Türkiye ve Rusya İlişkilerinde Gözden Kaçanlar

A- A A+

2010 yılı Türkiye-Rusya ilişkileri açısından üst düzey bir ziyaretle başlıyor. Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in daveti üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan beraberindeki kalabalık bir heyetle bu akşam Moskova’ya hareket edecek. Erdoğan 12-13 Ocak tarihlerinde Moskova’da iki günlük çalışma ziyareti yapacak. Erdoğan’ın çalışma ziyaretine Dışişleri Bakanı  Ahmet Davutoğlu, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker eşlik ediyor. Görüşmelerin en önemli gündem maddeleri karşılıklı ticaret ve enerji projeleri olacak.

 

Son birkaç yıl içerisinde iki ülke arasında gerçekleşen üst düzey görüşmeler, ilişkilerin geldiği seviyeyi göstermesi bakımından oldukça önemli. Türk heyetindeki çok sayıda bakan, bir anlamda Ankara’nın Rusya ile ilişkilere verdiği önemin bir işareti sayılabilir. Soğuk Savaş sonrası Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerden söz açılınca, ilişkilerin yapısını açıklamak için akla ilk gelen kelimeler “işbirliği” ve “rekabet” olarak öne çıkıyor. 1990’lı yıllar her iki ülke için de işbirliği ve rekabet dengesini ayarlamakla geçti. Bu yıllarda her iki ülke de hızla artan ticari-ekonomik ilişkilerini politik ilişkilerine olması gerektiği şekilde yansıtamamanın zararını gördüler. Son yıllarda müşterek ilişki terazisinin işbirliği tarafı gözle görülür bir şekilde ağır basmaya başladı. Bu değişimde hacmi yıllar geçtikçe artan ekonomik ilişkilerin yanı sıra başka faktörlerin de etkisi var.

 

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2008 yılında 38 milyar ABD dolarını bulmuştu. Her ne kadar küresel ekonomik krizin ve gümrüklerde yaşanan sorunun etkisiyle ticaret hacmi 2009 yılında 22 milyar dolara kadar gerilese de 1990’lı yılların başındaki 2-3 milyar dolarlık ticaret hacmi ile karşılaştırıldığında hala büyük bir başarı. 2008’de Almanya’yı geride bırakarak Türkiye’nin dış ticaret hacminde birinci sıraya yükselen Rusya, 2009’da da gerilemeye rağmen birinciliğini korumaya devam etti.

 

Her iki ülke açısından karizmatik lider faktörü iç ve dış politikada göze çarpıyor. Putin ve Erdoğan gibi frekansları birbirine yakın iki liderin iki ülke ilişkilerine yaptıkları pozitif katkı hemen hissediliyor. Eski Sovyet Coğrafyası Araştırma Merkezi Genel Müdürü Aleksey Vlasov bu durumu, “Putin ve Erdoğan eski dönemde var olan güvensiz yaklaşımları formatladı” şeklinde ifade ediyor. Şimdilerde yapılanı ilişkilerde yeniden bir yükleme (reload) yapılması olarak nitelendirebiliriz. Bunun işaretleri ise Mart 2003’te tezkerenin reddedilmesi ve Ağustos 2008’de yaşanan savaşta uygulanan akılcı, barış ve istikrardan yana politikayla verildi. Rusya Mart 2003’te Türkiye’yi daha bağımsız, Ağustos 2008’de ise daha güvenilir bir ülke olarak görmeye başladı.

 

Konuyu aslında sadece Rusya özelinde algılamamak, aksine Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politikanın doğal bir sonucu olarak görmek lazımdır. Türkiye’nin izlemeye başladığı bölgesel güvenlik, istikrar ve komşularla sıfır sorun anlayışına dayalı aktif dış politika yaklaşımında, hem küresel hem bölgesel güç olarak Rusya zaten gündemin ilk sıralarında olmak zorundaydı. Bu yaklaşımın Moskova tarafından karşılık görmemesi durumunda ciddi sorunlar ortaya çıkabilirdi, ama Türk Dış politikasının Rusya tarafından artık 10-15 yıl öncesine nazaran daha olumlu algılandığını söyleyebiliriz.

 

Ankara ile Moskova’nın uluslararası sorunlara yaklaşımlarında büyük çoğunlukla bir örtüşme görülüyor. İran nükleer sorununun diplomatik yolla çözülmesi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi, Dağlık Karabağ sorununun diplomatik yollarla çözülmesi, Ortadoğu’da barışın sağlanması, Suriye-Lübnan sorunu, Afganistan, Irak’ta güven ortamının tesisi gibi uluslararası konularda Rusya ve Türkiye yakın politikalara sahip. Türkiye, Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinde ve Karabağ sorununun çözümünde Moskova’nın desteğini istiyor, Rusya da olumlu sinyaller veriyor. Nitekim 10 Ekim 2009’da Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini öngören protokolün Zürih’te imzalanması töreninde yaşanan krizin atlatılmasında etkili olan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bugün protokolün anayasaya uygunluğunu görüşecek olan Erivan’da bulunuyor.

 

Tüm bu olumlu faktörlere rağmen Türkiye-Rusya ilişkilerinde hala hissedilen bir eksiklik var. İki ülke ilişkileri “Soğuk Savaş” döneminden sonra 1990’ların sonuna kadar süren bir “Soğuk Barış” dönemi yaşadılar. Terörle mücadele alanında işbirliği ve Mavi Akım Projesi gibi açılımlar ilişkileri 2000’li yıllara yeni bir ivmeyle girdirdi. İki ülke ilişkileri bu süre içerisinde “genişletilmiş ortaklık”, “çok boyutlu ortaklık”, “derinleştirilmiş ortaklık” ve hatta kimi zaman “stratejik ortaklık” şeklinde isimlendirildi. Şurası kesin ki, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler çok boyutlu, derinleştirilmiş, genişletilmiş gibi kelimelerle tanımlansa bile stratejik ortaklık olmaktan uzak. Türkiye’de bu “stratejik ortaklık” konusu çoğu kimse tarafından dillendirilse bile, Rusya resmi makamlarının diplomatik söylemlerinin dışında Rus siyasi, ekonomik ve askeri çevrelerinde çok fazla ciddiye alınmayan bir konu.

 

Türkiye ve Rusya’nın politik ve ekonomik manada birbirlerinden beklentileriyle bu beklentileri karşılayabilme kapasiteleri her zaman birbirine uymayabiliyor. Uymadığı anda ise sorunlar veya krizler çıkıyor. Rusya’nın gümrüklerinde Türk mallarına uyguladığı zorlaştırıcı rejim hala hafızalarda taze olarak duruyor. Rusya sadece Türkiye’den gelen Türk mallarını değil, Türk orijinli ama Avrupa’dan gelen malları bile gümrüklerde bekletti. Özellikle Türk tekstil ve inşaat sektörü “gümrük kriz”inden milyonlarca dolar zararla çıktı. Yaz geldiğinde “domates krizi” adıyla neredeyse gelenekselleşen bir sebze-meyve krizi yaşanıyor iki ülke arasında. Rusya ekonomik ilişkilerdeki avantajlı pozisyonunu baskı aracı olarak Ukrayna, Beyaz Rusya, Polonya ve Gürcistan gibi ülkelere uygulamaktan çekinmedi.

 

Hangi teknik sebebe dayandırılırsa dayandırılsın, 38 milyar dolarlık ticaret hacmine rağmen Türkiye’ye karşı da benzer politika izledi. 38 milyar doların sadece 6,4 milyar dolarını Türkiye’nin ihracatı oluşturuyordu. Yani ticaret hacmi her yıl Rusya lehine açılmasına rağmen bunu yaptı. Yaşanan bu krizlerle Rusya aslında ilişkilerde hassas ve kırılgan olan tarafın Türkiye olduğunu oldukça başarılı bir şekilde hissettirdi. Türkiye'de kimi zaman dile getirilen ruble ile ticaret konusu da kısa ve orta dönemde uygulanamayacak bir öneriden ibarettir. Rublenin küresel krizle birlikte yaşadığı şiddetli iniş çıkışlar bu çapta bir ticaret hacmi için kullanılacak derecede güvenilir bir para birimi olmadığını ortaya koyuyor. Bunun yanısıra iki ülke ticaretinin teknik altyapısı da buna henüz hazır değil. Rusya milyarlarca dolar döviz rezervi tutarken ve bu rezervini artırmak için çaba harcarken ruble ile ticaret yapmak Ruslar açısından hiç cazip değil. Zaten bu konuda ısrarcı da değiller. Türkiye bu türden açılımlara enerjisini harcamak yerine küçük ve orta sanayinin geliştirilmesi, teknoloji yenilenmesi konusunda sıkıntı çeken Rusya'ya devlet destekli ortak projeler sunmalıdır. Bunun yapılmasıyla ikili ticarette Türkiye aleyhine olan açıklık daraltılabilir. Hem ilişkiler sebze-meyve-gıda ile petrol-doğalgaz-maden rutininden çıkartılmış olur.   

 

“ATAK” olarak bilinen askeri helikopter satın alma ihalesinde yaşadıkları hayal kırıklığını Ruslar hala unutmuş değiller. Aynı hayal kırıklığını Rusya nükleer santral ihalesinde de yaşadı. Rusya askeri ve nükleer alanda işbirliği yaptığı ülkelere stratejik ortak gözüyle bakmakta. Bunun en önemli göstergesi Rusya-İran ilişkileri. Rusya bu tür konular gündeme geldiğinde, Türkiye’nin karar alırken ekonomik kıstaslardan çok politik kıstaslarla hareket ettiğini düşünüyor. Başbakan Erdoğan’ın ziyaretinin önemli gündem maddelerinin Güney Akım, Samsun-Ceyhan petrol boru hattına Rusya’nın ortak olma talebi, Mavi Akım-2 doğalgaz boru hattı, Ceyhan sıvılaştırılmış doğalgaz terminali, Tuz gölü doğalgaz depolama tesisleri ve ortak yatırım alanları olması bekleniyor ama en önemli gündem maddesi nükleer santral konusu olacaktır. Nabucco projesini zayıflatma pahasına Güney Akım’a Türkiye’nin verdiği destek Rusya açısından önemlidir, ancak ileriki dönemde Ukrayna’da Rus yanlısı bir iktidarın gelmesiyle Moskova, hemen politika değiştirip Türkiye’nin desteğini artık önemsemeyebilir.

 

1990’lı yıllardaki iki ülke arasındaki ilişkilere “Çeçen” ve “Kürt” sorunları damgasını vurdu. Türkiye’deki Kafkas diasporası ile Rusya’daki Kürt diasporasının faaliyetleri iki ülkeyi zaman zaman karşı karşıya getirdi. 1999 yılı sonunda iki ülke arasında imzalanan terörle mücadele anlaşması sorunu büyük oranda bitirdi. Fakat Rusya hala PKK’yı terörist örgüt olarak kabul etmiyor ve PKK sempatizanları Rusya’da oldukça rahat hareket edebiliyorlar. Moskova bunun sebebini PKK’nın Rusya topraklarında terör eylemi yapmaması olarak açıklıyor. Diğer taraftan, FSB (Federal Güvenlik Servisi) tarafından yapılan açıklamalarda ve Rus devlet televizyon kanallarında yayınlanan belgesellerde, Kuzey Kafkasya’daki ayrılıkçı hareketleri destekleyen ülkeler arasında Türkiye de sayılıyor. Bütün bunlar, iki ülke arasında güven sorunu büyük oranda aşılsa bile, henüz tam olarak ortadan kalkmadığının işareti sayılabilir.

 

Türkiye yıllarca Rusya ile ilişkilerini AB ile ilişkilerinde yaşadığı zor dönemlerde bir koz veya alternatif olarak kullandı. Rusya ile ilişki kurma konusunda uzun dönemli, iyi planlanmış ve dikkatli politikalar ortaya koyamadı. Rusya ile yakın ilişkiler Türkiye için Batı ile ilişkilerinden dolayı yaşadığı özgüven azalmasını telafi etmesi açısından oldukça önemli rol oynuyor. Rusya da zaman zaman Batı tarafından anlaşılmama sorunu yaşıyor ve yalnızlaştırıldığını hissediyor. İki ülkenin bilinçaltında yatan bu dışlanmışlık hissi doğal olarak birbirlerine yaklaştırıyor. Rusya açısından ABD’ye rağmen kendi çıkarları için bağımsız hareket etmeyi yeğleyebilen bir Türkiye saygı uyandıran bir ortak seviyesine çıkıyor. Paradoksal bir biçimde tamamen bağımsız hareket eden bir Türkiye  Rusya çevrelerinde aynı zamanda endişe ile izlenebiliyor. Son zamanlarda Batıda Türkiye hakkında yapılan “eksen kayması” tartışmaları tam da bu yüzden Rusya’da gerçekmişçesine yorumlanabiliyor. Bunun yegâne sebebi ise birbirini yeterince tanımamak.

 

Kısacası, iki ülke arasında daha çok alınacak mesafe var. Kolay değil, iki ülke aralarındaki yüzlerce yıllık jeopolitik mücadeleyi jeoekonomik işbirliği alanına çekmeye çalışıyorlar. Türkiye-Rusya ilişkileri Ankara’nın aktif dış politikası ve Moskova’nın yapıcı tavrıyla yavaş yavaş yeni kulvarına oturuyor. Başta da söylediğimiz gibi, formatlanan ilişkiler yeniden yükleniyor. Bu bağlamda ütopik olmaya gerek yok. İki ülke arasındaki ilişkiler mutlaka “stratejik” olmak zorunda değil, zaten olamaz da. İşbirliği ve rekabet ilişkilerin olmazsa olmazı olmaya gelecekte de devam edecek. Gerçekçi, açık, doğrudan ve iki tarafı da memnun eden ilişkiler olduğu sürece hem Türkiye hem Rusya bundan kârlı çıkacaktır.      

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top