Beyaz Rusya ile Olan İlişkiler Örneğinde Moskova’nın Hâkimiyet Kurma Savaşı

Mehmet KARABAĞ
27 Ocak 2009
A- A A+

Rusya Federasyonu’nun ikinci devlet başkanı olarak iki dönem görev yapan Vladimir Putin, bağımsızlıklarını kazanan eski Sovyet cumhuriyetleri ile Rusya arasında yeni bir entegrasyon oluşturulmasını sık sık Moskova’nın dış politika öncelikleri arasında sayıyordu. Ancak, alınan netice itibariyle bu hususta yapılan planlardan ve atılan adımlardan istenilen sonuçların alınamadığı, bilakis Moskova’nın bu ülkelerle olan ilişkilerinin planlananın aksine devamlı olarak olumsuz gelişme gösterdiği görülmüştür. Bu hususta Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı Boris Yeltsin dönemindeki 1990’lı yıllar 2000’li yıllara nazaran daha olumlu bir gelişme süreci izlemiştir.

 

Bu dönemde Bağımsız Devletler Topluluğu üyeleri arasında Moskova’nın üstünlüğü ve liderliği üzerinde bir konsensüsün varlığından, tartışmalı da olsa, bahsedilebilmekteydi. Fakat günümüzde entegrasyon özel olarak dış politika önceliği olarak belirlenmesine rağmen Moskova’ya karşı bir antipati oluşmaya başladığı ve Moskova çizgisinden uzaklaşmalar yaşandığı gözlemlenmektedir. Ukrayna ve Gürcistan ile yaşanan krizler bunun en bariz örnekleridir. Bunun en son örneğini, şimdiye kadar çok iyi ilişkiler içerisinde olunan Kazakistan teşkil etmektedir. Rus medyası bu hususta “Nihayet Kazakistan’ı da kaybediyoruz” türünden başlıklar atmaya başlamıştır.

 

Putin’in özel bir politik öncelik olarak ilan ettiği eski Sovyet cumhuriyetleri ile olan ilişkiler niçin her geçen yıl kötüye gitmektedir? Bırakalım yakınlaşmayı ve dostluğu niçin bu ülkeler arasında Moskova düşmanlığı devamlı olarak artmaktadır? Bu tür soruların cevabı çok farklı olmakla beraber en önemli sebepleri arasında, hiç şüphesiz Moskova’nın 70 yıl hâkim olduğu bir bölgeye karşı tekrardan hükümrân olma düşüncesi ve bu yöndeki davranışları bulunmaktadır.

 

Rusya, bölgede lider olamayacağını kavrayınca hükmetme politikasını uygulamaya başlamıştır. Bu da aynen Bush yönetiminin Ortadoğu’da yaptığı gibi baskı, korku ve tehditleri beraberinde getiriyordu ki işte bu durum Arap ülkelerinde ABD’ye karşı oluşan antipatinin benzerinin Post-Sovyet bölgesinde Rusya’ya karşı oluşmasına sebep oldu.  Bu durum Putin dönemi Beyaz Rusya ya da Belarus ile olan ilişkilerde çok net bir şekilde kendisini göstermektedir.

 

1990’lı yıllara baktığımızda eski SSCB cumhuriyetleri arasında Moskova’nın yeniden entegrasyon politikasına en yatkın ülkenin Beyaz Rusya olduğunu görmekteyiz, öyle ki bu ülke ile olan ilişkiler genel bir entegrasyon açısından örnek teşkil etmekteydi. Bu iyi ilişkilerin kazandırmış olduğu ivmeyle iki ülke arasında 8 Aralık 1999 tarihinde “Birleşik Devlet” kurulması hususunda bir anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşma ilk planda detaylı olarak bir yapı ortaya koymamış olsa bile SSCB’nin dağılmasından sonra eski sosyalist cumhuriyetlerin entegrasyonu hususunda atılmış en büyük adım olarak nitelendirilmişti.

 

İmzalanmış olan bu anlaşmada kurulacak olan sistem hiçbir şekilde belirtilmemiş olmasına rağmen federal-konfederal sistem arası bir yapı düşünülmekteydi. Fakat o yıllar itibariyle hakkında çok tartışılan bu anlaşma hususunda araştırmacıların büyük çoğunluğu bunun tamamen bir propaganda eseri olduğu şeklinde görüş bildirmişlerdi ve pratik açıdan uygulanmasının imkânsızlığı hususunda da, Soljenitsin hariç, hemfikirdiler.

 

2002 tarihinde Putin, Rusya-Beyaz Rusya entegrasyonu konusunda AB örneği bir yapılanmaya gidilmesi yönünde teklifte bulundu. Moskova bu arada büyüklüğünü hissettirmek için Minsk’e Rusya Federasyonu iç pazar fiyatından doğalgaz satılacağını açıkladı. Bunun ardından gelen aşamada Rusya’nın “Gazprom” şirketi Beyaz Rusya’nın “Beltransgaz” üzerinde kontrol sağlama hakkını elde edecekti.

 

Rusya her görüşmede masaya yeni şartlar koyarak oturuyordu, tabi bunu yaparken de eşit iki ülke gibi değil küçük bir devletin büyük bir süper güce iltihak edeceği mantığıyla hareket ediyordu. Beyaz Rusya ise konuyu sürüncemelere bırakmayı tercih ediyordu. İşte bu şartlarda Moskova’nın planları doğrultusunda 2004 yılının kışında doğalgaz krizi patlak verdi. Aşırı soğukların hâkim olduğu bu kış mevsiminde Rusya gazı silah gibi kullanarak adeta Beyaz Rusya’nın devlet başkanı Lukaşenko’nun kulağını çekti. Gaz problemi çözüldüğünde Moskova masadan Beltransgaz hisselerinin %50’sine sahip olarak; Lukaşenko ise Moskova ile dans etmenin kendi yararına olmadığını anlayarak kalktı.

 

Bu arada “renkli devrimler”in bir biri ardına meydana gelmesi Moskova’yı oldukça rahatsız etti. Karşılığında yegane etkili silahı doğalgazı kullanmaktan çekinmedi. Eski SSCB cumhuriyetleri ile olan ilişkilerini entegrasyon temelli değil serbest pazar şartları doğrultusunda düzenleyeceği yönünde stratejik bir karar aldı. Minsk de bu karardan payını aldı. Bin metreküpünü 46 dolardan aldığı doğalgaz için artık 200 dolar ödemesi isteniyordu. Tabi ki bu teklif Minsk tarafından kabul görmedi. Lukaşenko cevap olarak iki ülke arasında ortak para birimine geçmenin mümkün olmadığını belirtti ve Beltransgaz hisselerinin devrini sürüncemede bıraktı.

 

2006 Kasım’ında yapılan BDT üyeleri toplantısında Rusya artık bütün ilişkilerin entegrasyon merkezli değil pazar ekonomisi şartlarına göre yapılacağını bildirdi. Bu kararın alınmasında iyi niyetlerinin kötüye kullanılmasının yattığını belirtti. Doğalgaz fiyatının 100 dolar olarak belirlenmesinin ardından Lukaşenko RIA Novosti’ye verdiği demeçte “Biz yılda 1 milyar dolar kaybederek ölmeyiz fakat Moskova bölgedeki son dost ülkeyi de kaybederek tamamen yalnızlığa gömülür ve entegrasyon hususunda büyük bir kayba uğrar” diyerek Moskova’ya tehditler yolladı. Bu arada iki ülke arasında petrol boru hatları hususunda da ciddi problemler yaşanmış olsa da kısa sürede çözümlendi.

 

İki ülke arasında yaşanan bu gelişmelerde Rusya’nın eli ne kadar güçlü ise Beyaz Rusya’nın eli de o kadar zayıf idi. Lukaşenko, Batı ile yakınlaşma silahını bir tehdit gibi Moskova’ya karşı kullanmaya çalıştı. Yaşanan bu krizler esnasında AB ve ABD tarafından verilen desteklere teşekkür eden Lukaşenko, Batı tarafından gelecek ekonomik ve politik bütün işbirliği tekliflerine ve anlaşmalara, Belarus halkının geleceği için düşünmeden evet diyeceğini belirterek bir anlamda Moskova’ya karşı tek atımlık barutunu da kullandı. Moskova karşılığında sert söylemler de bulunmaya başladı ve bunu bir blöf olarak algıladığını gösterdi.

 

Kimi uzmanlar Moskova’nın Minsk’e karşı takındığı bu tavrı tenkit ederek bunun bölgenin ekonomik entegrasyonu açısından Moskova için olumsuz sonuçlar doğuracak bir hata olduğunu belirtilmektedirler. Rusya, şeker gibi bir kısım Beyaz Rusya ürünlerine karşı koyduğu gümrük vergileri ile sanki daha önceden imzalanmış bir kısım anlaşmaları tanımadığını ima etmektedir. Ayrıca Ocak 2007’de tarihinde, Ukrayna ve Beyaz Rusya’yı baypas eden enerji boru hattı BTS-2 (Baltık üzerinden) projesi gündeme getirilmeye başlanmıştır.

 

Moskova’nın renkli devrimlere karşı kızgınlığının kısmen geçmiş olmasının etkisiyle olsa gerek,  2007 ortalarında Putin-Lukaşenko görüşmesi oldukça iyimser bir ortamda gerçekleşti. Bu görüşmeden çıkarılan sonuç Moskova’nın, kısa süreliğine de olsa, en azından şimdilik Minsk’i gözden çıkarmayı düşünmediği yönünde oldu. Fakat Minsk’in AB ile olan ekonomik ilişkileri şimdiden Rusya aleyhine hızlı bir şekilde gelişmektedir. 2007 yılında gerçekleşen doğalgaz krizi neticesinde iki ülke arasındaki ekonomi birliği pratik olarak tamamen ortadan kalkmış oldu. Bunun neticesinde siyasi bir birliğin oluşma şansı da hemen hemen ortadan kalkmış sayılabilir.

 

Ukrayna ile yaşanan doğalgaz krizi esnasında Rus halkı Ukrayna’ya karşı yönetime destek vermiş ve Ukrayna’nın aleyhinde olmuştu. Fakat Beyaz Rusya ile yaşanan kriz esnasında Beyaz Ruslara destek olunması çağrısında bulunulmuştu. Öyle ki Lukaşenko bu destekten dolayı Rus halkına teşekkürlerini bildirmiş ve RTR, ORT, NTV gibi Rus televizyon kanallarına ricada bulunarak bu konudaki teşekkürlerini Rus halkına iletmelerini istemişti.

 

Öyle görünüyor ki Minsk her şeye rağmen, şimdilik Moskova’nın kapısında beklemeye devam edecektir. Medvedev’in Aralık 2008 tarihinde Rusya-Kazakistan-Beyaz Rusya arasındaki gümrük birliğinin 2010 yılında devreye gireceğini ilan etmesinden de anlaşılıyor ki Moskova da Minsk’i tamamen dışlamaktan uzak duracaktır. Şu anda Moskova bölgede bir yandan entegrasyon çalışmaları yürüttüğünü söylerken bir diğer taraftan da bu çalışmalar içerisinde dominant bir aktör olma yönünde hareket etmektedir. Bunda Rusya’nın son yıllarda belirtileri iyice ortaya çıkan yeniden “süper güç olma sendromu” etkili olmaktadır. İşte bu yüzden, üstün olma ve hakimiyet kurma kompleksiyle politika yürütmek entegrasyon konusunda atılan bir kısım adımları fiyaskolara dönüştürmektedir.

Back to Top