Türkiye-Rusya İlişkilerinde Karadeniz Faktörü

Doç. Dr. Fatih ÖZBAY
19 Ağustos 2010
A- A A+

Rusya’da yayın yapan haftalık “Naşa Versiya” gazetesi Haziran ayı sonunda çok ses getiren bir habere imza attı. Georgiy Filin imzasıyla yayınlanan haber “Rusya, Ukrayna ve Türkiye Karadeniz Savunma Anlaşması mı İmzalıyor?” başlığını taşıyordu.(1) Haberde iddia edildiğine göre üç ülke “Karadeniz Savunma Anlaşması” adıyla yeni bir ittifak kurmak üzereydiler. Türk basınının özel ilgi gösterdiği bu haber Rus basın yayın organlarında beklenen ilgiyi göremedi.(2) Haberin devamında Türkiye Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un anlaşmanın ayrıntılarını görüşmek üzere Temmuz ayında Moskova’yı ziyaret edeceği belirtiliyordu. Bu ziyarette anlaşma ile ilgili son çalışmalar gözden geçirilecek ve üç ülke savunma bakanları tarafından ayrıntılar bir ay içinde sonuçlandırılıp ilgili protokoller Ağustos ayı içinde imzalanacaktı.

Haberde bu konuda ilk adımların 2003 yılında gündeme geldiği, ancak 2005 yılında Ukrayna’da gerçekleşen Turuncu Devrim sonrası Moskova karşıtı Viktor Yuşçenko’nun iktidara gelmesiyle birlikte projenin uzun bir süre rafa kalktığı da öne sürülüyordu. Haberin devamında bütün bu gelişmelere rağmen geçen süre içerisinde Ankara’nın anlaşma teklifini sürekli gündemde tutarak Moskova’yı ikna etmeye çalıştığı iddia ediliyordu. Ukrayna’daki iktidar değişikliğiyle birlikte Moskova yanlısı bir iktidarın göreve gelmesiyle söz konusu savunma ittifakı da yeniden gündeme alınmış, yeni Kiev yönetimi savunma ittifakına yeşil ışık yakmıştı.
 
Rusya niçin böyle bir savunma ittifakına gerek duyuyordu? Haberde görüşlerine başvurulan uzmanlara göre, ilk olarak, Türkiye ile yakın işbirliği sayesinde Rusya’nın Karadeniz filosuna bağlı savaş gemileri Akdeniz’e inebilecekler ve Rusya Akdeniz’de daha aktif bir rol oynayabilecek; ikinci olarak, Romanya ve Bulgaristan’ın Karadeniz’deki petrol sahaları üzerindeki hak iddialarına set çekilebilecek; üçüncü olarak,  Gürcistan kıyılarında boy gösteren Karadeniz'deki Amerikan savaş gemilerinin varlığına ilişkin çekincelerini Moskova daha yüksek sesle dile getirme fırsatı bulmuş olacaktı. Haberin sonunda, eğer böyle bir anlaşma sadece kâğıt üzerinde kalmazda fiiliyata dökülürse Rusya’nın bölgesel jandarma rolünü Türkiye ile paylaşmak zorunda kalacağı ifade ediliyordu.
 
Haberin yayınlanmasının üzerinden neredeyse iki ay geçmiş durumda. Haberde ifade edildiği gibi Türkiye Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Temmuz ayı içerisinde Rusya’ya resmi bir ziyaret geçekleştirmedi. İddia edildiği gibi üç ülke savunma bakanları Ağustos ayı içerisinde anlaşmaya dair protokolleri imzalamak için henüz bir araya da gelmediler. Ancak, başka önemli bir ziyaret gerçekleşti. 20-21 Temmuz tarihleri arasında Rusya Deniz Kuvveleri Komutanı Oramiral Vladimir Sergeyeviç Vısotskiy Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in resmi konuğu olarak Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirdi.
 
Haberde iddia edilenlerin gerçekleşmemiş olması bazı ihtimalleri akla getiriyor. İlk olarak, belki böyle bir anlaşma için henüz erken ama bir gazetede bu konuda yayın yapılarak bir anlamda kamuoyu yoklaması yapıldı diyebiliriz. Rusya’da basın-yayın organlarının büyük oranda devlet kontrolünde olduğu düşünülürse böyle bir şey ihtimal dâhilinde denebilir. Böyle yapmakla Rusya aslında Türkiye tarafında konunun tartışılmasını ve analiz edilmesini beklemiş olabilir. Türk yazılı, görsel ve internet medyasındaki konuyla ilgili yapılan haberlere bakılırsa amacına ulaştı da diyebiliriz. Başka bir ihtimal ise, Türkiye’de askerlerin gündeminin davalara, terör saldırılarına ve YAŞ toplantısına kilitlenmesi muhtemel anlaşmanın ileri bir tarihe atılmasına sebep olmuş olabilir. Bir başka ihtimal ise görev süresi Ağustos ayı sonunda bitecek ve emekliye ayrılacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un böyle önemli imzaların atılacağı bir anlaşma sürecinde yeni genelkurmay başkanının etkin olmasını istemesi olabilir. Gerçekleşmese veya ileri bir tarihe ertelense bile söz konusu haber Karadeniz’in ve Karadeniz havzasının hem ülkemiz hem bölge ülkeleri için taşıdığı önemi bir kez daha gündeme getirdi.
 
Karadeniz bulunduğu konum itibariyle Rusya, Ukrayna gibi kuzey ülkelerini güney ile, Orta Asya ve Kafkasya ülkelerini Avrupa ile bütünleştirmektedir. Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’ya olan yakınlığı jeostratejik önemini artırmaktadır. Bu yüzden Karadeniz’e hâkim olan güç veya güçler bu bölgeleri de kontrol etme politikasında büyük avantaj elde etmektedirler. Tarihe baktığımızda Karadeniz’e hâkim olan egemen güçlerin bu denizi dış dünyaya kapatmak için mücadele verdiklerini görürüz. Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde hep bu tür bir politika izlendiğini görmekteyiz. İmparatorluklar Karadeniz havzasını kontrol altına aldıktan sonra bu denizi kıskançlık derecesinde diğer güçlere karşı sahiplenme yoluna girmişlerdir. Bunda hiç şüphesiz Boğazların, ticaret yollarının ve sahip olduğu zengin doğal kaynakların büyük önemi vardı.  Karadeniz havzası 18. yüzyıldan itibaren Avrupa siyasetinin en önemli çarpışma alanlarından biri haline geldi. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İmparatorluğu arasındaki rekabetin en önemli öğesinin Karadeniz üzerinde yürütülen mücadele olduğunu görürüz.
 
20. yüzyılın başında Karadeniz hem Osmanlı hem Rusya imparatorlukları açısından hayati rol oynadı. Osmanlı İmparatorluğu, tarih sahnesinden silinmesiyle netice verecek olan 1. Dünya Savaşı’na Yavuz ve Midilli savaş gemilerinin Karadeniz’e açılıp Rus gemilerini Rus limanlarını bombalamasıyla fiilen girdi. Aynı dönemde Karadeniz Rusya İmparatorluğu için de hayati rol oynuyordu. 1915 yılındaki Çanakkale savaşı sonrasında Karadeniz’in İngiliz ve Fransız donanmasına kapatılması sonucunda yardım alamayan Çarlık Rusya’sının çöküşü hızlandı. 1. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ve Rusya, Karadeniz’de sıcak bir çatışmaya girmekten dikkatli bir şekilde kaçındılar. 
 

Soğuk Savaş döneminde süper güç haline gelen Sovyetler Birliği’nin Karadeniz’e yönelik politikasının temelinde bu denizi kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine kapalı tutmak vardı. Karadeniz bu dönemde, NATO üyesi ve Batı dünyasına entegre olmuş olan Türkiye hariç tutulursa, kıyıları Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyesi ülkelerle çevrili hale gelmişti. Coğrafik olarak yarı kapalı bir deniz olan Karadeniz bu dönemde blokların karşı karşıya geldiği ama görece bir barış içinde yaşadığı dış dünyadan soyutlanmış adeta kapalı bir deniz haline gelmişti.
 
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası bölgede yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması ile birlikte jeopolitik ve jeostratejik dengeler değişti. Varşova Paktı’nın ve Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucunda Sovyet uyduları Bulgaristan ve Romanya daha bağımsız hale geldiler, Ukrayna ve Gürcistan gibi yeni kıyıdaş bağımsız ülkeler ortaya çıktı. Karadeniz’de egemen güç olan Rusya’nın bu denize olan kıyıları küçüldü, limanları azaldı. Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemde meydana gelen değişimlerin etkisiyle Karadeniz sadece bölge ülkelerini ilgilendiren bir deniz olmaktan çıkıp uluslararası aktörlerin ilgi alanlarına giren bir coğrafya ve uluslararası etkileşime açık bir deniz haline geldi. Artık tek bir gücün değil, Türkiye, Rusya, NATO, AB, ABD gibi güçlerin etkileşimine açık bir alan olarak ortaya çıktı. Bulgaristan ve Romanya’nın hem NATO’ya hem AB’ye üye olmaları AB ve ABD’nin bölgeye ilgisini artırdı.  Karadeniz bölgesi uluslararası aktörlerin yeniden yapılandırılmasını düşündükleri coğrafyalarından birisi haline geldi. Yaşanan bu değişim Karadeniz havzasının jeopolitik önemini artırmakla birlikte bölgeyi aynı zamanda daha duyarlı hale getirdi. 
 

Karadeniz İstanbul ve Çanakkale Boğazları yoluyla Ege Denizi ve Akdeniz’e, Ren-Tuna Kanalı yoluyla Kuzey Denizi’ne, Main-Tuna Kanalı yoluyla Baltık Denizi’ne ve Volga-Don Kanalı yoluyla Hazar Denizi’ne bağlanmaktadır. Bu özelliğiyle yarı kapalı bir deniz olan Karadeniz kıyıdaş ülkelerin yanı sıra Güneydoğu Avrupa’dan Hazar kıyılarına kadar olan geniş bir coğrafyada siyasal gelişmeleri etkileyebilen ve bu gelişmelerden etkilenen ülkeleri kapsamaktadır. Kıyısındaki altı ülke ve sahip olduğu bağlantı yollarıyla daha birçok ülke açısından tarihi, ekonomik, ticari ve stratejik yönlerden çok önemli bir denizdir. Bölgenin enerji kaynaklarına sahip olması ve bu kaynakların uluslararası pazarlara ulaştırılmasında önemli bir kavşak haline gelmesi Karadeniz’i büyük güçlerin ilgi alanında tutmaya devam etmektedir. Bu anlamda Karadeniz’in bölgesel ve küresel güçler açısından ne anlam ifade ettiğine kısaca değinmekte yarar vardır. (3)
 
ABD açısından Karadeniz sadece kıyıdaş ülkelerden ibaret bir bölge olmaktan çok Balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzanan daha geniş bir bölgedir. Batı dünyasını doğuya bağlayan bir köprü gibi vazife görmesinden dolayı Avrupa-Atlantik dünyasının doğu sınırlarını oluşturmaktadır. Soğuk Savaş’ın ardından bölgede ortaya çıkan jeopolitik güç boşluğu ABD’nin bölgeye olan ilgisinin nedenlerinden birisidir. ABD, bu güç boşluğunun Avrupa-Atlantik ekseni tarafından doldurulmasına, Rusya’nın bölgedeki etkinliğinin azaltılmasına, bölge devletlerinin Avrupa-Atlantik eksenine bağlanmasına çalışmaktadır. Bu yüzden bölge ülkelerindeki demokratik değişim ve gelişmeleri desteklemekte, süreci hızlandırmaya çalışmaktadır. Karadeniz havzasının enerji kaynaklarının zengin olduğu bölgelere yakınlığı ve bu kaynakların Batı’ya ulaştırılması konusunda kilit noktada bulunması ABD açısından bölgenin önemini artıran bir diğer faktördür. ABD’nin terörle mücadele stratejisinde Karadeniz’in havzası özel yere sahiptir. 11 Eylül terör saldırılarından sonra ABD ve Avrupa’nın güvenliğini tehdit eden unsurların esas kaynağının “Büyük Orta Doğu” bölgesi olduğunun düşünülmesiyle birlikte Karadeniz bölgesinde bulunan ülkelerin bu tehdide karşı mücadelede önemli rol oynayabileceklerini değerlendirmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir ayağı da “Genişletilmiş Karadeniz Projesi”dir. Genişletilmiş Karadeniz Projesi amacına ulaşırsa ABD Baltık Denizi’nden Hazar Denizi’ne kadar geniş bir coğrafyada nüfuz kurmayı başaracaktır. ABD açısından Karadeniz havzası terörizm, uyuşturucu, insan ve silah kaçakçılığı, yasadışı göçler, etnik milliyetçilik gibi güvenlik tehditleri kapsamında istikrasız bir bölgedir. GUUAM, KEİÖ gibi bölgesel örgütler kendilerinden bekleneni veremediğini, bu yüzden NATO ve AGİT’in aktif olarak bölgede faaliyet göstermesi gerektiğini, bölge ülkelerine NATO ve AB üyeliği gibi perspektiflerin verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu anlamda en önemli rakip olarak bölgede Rusya’yı görmekte, bölge ülkeleri üzerindeki Rusya etkisini azaltacak politikalar izlemektedir.
 
AB açısından baktığımızda birliğin daha yakın geçmişe kadar Karadeniz’e yönelik bir politika geliştirememiş olduğunu görmekteyiz. Baltık ve Adriyatik denizleri ile ilişkilerini sistemleştiren AB, Karadeniz konusunda oldukça geç kalmıştı. Bunda coğrafik olarak AB’nin sınırlarının henüz Karadeniz’e ulaşmamış olmasının da etkisi vardı. Ancak, Romanya ve Bulgaristan’ın birliğe tam üye olmalarıyla birlikte bu görece engel de kalktı. AB açısından küresel bir güç olma yolunda yakın çevresinde istikrarın sağlanması öncelikli amaçlarından birisidir. Bu yüzden, henüz çeşitli açılardan istikrarsız olan ve belirsizlikler taşıyan Karadeniz ve Güney Kafkasya ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmek istemektedir. Bu amaçla “Daha Geniş Avrupa”, “Avrupa Komşuluk Politikası” gibi açılımlarla yakın çevresinde istikrarlı bir dostluk bölgesi oluşturmayı hedeflemektedir. AB’nin önem verdiği enerji arz güvenliği açısından bakıldığında da önemli enerji nakil hatlarının geçtiği bir bölge olan Karadeniz havzası ilgi alanındadır. AB’nin bu çerçevelerde attığı adımlar son yıllarda güçlü bir şekilde yakın çevresine ilgisini artıran ve etkisini daha çok hissettirmeye başlayan Rusya ile karşı karşıya getirmektedir.
 
Karadeniz yüzlerce yıl boyunca Rusya için jeopolitik önceliği olan bir bölge olagelmiştir. Karadeniz tarih boyunca Rusya açısından sıcak denizlere inme politikası çerçevesinde her zaman önemini korumuştur. Karadeniz Rusya açısından doğal bir güvenlik alanı ve dünyaya açılmasında tabii pencere oluşturmaktadır. Rusya kendi tehdit değerlendirmesi içinde Karadeniz bölgesine büyük önem atfetmekte, Boğazları kullanabilmek ve Karadeniz’de kıyı güvenliğini sağlamak maksadıyla savunmasını Akdeniz’den itibaren kademeli olarak tesis etmeyi planlamaktadır.(4) Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vladimir Masorin’in 2007 yılı Ağustos ayında Rusya’nın Akdeniz’de kalıcı varlığının olması gerektiğini söylemesi buna işaret etmektedir. Masorin, Sivastopol kentindeki Rus filosunu ziyaretinde Rus İnterfaks ajansına yaptığı açıklamada, “Karadeniz Filosu için Akdeniz çok büyük bir stratejik öneme sahip” açıklamasını yaptı.(5) Rusya bu yüzden Karadeniz’de varlığını sürdürmeyi kendisi açısından hayati önemde görmektedir.
 
Soğuk Savaş sonrasında Rusya, Karadeniz bölgesinde büyük bir jeopolitik kayba uğramış; Karadeniz bölgesindeki askeri, siyasi ve ekonomik gücünü önemli ölçüde yitirmiştir. Günümüzde merkezi idare, güçlü lider, enerji kaynaklarının satışından gelen ekonomik güç gibi faktörlerle eski gücüne yeniden kavuşmaya çalışan Rusya açısından, ABD’nin bölgedeki artan varlığı, AB ve NATO’nun genişlemeleri, kontrolü dışında kendi projelerine rakip enerji nakil hatlarının planlanması, bölge ülkelerindeki renkli devrimler son derece rahatsız edici bulunmaktadır. Rusya bütün bunları analiz ettiğinde çevreleme-kuşatma politikasıyla karşı karşıya olduğunu, hareket kabiliyetinin sınırlandırılmak istendiğini ve ulusal çıkarlarının tehdit altında olduğunu düşünerek tepkisel politikalar geliştirmektedir.
 
Türkiye açısından Karadeniz bölgesi tarih boyunca önemini hiçbir zaman kaybetmedi. Karadeniz bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun iç denizi olarak görülüyor ve bu denizde başka hiçbir yabancı güce izin verilmiyordu. Rusya ile yapılan savaşların sebeplerinden birisi bu deniz üzerinde hâkimiyeti koruma veya hâkimiyet tesis etme düşüncesiydi.  Karadeniz’i dünyaya bağlayan İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinde egemenliğini kaybetmeme politikası Türkiye’nin günümüze kadar dış politikasının en önemli gündem maddelerinden birisi olmaya devam etmektedir. Soğuk Savaş dönemi boyunca bloklaşmanın getirdiği zor atmosferde Karadeniz’e yeterli ilgiyi gösteremeyen Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dönemde bu bölge ile çok yakından ilgilenmesi gerektiğinin bilincindedir.
 
Soğuk Savaş döneminde Türkiye dışındaki bütün Karadeniz ülkelerinin Doğu Bloku içerisinde yer alması, bu denize dönük politikaların tamamıyla daha küresel ölçekli politikalar muvacehesinde belirlemesine yol açmıştır. Bu da Türkiye’nin Karadeniz havzasını milli stratejik planlamanın bir parçası olarak değerlendirebilme şansını önemli ölçüde azaltmıştı. Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin en köklü değişim yaşadığı deniz havzası Karadeniz olmuştur. Soğuk Savaş sonrası yeni dönemde Karadeniz havzasında hem bölgesel işbirliği hem de Türkiye’nin yakın kara ve deniz havzalarına dönük politikası açısından ciddi bir stratejik açılım potansiyeli doğdu. KEİÖ bu yönde atılan önemli bir adım oldu.(6)
 
Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye bölgeye yabancılaşmaktan çok yakınlaşma politikası izlemektedir. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi çok önemli ama bir o kadar da zorlu yakın çevresinde güvenlik, istikrar, refah, dostluk ve işbirliği ortamı oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu coğrafyalar arasında doğrudan etkili olabileceği alan merkezi konumdaki ve en uzun kıyı şeridine sahip olduğu Karadeniz bölgesidir. Orta büyüklükte bölgesel bir güç olan Türkiye açısından bu bölgede etkinliğinin korunması, denge ve istikrar oluşturulması çok önemlidir. Bu amaçla Karadeniz'de barış ve istikrarın devam ettirilmesi, bölgesel işbirliği faaliyetlerinin artırılması ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olarak kıyıdaş devletlerin katılımı ile çok uluslu bir deniz kuvvetinin oluşturulması fikri ilk olarak 1998 yılında Türkiye tarafından gündeme getirildi. Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Grubu (BLACKSEAFOR) bu amaçla 2001 yılı Nisan ayında atılan imzalarla hayata geçirildi. Bu anlaşmanın imzalanması ile birlikte, bölge tarihinde ilk kez Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin temsilcileri bir araya gelerek, deniz kuvvetlerini; insani yardım, arama kurtarma ve çevre koruma gibi maksatlarla ortak bir oluşum içine sokma kararlılığını göstermişlerdir. BLACKSEAFOR'un Karadeniz'de terörizm, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı ile kitle imha silahlarının yayılmasına karşı ortak bir araç olarak kullanılabilmesini mümkün kılacak seçenekler üzerinde çalışma sürerken, Türkiye tarafından 01 Mart 2004 tarihinde Karadeniz'in açık deniz alanlarında ve karasuları içinde Karadeniz Uyum Harekâtı (KUH - Operation Black Sea Harmony) başlatılmıştır. Karadeniz'deki tüm kıyıdaş ülkelerin katılımına açık, 2006 yılı sonuna kadar millî nitelik taşımış olan KUH'a katılımını sağlamak maksadıyla gerekli görüşme ve danışmalara da devam edilmektedir. Bu çerçevede, Rusya, Ukrayna ve Romanya KUH'un resmi katılımcısı olmuşlardır.(7)
 
Karadeniz bölgesinin iki önemli gücü hiç şüphesiz Türkiye ve Rusya’dır. Türkiye-Rusya ilişkileri özellikle son yıllarda sadece ekonomik alanda değil politik alanda da hızlı bir şekilde gelişiyor. Ankara ile Moskova’nın bazı uluslararası sorunlara yaklaşımlarında büyük çoğunlukla ya yakınlık ya örtüşme görülüyor. Karadeniz’in küresel güçlerin yeni mücadele alanı haline gelmemesi konusu ikili ilişkilerin kuvveli bir şekilde mutabık kalınan maddelerinden birisi haline gelmiş durumda. Bir diğer mutabık kalınan konu ise Montrö Sözleşmesi’nin hiçbir şekilde değiştirilmemesi olarak ortaya çıkıyor. Hem Türkiye hem Rusya bu konuda kararlı olduklarını açık ve net bir şekilde ifade ediyorlar.
 
Daha önce değindiğimiz gibi, Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin değişmesiyle birlikte Karadeniz havzasına iki büyük gücün daha girmek istediğini görüyoruz. Bunlardan birisi genişlemeyle birlikte artık Karadeniz’e kıyıdaş hale gelen AB, diğeri ise küresel politikaları çerçevesinde Karadeniz’de kalıcı olarak bulunmak isteyen ABD. Karadeniz, dünya jandarmalığına soyunan ABD donanmasının giremediği ender denizlerden birisi durumunda. ABD, Montrö Sözleşmesi’nin uluslararası bir su olan Karadeniz'e askeri güç girmesi konusunda açık olduğuna dikkat çekerek, sözleşmenin verdiği ve Karadeniz’in uluslararası su olmasından kaynaklanan haklardan yararlanmak ve bölgede aktif olarak bulunmak istemektedir.
 
Buna karşılık, ABD’nin Karadeniz’e yönelik jeopolitik planları Rusya’yı oldukça rahatsız ediyor. ABD’nin Karadeniz’de güvenlik açısından bir güç boşluğunun olduğunu ve bu boşluğu dolduracak NATO çerçevesinde askeri güce ihtiyaç duyulduğunu ileri sürerek Karadeniz’de kalıcı olmak istemesi zaten ABD tarafından kuşatılmakta olduğu düşüncesindeki Rusya’yı endişelendiriyor. ABD’nin Karadeniz’de aktif olarak bulunmaya başlamasıyla birlikte yumuşak karnı Kuzey Kafkasya’nın Moskova’ya karşı tahrik edilmesi, bölgede etnik-dini çatışmaların çıkartılması; Ukrayna, Gürcistan ve Moldova gibi ülkelerde Rusya karşıtlığının daha kolay desteklenmesi, muhaliflerin cesaretlendirilmesi; geleneksel olarak nüfuz alanı, arka bahçesi saydığı bölgedeki ülkelerin giderek daha fazla Batı’ya entegre edilecek olması; enerji nakil hatlarının geçtiği, yeni hatların planlandığı bölgenin tam kalbine Amerikan askeri gücünün konuşlanması gibi ihtimaller Moskova’nın adeta uykularını kaçırıyor.
 
Hem Rusya hem Türkiye Karadeniz ile ilgili konuların bu denize kıyıdaş olan ülkelerce işbirliği halinde ortak çözülmesini, yabancı güçlerin, üçüncü tarafların müdahil olmamasını istemektedirler. ABD’nin Akdeniz’de terörizm ve suçla mücadele kapsamında faaliyet gösteren NATO Aktif Çaba Operasyonu’nun (Operation Active Endeavor) görev alanını Karadeniz’e de genişletmek istemesine hem Ankara hem Moskova karşı çıkmışlardır. Türkiye, Karadeniz’in terörle mücadele kapsamında bir NATO operasyonuna konu edilmesini gereksiz bulmakta, bunun yerine BLACKSEAFOR ve KUH kapsamında üye ülkelerle Karadeniz’de gerekli müdahale ve operasyonların yapılmasını savunmaktadır. Bu politikası Rusya tarafından da destek görmektedir.
 
Tarih boyunca Karadeniz ve onu çevreleyen bölge Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve bir ölçüde Sovyet İmparatorluğu gibi tek bir gücün egemenliği altında olmuştur. Türkiye ve Rusya’nın çabalarıyla son yıllarda ortaya çıkan tablo yeni bir duruma işaret etmektedir. Bu durum tarihsel süreç içerisinde Karadeniz konusunda hep rekabet içerisinde olmuş olan bölgenin iki önemli gücü Türkiye ve Rusya’yı tarihte ilk defa işbirliği yapmaya götürmektedir. İki ülkenin imparatorluk tarihi boyunca Karadeniz konusunda birbirleriyle mücadeleleri ve SSCB’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında Boğazlar üzerinde hak iddiası hatırlandığında gelinen durum oldukça dikkat çekicidir.
 
Bunun objektif sebepleri arasında Rusya’nın SSCB’nin dağılması sonrasında Karadeniz’de askeri gücünün azalması, buna karşılık Türkiye’nin Karadeniz bölgesinin en güçlü askeri gücü haline gelmesi önemli rol oynamaktadır. Rusya, SSCB’nin dağılması sonrasında Odessa ve Sivastopol üslerini kaybetti, donanmasının % 18,3’ünü Ukrayna’ya vermek zorunda kaldı. Ukrayna ile anlaşma imzalayan Rusya donanmasının 2017’ye kadar Sivastopol’de kalması karşılığında yıllık kira bedeli (98 milyon dolar) ödemeyi kabul etti. Yaşadığı ekonomik zorluklar nedeniyle Karadeniz Donanması’ndaki gemilerinin önemli bir kısmını hizmet dışına çıkardı. Bu gelişmelerin sonucunda Karadeniz’de meydana gelen deniz gücü boşluğunu Türkiye doldurdu. Rusya ister istemez bunu dikkate almak zorunda. Rusya bir taraftan da Karadeniz Donanması’nı güçlendirmek için adımlar atıyor. (8) Ukrayna ile Nisan 2010’da imzalanan anlaşma ile Karadeniz Donanması’nın Sivastopol deniz üssünü kullanma hakkı 2017’den itibaren 25 yıl daha uzatıldı. 2042-2047 için ise beş yıllık bir opsiyon tanındı.
 
Türkiye’nin, KEİÖ, BLACKSEAFOR ve KUH’un kuruluşuna öncülük etmiş olması, bu örgütlere Karadeniz ülkelerinin katılımını başarması, Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu düşüncesini ortaya atması Karadeniz’de oldukça etkili bir güç haline geldiğine işaret ediyor. Türkiye’nin son yıllarda izlemeye başladığı bölgesel güvenlik, istikrar ve komşularla sıfır sorun anlayışına dayalı aktif dış politika yaklaşımı Rusya tarafından artık 10-15 yıl öncesine nazaran daha olumlu algılanıyor. Bunun işaretleri ise Mart 2003’te tezkerenin reddedilmesi ve Ağustos 2008’de yaşanan Rusya-Gürcistan savaşında uygulanan akılcı, barış ve istikrardan yana politikayla verildi. Rusya-Gürcistan savaşında Türkiye’nin gösterdiği barış yanlısı ve yapıcı tavır Moskova’nın klasikleşmiş Ankara algısında köklü değişiklikler yaptı. Özellikle de Gürcistan’a yardım götürme bahanesiyle NATO ve ABD gemilerinin Karadeniz’e girmeleri konusunda Türkiye’nin takındığı tavır, Rusya’nın çok hassas olduğu Karadeniz ve Boğazlar bölgesindeki dengelerin önemli ölçüde değişmesini önledi. Yani Rusya Mart 2003’te Türkiye’yi daha bağımsız, Ağustos 2008’den sonra ise daha güvenilir bir ülke olarak görmeye başladı. Türkiye, bölgede Batı tarzı ekonomik ve demokratik standartların gelişmesini ve bölge ülkelerinin Batı ile daha fazla entegre olmalarını desteklemekle birlikte, Karadeniz’e yabancı güçlerin müdahil olmamasını ve bölgesel sorunların bu denize kıyıdaş olan bölge ülkeleri tarafından işbirliği içerisinde çözülmesini savunmakta.
 
ABD, uyuşturucu, silah, insan kaçakçılığı, yasadışı göç, terörizm ve kitle imha silahlarının yayılması gibi tehditlerin kapsamlı biçimde, ancak Karadeniz bölgesinin de NATO’ya dâhil edilmesiyle ele alınabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle, Karadeniz’de, Türkiye’nin önderliğinde oluşturulan BLACKSEAFOR örneğinde olduğu gibi “Karadeniz’de güvenliğin Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerle sağlanması anlayışı”, başta ABD olmak üzere, bölgeye kıyısı olmayan ülkeleri dışarıda bırakması nedeniyle eleştirilmektedir.(9) Türkiye ve Rusya söz konusu bu eleştirilere rağmen Karadeniz’i uluslararası güçlerin mücadele sahnesi haline getirmemeye kararlı görünmekteler. İki ülke için de öncelikli amaç Montrö Sözleşmesinin ne pahasına olursa olsun korunması yönündedir. Nitekim Moskova’da yayın yapan Eho Moskvı radyosuna demeç veren Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Vladimir Vısotskiy, Türkiye ile Karadeniz bölgesinde çıkarlarının örtüştüğünü, boğazların durumu ile ilgili 1936 yılında imzalanan Montrö Sözleşmesi’nin değişmesinin mümkün olmadığını söyledi. Vısotskiy’e göre Rusya ile Türkiye arasında Karadeniz’in sorunlarının sadece Karadeniz ülkeleri tarafından çözülmesi ve bu konuda hukuki zeminin Montrö Sözleşmesi olması konusunda salt ve kesin bir mutabakat bulunmaktadır.(10)
 
Türkiye, artık dış politikada yaşadığı bazı sorunları, bölgesel ve uluslararası birçok sorunu çözmek için edilgen, etkilenen pozisyonundan çıkıp cesaretle ve kararlılıkla ya bizzat kendisi gerekli platformları oluşturma yoluna gidiyor ya da mevcut platformlarda daha etkin rol almak, karar alma sürecinde çıkarları doğrultusunda müdahil olmak istiyor. Türkiye’nin inisiyatifiyle ortaya çıkan Karadeniz merkezli oluşumları ve örgütleri bu bağlamda değerlendirebiliriz. Aksi durum, bölgesel güç olmaktan çıkıp küresel güç olmayı hedefleyen Türkiye’yi gelişmelere seyirci kalan ve başkalarının yazdığı senaryoyu uygulayan bir ülke durumuna düşürür, bu senaryolar sonucunda olabilecek muhtemel olumsuz gelişmelere de katlanmak zorunda kalır. Bu yüzden Karadeniz’de bir savunma ittifakı kurulması ve buna bütün kıyıdaş ülkelerin dâhil edilmesi, zaten bölgede mevcut olan oluşumların güçlendirilmesi, bunların artık Karadeniz’e kıyıdaş hale gelen AB ve NATO ile işbirliğine girmeleri,  en önemlisi bu oluşumların uluslararası hukuk kuralları ve normlar çerçevesinde görev icra etmeleri doğru bir politika olacaktır. Bu politikaların başarılı bir şekilde yürütülmesi hem Karadeniz havzasında güven ve istikrarı artıracak hem de bölgeye müdahale etmek isteyen bölge dışı güçlerin güvenlik sorunu olduğuna dair bahanelerini ortadan kaldıracaktır. Diğer taraftan, Rusya’nın kendisini güçlü hissettiği zamanlarda tek taraflı, zayıf olduğu dönemlerde ise ikili ve çok taraflı politikalar izlemeye meyilli bir ülke olduğu göz ardı edilmeden çok dikkatli bir politika izlenmesi gerekmektedir.
 
Her ikisi de Karadeniz’i kendileri açısından hayati önemde gören Türkiye ve Rusya açısından işbirliği, karşılıklı saygı ve güven çerçevesinde kurulacak ilişkiler çok önemlidir. Karadeniz özelinde yürütülen yakın ilişkiler ise bunun tesis edilmekte olduğuna işaret etmektedir. Bu sebeple, Türkiye-Rusya ilişkilerinde hızla artan ekonomik ilişkilerin ve sağlıklı siyasi diyalogun yanında Karadeniz faktörü de göz ardı edilemez derecede önemli bir rol oynamaktadır. Eski Karadeniz Marşı “Karadeniz! Karadeniz! Gelen düşman değil biziz!” dizesiyle başlar. Bu dizede geçen “biz” kelimesinin altını en başta Rusya olmak üzere Karadeniz’e coğrafik, tarihi ve kültürel açıdan bağlı ülkeler ve halklarıyla doldurmayı başaran bir Türkiye hem bölgesel hem küresel çapta bu çabasının karşılığını fazlasıyla bulacaktır.
 
 
 
 
Dipnotlar:
 

(1) Georgiy Filin. “Rossiya, Ukraina i Turtsiya Sozdayut Priçernomorskiy Oboronnıy Alyans”. [Rusya, Ukrayna ve Türkiye Karadeniz Savunma Anlaşması Mı İmzalıyor].
28.06.2010, Naşa Versiya.  http://versia.ru/articles/2010/jun/30/prichernomorskiy_oboronniy_aliyans
(2)  “Türkiye, Rusya ve Ukrayna Karadeniz'de yeni bir ittifak kuruyor”. Milliyet, 29.06.2010;  “Türkiye-Rusya-Ukrayna'dan Karadeniz ittifakı”. Hürriyet, 30.06.2010.
(3) Bu konuda ayrıntılı bir çalışma için bakınız: Burcu Çörten. Güncel Karadeniz Jeopolitiği. Giresun Üniversitesi KARASAM Yayınları, No: 6, Giresun 2009, s. 33-83.
(4) Bakınız: Hasan Kanbolat. “Türkiye Karadeniz’e Rusya Federasyonu Akdeniz’e”. Stratejik Analiz, No. 90, Ekim 2007,  s. 6-7.
(5) Rusya Akdeniz’de Kalıcı Olmak İstiyor. Zaman, 04.08.2007.
(6) Ahmet Davutoğlu. Stratejik Derinlik. İstanbul, Küre Yayınları, Ağustos 2009, s. 275.
(7) Karadeniz’in Deniz Ortamında Güvenliği Pekiştirmeye Yönelik Bölgesel Girişimler. TSK Genelkurmay Başkanlığı.
http://www.tsk.tr/4_ULUSLARARASI_ILISKILER/4_17_Karadenizin_Deniz_Guvenligi/
Karadenizin_Deniz_Guvenligi.htm
(8) Rossiya Usilet Çernomorskiy Flot. [Rusya Karadeniz Donanmasını Güçlendiriyor]. 05.03.2009.
http://podrobnosti.ua/power/2009/03/05/587087.html;
ÇF RF Poluçet 15 Novıkh Korabley i Podvodnikh Lodok. [Rusya Karadeniz Donanması 15 Yeni Savaş Gemisi ve Denizaltı Alıyor]. 23.06.2010.
http://podrobnosti.ua/power/2010/06/23/695538.html
(9) Gökhan Koçer. “Karadeniz’in Güvenliği: Uluslararası Yapılanmalar ve Türkiye”. Akademik Bakış, Cilt 1, Sayı 1, Kış 2007, s. 214.
(10)  CHA, 26.07.2010.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top