlık Rusyası’na karşı başlatılan isyan sonrasında gerçekleşmiştir. İkinci büyük göç dalgası, Çarlık Rusyası’nın 1917 Şubat devrimiyle yıkılmasının ardından Ekim devrimiyle aynı topraklar üzerinde iktidara gelen Bolşeviklerin Türkistan’da Sovyet iktidarını kurma çabalarına karşı Basmacı Hareketi’nin yoğun olduğu yıllarda ortaya çıkmıştır. Üçüncü dalga ise Sovyetler Birliği’nde uygulanan kolektivizasyon dönemi boyunca gerçekleşmiştir.

 
8 Temmuz 1916 tarihinde Rus Hükümeti, o güne kadar askerlik hizmetinden muaf tutulan Türkistanlıları, askeri işçi olarak cephelere sevk etme kararı aldı. İlan edilen emirnameye göre, 250 bini Türkistan Genel Valiliği bölgesinden ve 234 bini Step (Bozkır) Valiliğinden olmak üzere yaklaşık yarım milyon kişi istenmekteydi. Günümüz Tacikistan’ın kuzeyinde bulunan ve Özbekistan’a sınır olan Hocent’te hizmete alınacakların listeleri düzenlenirken şehirde başlayan isyan kısa zamanda bütün Türkistan’a yayıldı. General Kuropatkin yönetimindeki Rus askeri birlikleri ancak 1917 Şubat ayında isyanı bastırabildiler. 6 ay boyunca devam eden isyan sırasında hayatını kaybeden Rusların sayısı 5–6 bini geçmezken sadece Pişpek bölgesinde 30 bin Kırgız öldürülmüştü. Türkistan genelinde bu rakam yüz binleri aşmaktaydı.(2)

 
İsyanın bastırılmasından sonra, 200 bin civarında Türkistanlı, başta Sibirya olmak üzere Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürgüne gönderildiler. Ayrıca 1916 isyanı sırasında yaklaşık yarım milyon kadar Türkistanlının Çin sınırını geçerek, Doğu Türkistan topraklarına sığındığı bilinmektedir.

 
Sovyetler Birliği tarafından 1922, 1924 ve 1926 yılları boyunca yapılan istatistikler, Türkistan coğrafyasının genelinde, göçe ve ölümlere bağlı büyük bir nüfus azalması olduğunu göstermektedir. 1920’li yıllar boyunca Karategin bölgesinden Afganistan’a 1300 Kırgız ailesi (yaklaşık 6500 kişi) geçiş yapmıştır. Doğu Pamir bölgesi üzerinden Afganistan’ın Bedehşan bölgesine geçen Kırgızların sayısı 200 aile (yaklaşık 1000 kisi) civarındadır. Türkmenler ise Karakum çölü üzerinden İran’ın Türkmen bölgesine ve Kuzey Afganistan’a geçiş yapmışlardır. 1926 yılı başlarından Kuzey Afganistan’a geçen Türkmen ailelerinin sayısı 42.850 olarak verilmektedir.(3)

 
Sovyet yönetimi 1928 yılında 5 yıllık bir ekonomik plan uygulamasını başlattı. Bütün toprakların ve hayvanların devlete ait olduğu ilan edilmiş, özel mülkiyet kaldırılmıştı. 1929 yılından itibaren başlayan Stalin terörü, 1938’lerde en üst düzeye çıkmış ve milyonlarsa insan tasfiye edilmiştir. Bütün bu gelişmeler Türkistan halkının bir bölümünün daha komşu ülkelere göç etmesine sebep olmuştur.

 
Burada gördüğümüz gibi Orta Asya bölgesinden dışarıya olan göç 1916 yılından itibaren başlayarak belirli aralıklarla II. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Sovyetler Birliği güçlendikçe dışarıya göç etmek ya da kaçmak neredeyse imkânsız hale gelmiş. Dördüncü dalga diye nitelendirebileceğimiz ancak kendi içinde de dönemlere ayrılan diğer büyük göç ise 1991’den bu yana devam etmektedir.

 

 
Dipnotlar:


1. Giddens, Anthony. Edit. Cemal Güzel, Sosyoloji, Ankara 2005, s.258.


2.  Andican, Ahat. Cedidizm’den Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi, İstanbul 2003, s.161.


3.  Abdullaev, Kamol. Central Asian Emigres in Afghanistan: Part 2, Central Asia Monitor, No:5, 1994, s.19.

Back to Top