Türkiye-Rusya İlişkilerinde Üçüncü Dönem

Doç. Dr. Fatih ÖZBAY
11 Mayıs 2010
A- A A+

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev’in bugün başlayacak olan resmi ziyareti son yıllarda istikrarlı bir şekilde yükselen Türk-Rus ilişkilerinin önümüzdeki yıllarda da güçlü bir ivmeyle gelişeceğinin ipuçlarını taşıyor. Önceleri sadece bir temenni olarak iki ülke diplomatları ve politikacıları tarafından dile getirilen ilişkilerde “stratejik ortaklık” boyutu artık daha yüksek sesle ve daha geniş çevrelerce dile getirilir oldu.


Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkileri ekonomik ilişkiler ve politik ilişkiler olmak üzere iki boyuttan bakarak değerlendirmek gelenekselleşmiştir. Ekonomik ilişkilerin politik ilişkilerin lokomotifi rolünü oynadığı ve ilişkilerde adeta katalizatör görevi gördüğü bu konuya ilgi duyan herkesin dile getirdiği bir gerçektir. Ancak, SSCB’nin dağılması sonrası ilişkileri üç farklı dönemde incelemek de mümkündür.


Birinci dönem 1992-1999 arasındaki ilk yıllardır. Bu dönemde yükselen ekonomik ilişki grafiğinin bütün zorlamalarına rağmen her iki ülke de enerji, etnik, bölgesel gibi birçok alanda rekabeti öne çıkararak bu dönemi yeterince değerlendirememişlerdir. Bu yüzden politik anlamda birinci dönem Türk-Rus ilişkilerinin “kayıp yılları”dır.


İkinci dönem, 2000-2008 arasındaki yıllardır. Bu yıllar, her iki ülkenin yürüttükleri rekabetin ilişkiler bütününe verdiği zararı ve rekor düzeyde yükselen ekonomik ilişkilerin ortaya koyduğu faydayı göz önüne alarak, buradan çıkardıkları derslerle aralarındaki güven ilişkisini güçlendirme yönünde arayış içerisine girdikleri yıllardır. Bu yüzden politik anlamda ikinci dönem Türk-Rus ilişkilerinin “arayış yılları”dır.


Üçüncü dönemi 2008 sonrası yıllar olarak değerlendirebiliriz. İlk iki dönemin periyodundan hareketle önümüzdeki 7-8 yıllık periyodun Türk-Rus ilişkilerinde çok önemli rol oynayacağı öngörüsünü yapabiliriz. Acaba önümüzdeki dönem kayıp yılların arkada kaldığı ve arayışın bittiği gerçek anlamda “işbirliği yılları” olacak mıdır?   


İlk iki döneme baktığımızda Türkiye’nin inisiyatif alan ve ilişkilerin günümüzdeki aşamaya gelmesinde en önemli rol oynayan taraf olduğunu görüyoruz. Kayıp olarak tabir ettiğimiz birinci dönemi bitiren 1999 yılının Aralık ayında Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’in Moskova’ya gerçekleştirdiği ziyaretti. Bu ziyaretle Türkiye, Çeçenistan konusunun Rusya’nın iç işi olduğunu açıkça ilan ederek 1990’lı yıllarda ilişkilerde kriz çıkartan etnik kartların artık masadan kaldırılması gerektiğini belirterek bir anlamda birinci dönemi kapatan adımı atmıştı.


İkinci döneme baktığımızda da yine inisiyatif alan tarafın Türkiye olduğunu görmekteyiz. 2002 yılında iktidara gelen AKP yönetiminin parti programında Türkiye’nin “Rusya Federasyonu ile Orta Asya ve Kafkasya’da rekabete değil işbirliğine dayanan dostça ilişkiler sürdürecektir” şeklindeki yaklaşımı bunun işaretlerini veriyordu. Doğrudan iki ülke ilişkilerini ilgilendirmese bile 1 Mart 2003 tezkeresinin reddi Türk-Rus ilişkilerinde çok olumlu rol oynadı. Türkiye artık kendi çıkarları söz konusu olduğunda daha bağımsız politikalar izleyeceğinin mesajlarını verdi. Bu mesaj Rusya tarafından oldukça olumlu algılandı. 2004 yılında Rusya devlet başkanı Viladimir Putin Türkiye’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Türk-Rus ilişkilerinin 500 yılı aşkın tarihinde ilk defa bir Rus devlet başkanının Türkiye’yi ziyaret etmesi sebebiyle bu ziyaretin gerçek anlamıyla tarihi nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.


8 Ağustos 2008’de başlayan ve 5 gün süren Rusya-Gürcistan savaşında Türkiye’nin gösterdiği barış yanlısı ve yapıcı tavır Moskova’nın klasikleşmiş Ankara algısında köklü değişiklikler yaptı. Özellikle de Gürcistan’a yardım götürme bahanesiyle NATO ve ABD gemilerinin Karadeniz’e girmeleri konusunda Türkiye’nin takındığı tavır, Rusya’nın çok hassas olduğu Karadeniz ve Boğazlar bölgesindeki dengelerin önemli ölçüde değişmesini önledi. Rusya’daki bu algı değişimi Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Şubat 2009’da Rusya’ya gerçekleştirdiği ziyarette açıkça görüldü. Yıllarca Türkiye’nin Orta Asya’ya ve Rusya’nın belirli bölgelerine yönelik Pantürkist emeller izlediğinden şüphelenen Moskova yönetimi ilk defa bu ziyarette Tataristan’ın da ziyaret edilmesine izin vererek bu konuda farklı düşünmeye başladığının işaretini verdi.


Bütün bunlardan hareketle, Türk-Rus ilişkilerinden bahsederken konuyu sadece Rusya özelinde algılamamak, aksine Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politikanın doğal bir sonucu olarak görmek lazımdır. Ortada bir başarı varsa bu başarı öncelikle Türkiye’ye, Türk Dış politikasına aittir. Türkiye’nin izlemeye başladığı bölgesel güvenlik, istikrar ve komşularla sıfır sorun anlayışına dayalı aktif dış politika yaklaşımında, hem küresel hem bölgesel güç olarak Rusya zaten gündemin ilk sıralarında olmak zorundaydı. Bu yüzden inisiyatif alan taraf öncelikle Türkiye oldu.


Herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir şey var ki o da Rusya ve Türkiye’nin etki ve ilgi alanları örtüşüyor ve bazen çakışıyor olması. Türkiye’nin ABD, NATO ve genel anlamda Batı ile olan yakın ilişkileri ile Rusya’nın son yıllarda izlediği güce dayalı dış politika anlayışı göz önüne alındığında Türkiye kendisini kuzey komşusu Rusya ile son derece dikkatli bir politika izlemek zorunda hissediyor. Türkiye ve Rusya’nın politik manada birbirlerinden beklentileriyle bu beklentileri karşılayabilme kapasiteleri her zaman birbirine uymayabiliyor. Bunun farkında olarak inisiyatif alan taraf hem kendisine hem de ilişkiler bütününe oldukça önemli fayda ve katkılar sağlıyor. İşte Türkiye’nin yaptığı şey de tam olarak budur diyebiliriz. Bu yaklaşımın Moskova tarafından yanlış algılanması ya da karşılık görmemesi durumunda ciddi sorunlar ortaya çıkabilirdi, ama yaşanan gelişmeler Türk Dış politikasının Rusya tarafından artık 10 yıl öncesine nazaran daha olumlu algılandığını ortaya koyuyor. Rusya da görüldüğü kadarıyla Türkiye’nin bu yaklaşımını iyi değerlendirmekte ve Ankara’nın beklediği şekilde adımlar atmakta daha az tereddüt etmektedir.


Türkiye yıllarca Rusya ile ilişkilerini AB ile ilişkilerinde yaşadığı zor dönemlerde bir koz veya alternatif olarak kullandı. Rusya ile ilişki kurma konusunda uzun dönemli, iyi planlanmış ve dikkatli politikalar ortaya koyamadı. 2000’li yıllara girerken bunun bir koz değil gereklilik olduğu noktasına geldi Türkiye. Rusya ile yakın ilişkiler Türkiye için Batı ile ilişkilerinden dolayı yaşadığı özgüven azalmasını telafi etmesi açısından oldukça önemli rol oynuyor. Rusya da zaman zaman Batı tarafından anlaşılmama sorunu yaşıyor ve yalnızlaştırıldığını hissediyor. İki ülkenin bilinçaltında yatan bu anlaşılmama ve dışlanmışlık hissi doğal olarak birbirlerine yaklaştırıyor. Rusya açısından Batı ve ABD’ye rağmen kendi çıkarları için bağımsız hareket etmeyi yeğleyebilen bir Türkiye saygı uyandıran bir ortak seviyesine çıkıyor.


İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2008 yılında 38 milyar ABD dolarını bulmuştu. Her ne kadar küresel ekonomik krizin ve gümrüklerde yaşanan sorunun etkisiyle ticaret hacmi 2009 yılında 22 milyar dolara kadar gerilese de 1990’lı yılların başındaki 1,5-2 milyar dolarlık ticaret hacmi ile karşılaştırıldığında halâ büyük bir başarı. Her iki ülke araklarındaki ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma yönünde önlerine hedef koydular. Ankara ile Moskova’nın bazı uluslararası sorunlara yaklaşımlarında büyük çoğunlukla ya yakınlık ya örtüşme görülüyor. İran nükleer sorununun diplomatik yolla çözülmesi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi, Dağlık Karabağ sorununun diplomatik yollarla çözülmesi, Ortadoğu’da barışın sağlanması, Suriye-Lübnan sorunu, Afganistan, Irak’ta güven ortamının tesisi, Karadeniz’in küresel güçlerin yeni mücadele alanı haline gelmemesi gibi uluslararası konularda Rusya ve Türkiye yakın politikalara sahip.


Diğer taraftan, Türkiye kendisi açısından çok önemli hatta hayati bazı konularda Rusya’dan beklediği desteği tam olarak bulamadı. İki ülke ilişkilerinin önemli boyutlarından birisini terörle mücadele alanında işbirliği oluşturmasına rağmen PKK terör örgütü Türkiye’nin tüm baskılarına rağmen henüz Rusya tarafından terörist örgütler listesine alınmış değil. PKK’nın Rusya topraklarında terör eylemi gerçekleştirmediğinden hareketle Rusya bu konuda Türkiye’yi tatmin edecek adımı hâlâ atmadı. Rusya Kıbrıs’ta yapılan referandumda Rum tarafının hayır oyu vermesi sonrasında Kuzey Kıbrıs’a yönelik ambargoların hafifletilmesi yönünde BM tarafından yapılmak istenen çağrıyı veto ederek Türkiye’yi hayal kırıklığına uğrattı. Erivan’ın stratejik ortak olarak gördüğü Rusya, Ankara’nın büyük beklentilerine rağmen, Türkiye-Ermenistan normalleşme sürecinde Ankara’nın beklediği tavrı tam olarak göstermedi. Her iki ülke enerji hammaddelerini dünya pazarlarına ulaştırma konusunda geliştirilen ve planlanan ortak projeleri olduğu gibi rakip projelere de sahipler. Rusya, Türkiye ile olan milyarlarca dolarlık ticaretine rağmen ekonomik ilişkilerindeki avantajlarını zaman zaman hiç çekinmeden Türkiye’ye karşı baskı aracı olarak kullanabiliyor. Gümrüklerde yaşanan sorunlar ve sebze-meyve krizleri bunun en açık örnekleriydi. Bu yüzden ilişkileri gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirmek gerekiyor.


Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde şimdiye kadar olan şey, Moskova’nın ilişkilere küresel değil bölgesel politikalar çerçevesinde bakarak ikincil seviyeden değerlendirmeye almasıydı. Ankara ise tam tersine eski süper güç kuzey komşusunu sadece bölgesel değil küresel politikalar çerçevesinde de birincil seviyeden değerlendiriyordu. Yukarıda belirttiğimiz ilk iki dönem bu yöndeki politikalarla geçirildi. Ancak, yakın yeni dönem bunun Rusya açısından değişmeye başladığının işaretlerini taşıyor. Türkiye’nin aktif, barışçıl, yapıcı dış politikası artık sadece bölgesinde değil küresel çapta da oldukça dikkat çekiyor. Ortadoğu’da, İslam dünyasında, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika’da ve Güney Amerika’da Türkiye’nin artan ağırlığı Rusya’nın daha fazla ilgisini ve dikkatini çekiyor.


Rusya, SSCB’nin dağılması sonrasında terk ettiği ilgi ve nüfuz alanlarına yeniden geri dönmeye çalışıyor. Bu geri dönüş yolunda Rusya Türkiye’yi ilk 10 yıldaki gibi öncelikli rakip ve tehdit olarak algılamıyor artık. Orta Asya’da Rusya Ankara’yı değil artık Pekin’i dikkatle takip ediyor. Karadeniz ve Kafkaslar’da ABD’nin politikalarını dikkatle takip ediyor. Orta Doğu’da ABD’nin izlediği politikadan rahatsız olan Rusya, SSCB döneminde geleneksel olarak çok yakın ilişkilere sahip olduğu bu bölgede ağırlığı son yıllarda oldukça artan Türkiye’yi yanında görmek istiyor. ABD’nin 11 Eylül sonrası saldırgan, hegemonik ve hasmane politikaları sebebiyle İslam dünyasında kazandığı antipatiyi kendisi açısından sempatiye çevirme politikası güdüyor. Rusya açısından İslam dünyasının en güçlü ve en etkin ülkesi Türkiye ile yakın ilişkiler bu yüzden daha bir önem arz ediyor. Türkiye’nin geleceğin enerji santrali haline gelmesinin sadece rakip olarak çıkarlarını zedelediğinin değil aynı zamanda ortak olarak Rusya’nın önüne yeni imkânlar ortaya koyduğunun çok iyi farkında. Türkiye’nin nükleer santral ihalesinin kazanılmasının İran’dan sonra Orta Doğu’da Moskova’yı nükleer teknoloji üzerinde tek etkili güç haline getireceğini ve bunun başka ülkelerde devamının geleceğini biliyor. Tüm bunlar göz önüne alındığında, bir zamanlar çok zor hatta imkânsız görülse bile, Türk vatandaşlarına vizeyi kaldırmayı planlıyor ve bunu ilk ağızlardan ifade ediyor.


Kısacası ilişkileri henüz stratejik olarak ifade edemesek de her iki ülke açısından ilişkilerde strateji başat rol oynuyor. Günümüzde artık en başta ifade ettiğimiz ekonomik ilişkilerden çok, hem Rusya’nın hem Türkiye’nin izlediği bölgesel ve küresel stratejiler ilişkilerin yükselmesinin arakasındaki itici güç haline gelmiş durumda. Medvedev’in bugün başlayan ziyareti hızla artan ilişkilerde çıtayı daha da yükseltecek çok önemli bir ziyaret. İkili ilişkilerde gelinen aşama artık üçüncü döneme girildiğine işaret ediyor. İzlenen stratejilerin stratejik ilişki sonucunu doğurup doğurmayacağı iki ülkenin bu konuda kararlı ve samimi olmalarına doğrudan bağımlı diyebiliriz. Yıllarca ilişkilerin salt ekonomi boyutuna dayalı zorlama ilişkiler olmaktan çıkartılıp karşılıklı bölgesel ve küresel çıkarlar ile karşılıklı güvene ve saygıya dayalı ilişkiler bütünü haline getirilmesi konunun uzmanlarınca dile getirildi durdu. Gelinen durum, Türkiye ve Rusya’nın bu konuda önemli mesafeler aldıklarını gösteriyor. Bu durumun devam etmesi hiç şüphesiz hem Ankara’ya hem Moskova’ya yepyeni kapılar ve imkânlar açacaktır.   

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top