Rusya Cephesinden Güney Osetya Krizi

Mehmet KARABAĞ
14 Ağustos 2008
A- A A+

Güney Osetya krizi olarak isimlendireceğimiz Rusya ve Gürcistan arasında yaşanan savaş, özellikle Rusya açısından, beklenen ve istenen bir gelişmeydi. Özellikle Rusya Federasyonu’nu savaşa zorlayan hem iç hem de dış sebepler zaman içerisinde olgunlaşınca dönemini tamamlayınca, bir kısım yapay baskıların etkisi altında, olay kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Yeltsin döneminde Rusya’nın büyük çaplı iç politik problemlerle uğraşması ülkeyi zayıflatmış ve bundan dolayı da dış politikada devamlı güç kaybetmişti. ABD bu güç kaybından dolayı “Yeni Dünya Düzenini” kendi planladığı şekilde uygulamaya koymaya başlamıştı. Tabi bu Yeni Dünya Düzeninde Rusya’nın bir kuşatma içerisine alındığı inkâr edilemez bir durumdu. Bu kuşatmayı Yeltsin de çok iyi bilmesine rağmen elinden hiç bir şey gelmemekteydi. Zaten bu konudaki çaresizliği uluslararası bir kısım toplantılarda yaptığı ilginç ve sıra dışı hareketlerine ve tavırlarına kadar yansıyordu.

 

Rusya’nın bu çaresizliği, Putin’in ülke içerisinde devrim niteliğinde gerçekleştirmiş olduğu reformların da etkisiyle iç politikayı dengelemesinin ve uluslararası piyasalarda enerji fiyatlarının akıl almaz bir şekilde artmış olmasının Rusya’ya vermiş olduğu gücün de etkisiyle yeniden uluslararası dengelerin büyük aktörlerinden biri olma kompleksine dönüştü.

 

Rusya Federasyonu, SSCB’nin yıkılmasından günümüze kadar olan süre içerisinde Balkanlar’dan başlayan, Doğu Avrupa, Kafkaslar, Orta Asya’ya kadar olan sınırlarında adım adım ABD tarafından adeta bir kuşatma altına alınmaya çalışıldı. Öyle ki artık nefes alamaz bir hale getirilen Rusya bu çemberin kırılması için önce ülke içerisinde sonrada uluslararası arenada kendisi için uygun şartların oluşmasını beklemeye başladı.

 

İşte tam da bu esnada bu fırsatı tecrübesiz Gürcü lider Saakaşvili Rusya’nın adeta eline verdi. Saakaşvili’nin bu hareketine hiçbir mantık veremeyen siyaset bilimciler onun aslında ABD ve AB’ye aşırı güvenin kurbanı olduğu şeklinde açıklamaya çalıştılar. Gürcistan’ın Moskova ile yaşadığı her problemden sonra ABD’ye güvenmenin büyük hata olduğu Rusya’nın bu bölgede daimi olacağı ve bundan dolayı iyi geçinilmesi gerekenin ABD ve AB değil Rusya’nın olması türünden yazılar sık sık yazılıyordu. Bu konuyu Jirinovski gibi aşırı milliyetçiler, Avrasyacılar sıkça dile getiriyorlardı. Saakaşvili’nin savaş boyunca Batılı dostlarının kendisini askeri yardım açısından hayal kırıklığına uğratmasına ve yalnız bırakmasına yönelik serzenişleri bu harekatı onlara güvenerek yaptığının delili olarak gösterilmektedir.

 

Rusya cephesinde Batı’nın şımarık çocuğu olarak isimlendirilen Saakaşvili bütün bu gelişmeleri  Batı’nın sineye çekeceği yanılgısıyla bu şekilde hareket etmiş olabilir. Fakat ne olursa olsun bu hatası ile dünya politikasında çok şeyleri değiştirebilecek bir duruma sebebiyet vermiş durumda.  Zira Rusya Gürcistan’a karşı bu keskin çıkışıyla kendisinin kesinlikle dikkate alınması gereken bir dev olarak tekrar geri döndüğünü dünyaya ilan etmiş durumda. NATO üyeliğine soyunan Ukrayna’nın elini de zayıflatan Gürcistan’ın bu fiyaskosu Rusya’da ayrıca ABD’ye karşı da bir zafer olarak yorumlanmaktadır.

 

Burada Rusya esasen statükonun korunması taraftarı bir politika izleyecektir zira diğer türlü Gürcistan’dan koparılarak tam bağımsızlığını kazanması veya kazandırılması durumunda bunun Rusya Federasyonu içerisindeki Çeçenistan gibi bir kısım cumhuriyetlere kötü örnek olma tehlikesini de Moskova göze almak zorunda kalacaktır. Zaten bu yüzdendir ki Güney Osetya’nın daha önceki bağımsızlık ilanlarını ve Rusya’ya katılma taleplerini Moskova kabul etmedi. Bu açıdan Rusya’nın Gürcistan’a karşı bu şekilde aşırı ve dengesiz güç kullanmasını sorunun çözümünden çok kendisini uluslar arası bir aktör olarak ilan etmesi şeklinde yorumlamak gerekmektedir. Ve ayrıca ünlü diplomat H. Kissinger’ın “güçlü devletler terk ettikleri topraklara bir gün dönerler” felsefesinin de burada rol oynadığını belirtmekte fayda var. Bu bölgeler benim bölgem, buralarda ABD’nin hegemonyasına izin vermem felsefesi Rusya’nın gücünü toplaması sonrası Gürcistan’a karşı bu sert çıkışıyla tekrar uygulamaya konulmuş oldu.

 

Bu açıdan olaya baktığımızda, önümüzdeki günlerde Rusya için ayrı bir öneme ve dış politikada önceliğe sahip olan BDT ülkeleri ve özellikle de Orta Asya ülkeleri ile olan ilişkiler Kremlin için daha da öncelikli bir durum arz edecektir. Zira şu anda Moskova, enerjinin kontrolünü elinde bulundurarak belli bir güce ulaşmış durumda ve bunu uluslararası arenada iyi bir şekilde kullanmaktadır. Eğer Orta Asya ve Kafkaslara tam hâkim olursa bu durumda muazzam bir güce hükmeder duruma gelecektir. Bunu Putin’in ekibi çok iyi kavramış ve buna ulaşmak için de bütün maliyetleri göze almış durumdadır.

 

Moskova’nın bu çıkışı ani gerçekleşmiş bir durum değildir. Ukrayna ve Gürcistan’daki pembe ve kadife devrimlerin ardından bu iki ülkede bir kısım karışıklıkların çıkmasında da yine Rusya’nın kendi etrafının çevrilmesine vermiş olduğu tepkinin etkisi vardır. Bu ülkelerin NATO üyeliğine Moskova’nın sert tepkisinin merkezinde de yine bu kuşatılmışlığa verilen tepki vardır.

 

Bu savaş neticesinde Rusya Federasyonu’ndaki medyanın sansür altında oluşunun derecesi de ortaya çıkmış oldu. Tamamen Kremlin’in kontrolünde olan medya hiçbir şekilde bu savaşı kritik etmedi/edemedi. Hatta savaşın öyle bir propagandasını yaptı ki Rusya vatandaşları Gürcü ve Gürcistan’a karşı nefretle adeta doluverdiler. Oysa Yeltsin döneminde medya Çeçenistan savaşında adeta tek suçlu olarak ilan edilmişti. Bundan ders çıkaran ve propagandanın önemini anlayan Putin medyayı adeta devletin sözcüsü haline getirdi.

 

Rusya’da mevcut olan güçlendirilmiş başkanlık sisteminin de-facto olarak ortadan kalktığı bu savaş neticesinde ortaya çıkmış oldu. İç işlerinde olduğu gibi uluslararası ilişkiler açısından da Putin adeta başkan gibi muhatap alınıyordu. Gerçi bu durumun bu şekilde olacağı daha önceden belirtiliyordu. Mesela milletvekili seçimlerinin sonuçlarının değerlendirilmesi esnasında Grızlov’un sarfetmiş olduğu “Putin artık milli lider olmuştur” sözleri durumu net bir şekilde ortaya koymaktaydı. Gerçi Dimitri Oreşkin gibi bir kısım siyaset bilimciler daha başkanlık seçimi yapılmadan önce de-jure mevcut olan güçlendirilmiş başkanlık sisteminin, de-facto olarak gücü tamamen başbakana devredilmiş bir sisteme dönüştürüleceğini, yani kısa bir tabirle iktidar gücünün Kremlin’den parlamentoya geçeceği tezini savunuyorlardı. İşte bu sistem bu savaş dolayısıyla tamamen gün yüzüne çıkmış oldu.

 

Rusya’nın Gürcistan’a karşı bu çıkışını, dünya siyasetinde yeniden dev bir aktör olarak doğduğunun ilanı şeklinde yorumlayabiliriz. 11 Eylül sonrasında uluslararası arenada çok büyük gelişmeler meydana gelmekte ve 2000’lere kadar Rusya bunu hep seyretmekteydi. Bush yönetiminin beceriksizliğinden dolayı özellikle Büyük Ortadoğu Projesi’nin iflas etmesi bölgede büyük bir boşluk oluşturmuş durumdadır. ABD çizgisinde giden devletler teker teker bu çizgiden kaymaya başlamış durumdalar. Bu durumu çok iyi kavrayan 2000’ler sonrası Rusya (Putin ve ekibi) özellikle bu bölgede güçlü bir politik uygulamayla kendi çizgisini oluşturmaya çalışmaktadır. Bundan dolayı şu an itibariyle popülist politikalardan uzak planlar yapan Putin’in (hukuki değil fiili olarak) görevi bırakması dış politikada Rusya’ya büyük kayıplar verdirecektir. Sadece Putin’in ekibi değil, bu duruma vakıf Rusya’daki elit tabaka da (sanatçılar, akademisyenler vs) Putin’in fiili açıdan göreve devam etmesi taraftarıdırlar. Yani şu anki kritik geçiş sürecinde Başkanın değiştirilmesinin kimseye fayda sağlamayacağı, dolayısıyla bir şekilde göreve devam etmesi düşüncesi hâkimdir. İşte bu bir şekildenin ilk adımını yukarıda da belirtildiği gibi 2 Aralık seçimleri teşkil etmektedir ki burada meclisin yapısı homojenleştirilmeye çalışılmıştır. Diğer adımlar da planlandığı gibi atılıyor ve de atılacaktır. Rusya şu anki tek kutuplu sistemden memnuniyetsizliğini çekinmeden dile getirmekte ve eski kutup devlet olduğu günlerin özlemini çekmektedir. Buna ulaşmak için önümüzdeki günlerde Rusya beklenmedik ve dünyanın akılsızca, mantıkdışı diyebileceği bir kısım çıkışlarda bulunabilir. Bu açıdan, Fedor Tutçev’in “akılla anlaşılmayan Rusya”sı önümüzdeki günlerde dünya politikasında ve özellikle de eski Sovyet topraklarında başka sürprizler de yapabilir. SSCB’den kopan bir kısım ülke liderlerinin Saakaşvili’yi destekleme açısından Gürcistan’a gitmeleri, gelecekte Rusya’nın buraları da rahatsız edeceği yönünde öngörüde bulunmamıza imkân sağlamaktadır.

 

Kissinger haklı çıkacak gibi sanki!

 

 

Back to Top