Rusya Federasyonu’nun Post-Sovyet Bölgelerine Yönelik Politikaları ve Bugün İtibariyle Gelinen Nokta

Mehmet KARABAĞ
29 Mayıs 2009
A- A A+

SSCB’nin hukuki varlığının tamamen ortadan kalkmasında en büyük rolü hiç şüphesiz Yeltsin’in önderliğinde Rusya oynamıştır. Fakat Rusya’nın Birlik’ten ayrılması ve neticede SSCB’nin hukuken ve de fiilen ortadan kalkmasından sonraki süreç içerisinde Sosyalist Birlik cumhuriyetleri arasında, jeopolitik açıdan olsun, jeoekonomik açıdan olsun ve de özellikle milli güvenlik açısından olsun en fazla zararı, hiç şüphesiz Rusya görmüştür. Şu anda özellikle milli güvenlik açısından birliğin dağılmasının Rusya’ya ne kadar büyük zarar verdiği, özellikle Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine katılma istekleri neticesinde daha net olarak anlaşılmaktadır.


Kendi bağımsızlıklarını elde eden Birliğin Cumhuriyetleri, genelde, Moskova’dan uzaklaşmayı kendilerine stratejik bir hedef olarak seçtiler. Bunlar arasından sadece Belarus, kendine yeterliliğinin zayıflığı, stratejik konumunun elverişsizliği dolayısıyla diğer ülkeler tarafından talep edilmeyişi gibi bir kısım sebeplerin etkisiyle Moskova’yla yakınlaşma ve onunla entegrasyon politikası izledi.  

   
Batı için Post-Sovyet bölgesinin yeni bağımsız olmuş bu cumhuriyetlerin Rusya’dan uzaklaşmaları onun tekrar güçlenmesinin engellenmesi açısından destek görüyordu. Rusya’nın dağılmadan sonra yeni bir birlik oluşturacak olması, Batı’nın hem Doğu Avrupa ve Balkanlar, hem de Orta Asya ve Kafkaslar için yaptıkları (düşündükleri) planlarının sonuçsuz kalmasına sebep olacaktı. Bu açıdan Rusya’nın bu bölgelerden izolasyonu gerekiyordu ve bu iş için de bir kısım planlar oluşturuldu.


Pantürkizm nasıl ki Rusya’nın Orta Asya ile ilgili politikalarını yürütmesi açısından bir engel olarak görülüyorsa aynı şekilde Panslavyanizm de Doğu Avrupa ve Balkanların doğusuna kadar olan bölgeler itibariyle Batı’nın bir kısım planlarının uygulanmasına engel teşkil etmekteydi. Bu açıdan SSCB’nin tarih sahnesinden silinmiş olması ABD ve AB’yi tatmin etmemekteydi. SSCB’nin mirasçısı Rusya Federasyonu’nun yeniden güçlenmesinin önüne geçilmesi için bir şekilde Slavyan dünyasının birbirinden koparılması gerekmekteydi. Bu parçalama işlemi Ukrayna, Belarus ve Balkanlarda bulunan bir kısım devletleri kapsamaktaydı. S. Huntington’un bu amaçla piyasaya sürdüğü ‘Balkanlaştırma’ terminolojisinin hedefine ulaştığında şüphe yok, yani bu bölgenin Moskova’nın güdümünden kurtarılması, Antislavyanist politikaların ilk adımı olarak başarıyla tamamlanmış oldu. Bölge ülkelerinin Slavyanist çizgiden uzaklaştırılmış olmaları dolayısıyla artık Moskova kulislerinde ‘kardeş Sırplar’ ve ‘kardeş Bulgarlar’ kelimeleri politik söylemleri daha az süsler olması Balkanlaştırma politikalarının başarıya ulaştığının bir delili olarak değerlendirilmelidir.


Tabi Slavyanizmin parçalanması sadece Balkanlaştırma ile sınırlı olamazdı, asıl büyük tehlike Soljenitsin’in deyimiyle ‘kuzenler’ olarak tanımlanan Rusya, Belarus ve Ukrayna’nın parçalanmasıyla veya en azından bir araya gelmelerinin engellenmesiyle ortadan kaldırılabilirdi, bu açıdan Balkanlaştırma politikası Rus Provaslavyanizmi için de kullanılmalıydı. Zira Sosyalist Birliğin yıkılmasından sonra Rus Pravaslavyanizmi, Zibigniev Brezinski’nin tabiriyle, ABD için temel düşman olmuştu.


Aslında bu üç kuzen Slavyan ülkenin birlik oluşturmaları için en büyük çabayı bir Slavyan milliyetçisi olan Aleksandr Soljenitsin vermişti. Fakat Soljenitsin’in de kabul etmek zorunda olduğu ve tarihi bir kısım sebeplerin beslediği Ukrayna’daki Rus ve Rusya düşmanlığının küllerinin devamlı olarak körüklenmesi bu birliğin oluşturulmasındaki en büyük engeldi ki bu durumun Batı tarafından çok iyi maniple edilmesiyle birlikte Kiev’in NATO üyesi olmak istemesi ve AB ile entegrasyon düşünceleri beslemesi ile birlikte Ukrayna’nın da, Rus Slavyanizminden ayrılmak manasında, Balkanlaştırılmak üzere olduğu söylenebilir.


Kendi kanından olan Ukrayna ile ilişkilerinde büyük sorunlar yaşayan Moskova’nın Post-Sovyet bölgesinin diğer ülkeleriyle olan ilişkilerinde de yürütmek istediği liderlik rolünde büyük fiyaskolar yaşamaktadır. Sovyetlerin dağılmasının hemen ardından Kazakistan Başkanı Nursultan Nazarbayev tarafından ortaya atılmış olan, birlikten ayrılan ülkelerle bir ‘Avrasya Birliği’ oluşturulması teklifinin hayat bulmaması, fakat onun yerine oluşturulan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun da (BDT) zamanla fonksiyonsuz hale gelmesi Moskova’nın bölgeyi kontrol etme yolunda elindeki kozları kaybetmesine sebep oldu. Tabi bölgedeki yeni cumhuriyetlerin devlet olma/olabilme kültürlerinin zayıf olması dolayısıyla bu ülkelerin kontrollerini başka ülkelerin elde etmeye çalışması, Rusya’nın milli güvenliğini tehdit edici bir süreci başlatmış oldu. BDT üyeleri arasında liderlik rolünde gelgitler yaşayan Rusya, bu ülkelerle artık ikili ilişkiler bağlamında ilişkilerini ve dolayısıyla bu cumhuriyetler üzerindeki etkisini sürdürmeye çalışmaktadır. Birliğin entegrasyonu hususunda liderlik şansını yitirmiş olan Rusya, bu BDT üyelerinin her biri ile kurmaya çalıştığı ikili ilişkiler sayesinde kontrolü tamamen de bırakmak istememektedir ki Kremlin’in burada uygulamaya çalıştığı politika bir şeyi büsbütün elde edemiyorsan onu tamamen de bırakmama felsefesidir.


Sadece kâğıt üzerinde varlığını devam ettiren BDT ile bir yere varamayacağını anlayan Moskova, kendi liderliğinde, Post-Sovyet entegrasyonunu oluşturma açısından Avrasya Ekonomik Birliği, Avrasya Ekonomik Bölgesi, Büyük Dörtlü (Rusya, Kazakistan, Belarus, Ukrayna), Rusya-Belarus Birliği gibi çalışmalarla bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmemeye, kısaca kendi kendilerine yetmeyi henüz başaramamış Post-Sovyet cumhuriyetlerini ABD ve AB’ye kaptırmamaya çalışmaktadır. Bu mücadeleyi veren Rusya’nın yalnızlığı da oldukça dikkat çekmektedir.


B.N. Yeltsin dönemi itibariyle Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetleri üzerinde planlanmış herhangi bir entegrasyon politikasından bahsetmemiz oldukça zor. Zaten bu dönem itibariyle böyle bir politikanın oluşturulması da imkânsız görünmekteydi. Rusya’nın kendi içerisinde yaşamış olduğu ekonomik ve politik krizler böyle bir entegrasyon çalışmasına pek izin vermemekteydi. Rusya Federasyonu o dönem itibariyle Moskova’ya başkaldırmış bir kısım cumhuriyetlerin birlikten ayrılmasını önlemek için himmetini ülkenin birlik ve bütünlüğünü koruma alanına yoğunlaştırmıştı. Yani kısaca Yeltsin’in başkanlığındaki Rusya Federasyonu SSCB gibi dağılmanın eşiğinden kurtulma çabaları içerisindeydi. 1991–99 zaman dilimi içerisindeki bu periyotta yaşanan çok büyük çaplı ekonomik krizler ise toplumda oluşturmuş olduğu buhranlar sebebiyle hem siyasetçilerin hem de akademisyenlerin bu alanda çalışma yapmalarına daha doğrusu, çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırmalarına engel olmuştu.


V. Putin ile birlikte Post-Sovyet bölgesi devletleri ile olan ilişkiler Rusya Federasyonu’nun dış politikaları itibariyle öncelikli bir duruma getirildi. BDT üyesi ülkeleri ile ilgili olarak stratejik ortaklık terminolojisi hassasiyetle kullanılarak ikili ilişkiler ön plana çıkarıldı. Bu sebeple Rusya’nın bu ülkeler ile olan ilişkilerinde Ticari ve ekonomik, politik ve sosyal alanlarda, kısmen de olsa, yeni dinamiklerin oluşması sağlandı.


Fakat her şeye rağmen BDT üyeleri ile olan ilişkiler Rusya Federasyonu uluslararası ilişkilerinde öncelikli olarak tanımlansa bile her geçen yıl bu ülkelerle olan ilişkilerde iyileşmenin söz konusu olması bir tarafa, bazılarıyla daha da olumsuz hale geldi.


Ukrayna, Belarus, Ermenistan, Moldova gibi ülkelerin Rus enerjisine muhtaç olmalarına ve Rusya’nın da kendi ürünleri için bir pazar yeri olması, sosyal alanlardaki (göçler gibi) ilişkilerin büyüklüğü, ortak savunma sistemi oluşturma çabaları gibi durumlara rağmen Rusya, bu ülkelerle olan ilişkilerini, bir bütün olarak, bir türlü planladığı düzeye ulaştıramadı ve ulaştırmaktan da oldukça uzak görünmektedir.


 Tabi Putin’in BDT üyeleriyle olan ilişkilerini uluslararası ilişkilerde öncelikli olarak tanımlaması buraları AB, ABD, Çin, Japonya, tarafından doldurulmasından ve dolayısıyla da etrafının sarılmasından korkmasından kaynaklanmaktadır ki zaten bu durumu da Putin Başkanlığı döneminde sıkça dile getiriyordu. Tabi Moskova’nın bu korkusu oldukça yerinde bir korkudur zira bölgedeki ekonomik ve politik dengeler, özellikle bölgeye yerleşmeye çalışan ABD lehine, Rusya’nın ise aleyhine bozulmaktadır. Tabi artık sınırlarına kadar dayanmış olan eski düşmanının kendisini bu kadar kıskaca almasının neticesi olarak, Moskova’nın ‘kedi reaksiyonu’ gösterip Gürcistan üzerine patlaması aynı zamanda Post-Sovyet bölgesine vermiş olduğu önemin de bir göstergesi oldu.


Tabi bu patlamanın vermiş olduğu en önemli mesajlardan biri de Rusya’nın sınırları dâhilindeki milli güvenliğine tehdit oluşturacak doğrudan ve de dolaylı bütün tehlikelere karşı ciddiyetinin ortaya konması olmuştur. Aslında Gürcistan’a karşı yapılan bu karşı duruş ülke içerisinde, akademisyenler tarafından olsun, normal halk tarafından olsun ABD ve onun müttefiklerine karşı (güney sınırlarının kuşatılması ve Füze Savunma Sistemleri uygulamasına cevap) doğrudan bir uyarı olarak tanımlanmaktadır. Y. Godin bu hususta yani Gürcistan ile yaşanan savaşın verdiği mesaj hususunda ‘Post-Sovyet bölgesi Rusya Federasyonu için hayati önem arz etmektedir, bundan dolayı Moskova bu bölgeleri ne ABD’ye ne de onun Batı’daki uydularına bırakma gibi bir lüksü bulunmamaktadır’ diyerek esasen Kremlin’in bölge üzerindeki ciddiyetini ortaya koymaktadır.


Fakat Moskova bu bölge politikaları açısından ciddiyetini ne kadar ortaya koyarsa koysun her geçen yıl ABD ve AB’ye karşı olan mücadelesinde biraz daha yalnızlaşmaktadır. Gürcistan çıkışı gibi durumlar istisnai olmaları dolayısıyla bu tür yöntemleri devamlı olarak kullanması kendisini de yıpratacağından dolayı bunun dışındaki ekonomik ve politik yöntemlerle rakibine karşı mücadele etmek zorunda olduğunu kendisi de çok iyi bilmektedir.


Moskova, ABD’nin Sovyetler Birliğinin eski cumhuriyetlerine yönelik Rusya aleyhine yürütmeye çalıştığı yayılmacı politikaya karşı bölge ülkelerini kaptırmamak için, kendisi ile birlikte, genel çıkarlar doğrultusunda hareket edeceği stratejik seviyede partner ülkelere ihtiyacı açık olarak akademisyenler tarafından dile getirilmektedir. Bu açıdan Avrasyacılık politikası dahilinde bir çıkış arayan Moskova, Tahran’dan başka bir ülke ile de ciddi ilişkiye girememekte bu durum da adeta düşmanın düşmanı dosttur mantığı içerisinde açıklanmaktadır.


Bağımsız Devletler Topluluğu açısından, elinde henüz tam olarak kaybedilmemiş bir Orta Asya bölgesi bulunan Kremlin, Turanizm çekincesi dolayısıyla Türkiye’yi bölgede bir rakip olarak algılamaktan vazgeçmelidir. Moskova, Batı’nın bölgedeki kendi gücünü kırma amacını güden yayılmacı politikalarına ve Rusya Federasyonu’nu çembere alma çalışmalarına karşılık, Türkiye ile ortak hareket etmek ve stratejik ortaklığını güçlendirmek zorundadır. Moskova, bölge politikalarını şekillendirici olarak Türkiye’yi şartlı kabul eden Avrasyacı Duginist felsefenin etkisinden çıkmalıdır. Rusya, ancak Türkiye ile ortak çıkarlar doğrultusunda bir araya gelerek, Post-Sovyet bölgesinin elindeki son kalesi, Orta Asya’da kalıcı olabilir.  Stratejik Derinliğe sahip Ahmet Davutoğlu gibi bir Dışişleri Bakanının görevde olmasını da fırsat bilerek Ankara-Moskova yakınlaşması sağlanmalıdır.    

  
Kaynaklar:
1- Godin Yuriy, Geopolitiçeskiye vızovı i Rossiiskaya politika v otnoşenii SNG//Rossiskaya Federatsiya Segodnya. 2008, No:21.
2- Ralif Safin, Sodrujestvo: Jit Po-Staromu nelza// Rossiskaya Federatsiya Segodnya. 2008, No:21.
3- Gustov Vadim, Gorizontı Naşego Sodrujestva// Rossiskaya Federatsiya Segodnya. 2008, No:21.

Back to Top