Rus Federal Sistemi Etnik Problemi Çözmeye Yeterli Mi?

Mehmet KARABAĞ
24 Haziran 2008
A- A A+

Rusya Federasyonu içerisinde 150’den fazla etnik topluluk yaşamaktadır. SSCB’nin yıkılması sonrasında Rusya Federasyonu devlet olarak sahneye çıktığında, Sovyet sisteminin yıkılmasının sebeplerinden birisi olan etnik hareketlenmeler Moskova’yı yeniden endişelendirmeye başlamıştı.


 


Etnik hareketlenmelerin sonucunda ortaya çıkacak problemlerin engellenmesi için ilk planda iki önemli seçenek vardı: Ya merkez güçlendirilerek baskı ile cumhuriyetler sindirilecekti; ya da cumhuriyetlere kendilerini, siyasi alanda olsun ekonomik alanda olsun ifade etme özgürlükleri verilecekti.

 


Rusya Federasyonu’nun ilk devlet başkanı B.N. Yeltsin tercihini adem-i merkeziyetçi bir sistem oluşturulmasından yana kullandı. Zira 1990’lı yılların başında yaşanan etnik hareketlilikler her geçen gün güçlenmeye ve yayılmaya başlamıştı. Bu durumun en kısa zamanda kontrol altına alınması gerekiyordu. Çeçenistan ve Tataristan gibi bir kısım özerk cumhuriyetler SSCB’nin dağılmasından sonra adeta tam bağımsız devletler gibi hareket etmeye başladılar. Eğer bu durum engellenemezse diğer özerk cumhuriyetlere de olumsuz örnek olacak ve korkulan gerçekleşecekti.

 


Yeltsin, bu fiili durumun en azından Moskova’nın kontrolünde olduğunu göstermek açısından, cumhuriyetlerin “yutabilecekleri kadar” ya da “sindirebilecekleri kadar” egemenliği kullanabileceklerini ilan etti. Aslında etnik azınlıkların kontrol dışına çıkmalarından korkuluyordu. Bu açıdan, cumhuriyetlere bir takım siyasi hakların bahşedildi ve Moskova tarafından ekonomik olarak desteklendiler. Bir süre sonra cumhuriyetler merkeze ödemeleri gereken vergilerini Moskova’ya göndermekte cimrilik göstermeye başladılar. Bu durum, bir süre sonra nüfusun çoğunluğunu oluşturan Rusları rahatsız etmeye başladı.

 


Rusya açısından bakıldığında, durum her iki tarafı da keskin bir bıçağı tutmaktan farksızdı. Bir tarafta etnik problemlerin hortlamaması için özerk cumhuriyetlere sağlanan ekonomik ve siyasi ayrıcalıklar bulunuyordu. Aleksandr Soljenitsin bu durumu cumhuriyetlere verilen “kapütilasyonlar” olarak adlandırmaktadır. Diğer tarafta ise özerk cumhuriyetler yanında ihmal edilen, slav Rus ırkının çoğunlukta yaşadığı oblast, kray gibi diğer federal birimlerin küstürülmemesi gerekiyordu.

 


Ancak, Yeltsin tarafından cumhuriyetlere bağışlanan ayrıcalıklı egemenlik hakkı ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruyamadı ve ilk kıvılcım Çeçenlerin bağımsızlığını ilan etmesiyle ortaya çıktı. Moskova, bunun büyük bir ateşe dönüşmesini önlemek ve diğer cumhuriyetler için örnek teşkil etmesinin önüne geçmek amacıyla Çeçenistan’a sert bir şekilde müdahalede bulundu. Rus ordusunun içinde bulunduğu olumsuzlukların da etkisiyle bu müdahale merkez açısından başarısızlıkla sonuçlandı. Etnik hareketlenmelerin önüne geçmenin özerk cumhuriyetlere aşırı haklar verilerek çözülemeyeceğini anlayan Yeltsin, Çeçenistan’daki savaşın özerk cumhuriyetler üzerinde oluşturmuş olduğu korku psikolojisinin etkisini kullanarak, başta Tataristan olmak üzere anlaşma yapmamış olan diğer federal birimleri masaya oturmaya razı etti. Bu şekilde özerk cumhuriyetlerle aşırı egemenlikleri kısıtlayıcı yönde anlaşmalar imzalandı.

 


Yeltsin yönetimindeki Rusya’nın en fazla çekindiği konu etnik hareketlenmelerin ivme kazanmasıydı. Bunun önüne geçebilmek amacıyla 1996 yılında azınlıkta olan Rus vatandaşlarının haklarını korumak amacıyla “Milli Kültürel Otonomi Yasası” kabul edildi. Bu yasa sayesinde, topraktan bağımsız olarak Rusya’da yaşayan milletler kendi kültürlerini yaşama ve yaşatma haklarına sahip oluyorlardı. Etnik azınlıkların kuracağı organizasyonlar ise devlet bütçesinden finanse edilecekti.

 


Bu arada federasyon içerisindeki %85 ile en büyük halk topluluğunu oluşturan Rusların arasındaki aşırı milliyetçiler ülkede kendilerinin yok sayıldığını, görmezlikten gelindiğini iddia etmeye ve Yeltsin’e baskıda bulunmaya başladılar. İki ateş arasında kalmış olan Yeltsin’in Rus milli ideolojisi “Russkaya Natsionalnaya İdea” oluşturmak için çalışmalarda bulunması bu durumun yansımasından ibaretti. Bu durum çok az değişikliklerle 1999 yılına kadar devam etti.

 


1999 yılından itibaren federal sistem çok keskin değişimlere uğramaya başladı. V.V. Putin’in göreve geldikten sonra sistemde yapmış olduğu reformlar neticesinde devletin sadece ismi anayasada federal olarak kaldı. Yapılan reformlarla sistem federalizmden de-facto olarak üniterizme çevrilmiş oldu. Ülkenin geleceği hususunda dış basında yayınlanan makalelere inat, çevrenin elinden bütün siyasi ve ekonomik yetkiler alındı. “Demokrasiden geri adımlar atılıyor” suçlamaları da bu hususta terörizm ve ülkenin bölünmez bütünlüğü ileri sürülerek bertaraf edildi.

 


Putin, seçim ile göreve gelmesinin ikinci yılında özerk cumhuriyetlere bahşedilen ayrıcalıklara son verdi. Bu şekilde cumhuriyetler Moskova’nın sıkı kontrolü altına alınmış oldular. Öyle ki, Moskova’dan habersiz yapacakları uluslararası içerikli kültürel aktiviteler bile duruma göre ülkenin bütünlüğünü tehdit edici zararlı faaliyetler olarak algılanmaya başlandı. Bu durum özellikle dış kaynaklı kurumlar üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya başladı. Özellikle Kafkaslarda faaliyet gösteren dini içerikli organizasyonlar bu amaçla tamamen kaldırıldılar. Eğitim ve kültür alanında faaliyet gösteren yabancı kaynaklı kurumların üzerine de hep bu şekilde gidildi ve büyük çoğunluğu itibariyle kapatıldılar.

 


Putin’in bu politikaları esasen özerk cumhuriyetlerde bulunan liderlerin Moskova’dan bağımsız birer devletçik gibi hareket etmelerinden kaynaklandı. Özellikle dış ilişkilerde yabancı devlet yetkilileriyle yapılan anlaşmalar ve bu anlaşmaların neticesinde oluşturulan kurumlar adeta dış güçlerin Rusya’nın bütünlüğüne yönelik kullanılan piyonlar olarak nitelendirildiler. Bu kurumların büyük çoğunluğunu ABD başta olmak üzere Rusya düşmanlarının desteklediği görüşleri ortaya atılarak cumhuriyetlerin yetkileri kısıtlanma yoluna gidildi.

 


Federal sistemde reformlar hız kazandı. Önce seçilmiş valiler, 7 büyük bölgeye ayrılan Genel Valilikler kurularak atanmışların vesayeti altına alındı. Bir sonraki adımda halkın seçtiği valiler Başkanın atayabileceği bir konuma getirildi. Bu çalışmalar neticesinde cumhuriyet başkanlarının bağımsız hareket etmeleri kısıtlandı. Bu şekilde bir sistemin oluşturulmasında yerel idarecilerin merkezden bağımsız olarak almış oldukları kararları kontrol etmek güdüsü bulunuyordu. Bu hususta o kadar ileri gidildi ki, halkta atanmış valilere güvenilemeyeceği hissi oluşturulmaya çalışıldı. 2004 yılında valilerin Başkan tarafından atanmasını gerektiren yasa çıkarıldı. Özerk cumhuriyetlerin başkanları ise kendi yerel meclislerinin ve dolaylı yoldan da yine Başkanın denetimine açıldılar. Cumhuriyetler 7-8 yıllık süre içerisinde de-facto olarak vilayetleştildiler (gubernizatsiya) ki bu duruma Aman Tulayev gibi valilerden büyük oranda destek geldi. Tulayev’e göre, özerk cumhuriyetlerin halkının seçmiş olduğu başkanlar ve başkanlık sistemi kalkmalıydı, zira ülkede sadece bir tane başkan ve başbakan olmalıydı.

 


Yerel liderlerin iktidarlarını ve dolaylı olarak da halkın iktidarını kısıtlayıcı bu tür gelişmelere karşı Tataristan lideri Mintimer Şaymiyev’den başka bir yerel lider tepkisini dile getirmedi/getiremedi. Bu hususta Şaymiyev, 2001 yılından itibaren her yıl bir vesileyle Moskova’nın, federal birimler aleyhine gücünü artırdığını ve cumhuriyetlerin egemenliklerini kıstığını dile getirdi. Esasen çevrenin yetkilerinin kısıtlanması özellikle cumhuriyet liderlerini dolaylı yoldan hedef alıyordu ki bunun da özünde Tataristan Cumhuriyeti bulunuyordu. Medyada çıkan haberlere göre, Tataristan başta olmak üzere, özerk idari birimlerdeki devlet başkanlığı kurumu feshedilecek ve yerlerini başbakanlar alacaktı. Yeni başkan Medvedev’in, özellikle Tataristan’ı kastederek, cumhuriyet liderlerinden memnun olmadığını belirtmesi üzerine Şaymiyev 14 Haziran’da yapmış olduğu konuşmasında “kaşınmayan yeri kaşımayalım zira kaşındığın yerde bir şey çıkabilir” diyerek merkezi idareye sert bir mesaj yolladı. Yerel idarecilerin tekrar 2004 yılı öncesinde olduğu şekliyle halk tarafından seçilmesi gerektiğinin de altını çizen Şaymiyev bu konuyu, tartışılmak üzere partisinin (Yedinaya Rossiya) programına aldırmayı da başarmış oldu.


Medvedev dönemi, federal yapıya olabilecek müdahaleler açısından verdiği ilk demeç göz önüne alındığında, Putin dönemini aratacak gibi gözükmektedir. Rusya’da ülke içindeki etnik milletlere siyasi açıdan fazlaca hakların verilmesi zaman içerisinde problemler çıkmasına yol açabilir düşüncesi hâkimdir. Karşı görüş olarak ileri sürülen ise, bu milletlere kültürel açıdan daha fazla hak verilerek dengeleme ve orta yollu bir siyasetin uygulanmasının sağlanmasıdır. Bu yüzden, uygulamış olduğu kültürel otonomi politikasıyla Rusya, Ruslar dışında kalan milletlere kendilerini ifade etme ve kültürlerini yaşama/yaşatma hususunda yasal kolaylıklar sağlamaktadır. Bunu yaparken düşünülen ilk şey ise ülkenin bütünlüğünün tehlikeye düşmemesidir.

Back to Top