Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikaları

Orhan DEDE
24 Eylül 2012
A- A A+

Türkiye'de Rus dış politikası denince akla gelen ilk hususlardan birisi Rusya’nın çarlık döneminden bu yana takip ettiği sıcak denizlere inme politikasıdır. Her ne kadar keyfiyeti sorgulanmaya açık olsa da ülkemizde konu ile ilgili ciddi bir literatür birikmiş durumdadır. Sovyetlerin ve sonrasında Rusya’nın güney yönünde takip ettiği politikalar elbette incelenmelidir. Ancak Rusya söz konusu olduğunda stratejik muhayyilemizin derinliğinin Akdeniz’in sığ sularını aşması gerektiği de muhakkaktır. Zira Rusların sıcak denizlere sadece ısınmak için inmek istemedikleri izahtan vareste bir hakikattir. Rusya 20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik hem de teknolojik anlamda doğrudan etkileyebilen küresel bir gücün bütün birikim ve iradesini tevarüs etmiş her anlamda zengin bir ülkedir. Bu zenginlik sadece ülkenin dünya doğal gaz üretiminin % 23,7’si ve petrol üretiminin % 6,6’sını elinde bulundurmasından ileri gelmemektedir. Rusya, teknoloji ve ulaşım olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, bugünkü Finlandiya’yı da içine alacak şekilde İsveç, Polonya ve Romanya sınırlarından Alaska’yı kapsayarak Kanada sınırına değin Kuzey Yarımkürenin Kuzeyinin büyük bir bölümünü kontrol altına almayı başararak, tasavvur dünyasını erken dönemde küresel boyutlara taşımış önemli bir ülkedir.

 

Rusya sahip olduğu enerji ve ekonomik, dolayısıyla askeri potansiyeli uluslararası arenada verimli bir şekilde değerlendirip sonuç alabilecek, bu istikamette politika geliştirebilecek deneyimli bir devlettir. AB'den sonra ikinci büyük ticaret ortağımız haline gelen böyle bir ülkeyle enerjiden, Kafkasya ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerine kadar pek çok alanda birlikte politika üretmemiz gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Rusya ve Rus dış politikası hakkındaki birikimimizi gözden geçirmemiz gerektiği ortadadır. Bu konuda son yıllarda dünyayı kavrayışımızda ciddi sorunlar olduğunu sezerek üretmeye çalıştığımız (dış) politikalar henüz umut verici düzeye ulaşmamış olsa da bir 'idrak' sorunumuzun bulunduğunun bilincine varmış olmak başlı başına bir ileri adım olarak görülebilir. Umulur ki bu mütevazı adım, son bir-bir buçuk yıldır olduğu gibi, vehm derecesinde büyütülerek hem komşularımızda gereksiz tevehhümlerin oluşmasına (bazı komşularımızda bu tevehhümler halihazırda oluşmuş durumdadır), hem de durumumuzun ‘idrak’i içerisinde bulunuyor olmanın kazandıracağı doğru hamle ve aksiyon gücünün yitirilmesine neden olmaz.

 

Analizimizde Rusya'nın son dönemde Doğu Akdeniz'de, geliştirdiği politikalar değerlendirilmeye çalışılacaktır. Rusya'nın Doğu Akdeniz ülkeleri nezdinde takip ettiği diplomasi; Suriye, Güney Kıbrıs Rus Kesimi (GKRK), İsrail ve Yunanistan'la olan organik ilişkileri ve bölge ile ilgili enerji politikaları Türkiye açısından ele alınacaktır.

 

Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu'nun stratejik yaklaşımı gösteren kaynak, 2000’li yılların başında kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eseridir. Eserdeki akıl yürütmeye göre, jeopolitik konum ve tarihsel derinlik ülkelerin dünya politik sisteminde değerlerini belirleyen iki önemli unsurdur. Türkiye dünyadaki ana kıtaların kesiştiği noktada yer alan jeopolitik konumu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletinin tarihsel mirasçısı olarak her iki unsurla donatılmış nadide bir devlettir. Bu nedenle Türkiye eşsiz jeopolitik konumunu zengin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir arada yaşama kabiliyet ve tecrübelerine, gelişmiş insan unsurunu da katarak üreteceği politikalarla, bölgesinde huzur ve güveni temin eden yegâne 'oyun kurucu' devlet olacaktır. Bu amaca erişmek için Türkiye, Davutoğlu ile birlikte son derece yoğun bir diplomatik atak (ritmik diplomasi) başlatmış ve gerçekten de ülkemiz bölgesel bazı sorunların çözümünde önemli görevler üstlenmiştir.

 

Ne var ki Türkiye, ne dünyada tarihsel derinlik ve jeopolitik konumla donatılmış yegâne devlettir, ne de bölgesinin yegâne oyun kurucusu. Günümüz devletlerarası ilişkilerinin çetrefilli dünyasında yegâneliğin yan anlamı yoklukla yan yana yazılmıştır. Rusya’nın herkesle konuşmayı başardığı, son aylarda varlığı ispatlanan doğalgaz ve petrol rezervleri ile dünya jeopolitiğinde her geçen gün önemi daha da artan Doğu Akdeniz coğrafyasında bizim hemen herkesle hasım duruma düşmemiz tamamıyla 'yegânelik' politikamızın bir sonucudur. Doğu Akdeniz’de uzanan en uzun kıyının sahibi olarak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz politikalarında Rusya’nın bile kıyısında kalması stratejik aklımızın Rusya’ya oranını imlemesi açısından not edilmeye değerdir.

 

Doğu Akdeniz’de Rusya-İsrail Eşgüdümü

 

Ne demek istediğimizi Rusya’nın Doğu Akdeniz’in önemli ülkelerinden biri olan İsrail ile geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde açalım. Mart 2012'de yeniden devlet başkanı seçilen Vladimir Putin ilk resmi ziyaretini 25 Haziran 2012'de İsrail'e gerçekleştirdi. Oysa İsrail, hem Rusya'nın hala en önemli düşmanı olarak kabul ettiği ABD'nin, hem de Putin'in ülkesini çevreleyip kuşatmak üzere renkli devrimler ithal etmekle suçladığı NATO'nun Orta Doğu'daki en önemli müttefiki. Aynı İsrail çok kısa bir süre önce Azerbaycan’a yüklü miktarda silah satarak (söylentilere göre 1,6 milyar dolar) Rusya'nın hemen hemen bütün silahlarını tedarik ettiği bir ülkeye, ABD ve NATO müttefiki olarak silah satmaya başladı. İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişki bu kadarla da sınırlı değil; iddialara göre İran'a bir saldırı hazırlığında olan İsrail, Azeri topraklarını Rusya'nın İsrail'in saldırmasını asla istemediği İran hakkında istihbarat toplamak için kullanmaktadır. Üstelik nüfusunun %20’sini Rusya’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu İsrail, Moskova’nın İran’a destek veren bu tutumundan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirmektedir. (Bu rahatsızlığı gidermek için Putin İsrail gezisi sırasında İkinci Dünya Savaşında Yahudileri Nazilerin elinden Sovyetler Birliği’nin kurtardığını vurgulayarak gönül almak zorunda kaldı.) Bütün bunlara ilaveten Yukarı Karabağ sorunu nedeniyle 1980’ler ve 1990'ların ilk yarısı boyunca fiilen savaşan ve teknik olarak hala savaş halinde bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasında Ermenistan'ı açıkça desteklemekten çekinmeyen Rusya, İsrail'in gaz zengini Azerbaycan ile sıkı fıkı olup silah ticaretine başlamasından rahatsız olmamaktadır (Azerbaycan bu silahları kime karşı kullanacaktır?) Dahası Moskova, sırf İsrail istedi diye Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'deki en önemli müttefiki Suriye'ye satmayı taahhüt ettiği S300 füze sistemlerini satmaktan vazgeçebilmektedir. Milletimizin geleceğinin aydınlığı açısından Türk dış politika yapıcıları İsrail-Rusya ilşkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, bize söylemeseler bile bilmek ve bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar.

 

Bir adım daha ileri gidelim ve Rusya'nın Doğu Akdeniz'de ördüğü diplomatik ağın bir halkasına daha bakalım. Orta Doğu'nun hiç kuşkusuz en önemli, dünyanın ise önemli sorunlarından biri Filistin meselesidir. Türkiye, izaha muhtaç 'Mavi Marmara' olayından ötürü Mısır ise Arap Baharı'nın ülkede neden olduğu yapısal değişiklikler ve alt üst oluşlar nedeniyle bu önemli sorunun çözümünde arabuluculuk vasıflarını yitirip devre dışı kaldı. Şimdilik bu görevi Ürdün üstlendi ve bu yılın Ocak ayında İsrail ile Filistinliler arasında yapılan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Rus dış politikasının mimarları Doğu Akdeniz memleketleri arasında yaşanan bu geçişlerin oluşturduğu boşluğu gördüler ve son derece akıllı manevralarla ülkelerini bölgede sadece Suriye'ye endeksli politika geliştirmeye mahkûm olmaktan kurtarma gayretine giriştiler. Bu gayretlerin ilk somut örneği devlet başkanı Putin'in Haziran sonunda yaptığı Orta Doğu gezisine Filistin ve Ürdün'ü eklemek oldu. Putin'in bu ziyaretleri Rusya açısından bir kaç farklı noktada önemliydi.

 

Birincisi, Sovyetlerin yıkılışını takip eden ilk on yılda Rusya kendi sorunları ile uğraşmak durumunda kaldığı için zoraki olarak içe kapanmış ve dış politikada aktif bir tutum sergileyememişti. 2000'li yıllarda Rusya Putin ile birlikte sorunlarını aşıp yeniden bir güç merkezi olarak temayüz edince Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'da kendisine yakın sayılabilecek sadece bir ülke kalmıştı: Suriye. Suriye de yeni Başkanı Beşşar Esed ile birlikte daha Batı yanlısı bir tutum sergiliyor ve Batı ile entegre olma çabası gösteriyordu. Geleneksel müttefik Saddam gitmiş, Irak 'baş düşman' ABD'nin yörüngesine/yönetimine girmişti. Diğer müttefik Kıbrıs AB'den üyelik perspektifi almış ve 2004'te tam üye olarak kabul edilmişti. Böylece Rusya’nın sıcak denizlerde ne Tartus’tan başka uğrayabileceği bir limanı ne de Cebeli Tarık’ı aşıp Atlantik’e ve Süveyş Kanalını aşıp Hint Okyanusu’na uzanabilmek için rahatlıkla yaslanabileceği stratejik bir dostu kalmıştı. O nedenle Tunus’ta kıvılcımlanan Arap Baharı en çok Rus diplomatların buz mavisi gözlerini ısıtıp harekete geçirdi ve Rusya 2012 Haziran başında Pekin’de toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) alınan (ya da aldırdığı) "ŞİÖ bölgesel ve küresel sorunlara daha aktif bir şekilde müdahalede bulunur" kararını Filistin meselesinde hayata geçirdi. ABD’nin Irak’ta yaşadığı başarısızlık da buna eklenince Rusya ŞİÖ gibi uluslararası bir örgütü de peşine katarak bölgede kaybettiği inisiyatifi geri almanın hesaplarını yapmaya başladı.

 

Putin’in Orta Doğu programına Ürdün’ü de eklemesi bu hesapların bir sonucudur. Rusya bu ziyaretle ikisi birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen en az üç önemli amacı gerçekleştirmek istemiştir. İlk olarak, Putin Ürdün ziyaretiyle Rusya’nın Filistin sorununda Sovyetler döneminden kalma geleneksel ‘Filistin’in haklılığı’ politikasına geri döndüğünü, şu anda Filistin meselesinin taraflarıyla konuşabilen arabulucu ülke olarak Ürdün ile bu konuda Rusya ve ŞİÖ adına görüşüp katkı sağlamaya hazır olduğu mesajını vermiştir. (Rusya’nın Filistin Sorununun çözümü için oluşturulan Orta Doğu dörtlüsü içinde yer aldığını da unutmayalım) Böylece Rusya, Filistin meselesini sahiplenerek, İran ve Suriye’deki Şii/Nusayri yönetime verdiği koşulsuz desteğin bölgenin Sünni devletleri arasında oluşturduğu rahatsızlığı bertaraf etmek suretiyle, Sünni devletler nezdindeki güvenilirliğini artırmak istemiştir. İkinci amaç ise bambaşka bir nedene dayanmaktadır. ABD bu yılın Mayıs ayında, Ürdün’ün Suudi Arabistan sınırı yakınlarında bütün katılımcıları açıklanmayan 20’ye yakın müttefikiyle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleştirilen en büyük tatbikatlardan birini düzenlemiştir. “Eager Lion”adı verilen ve düzensiz savaş taktiklerinin denendiği bu tatbikatın terörle mücadele eğitimini geliştirmek amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Ancak birçok uzman gibi Rusya da bu tatbikatı muhtemel bir Suriye müdahalesinin ön hazırlığı olarak görmüştür. Rusya Akdeniz’den yapılacak herhangi bir saldırıya karşı Suriye’ye yardımcı olacağını açıklayarak bu ülke konusunda kendisini zaten angaje etmiş durumdadır. Ürdün’e yapılan ziyaretle hem Ürdün’e hem de Ürdün’de tatbikat yapan müttefiklere bu angajman kibarca hatırlatılmıştır. Son olarak, Arap Baharı ile Libya ve Mısır’da gerçekleşen değişimler ve büyük ihtimalle bu değişimin Suriye’de de gerçekleşecek olması Rusya’yı bölgedeki alternatiflerini çeşitlendirmeye zorlamıştır. Hem Sünni olan, hem de Filistin sorununda aktif bir Ürdün böyle bir amaç için uygun bir adaydır.

 

Uluslararası Arenada Var Olabilmek İçin ‘Son Kale’: Suriye

 

Öte yandan Rusya Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında izlediği politikayı bir ‘küresel varoluş’ politikası olarak görmektedir. Nitekim bir Rus askeri uzman 8 Şubat 2012’de Moskova Times'a verdiği demeçte "Suriye Rusya'nın Orta Doğu'daki (Doğu Akdeniz'deki) son kalesidir. Eğer bu kale de kaybedilirse Rusya ikinci sınıf bir ülke konumuna düşecektir” diyerek bu durumu açıkça itiraf etmiştir.(1) Bu nedenle Rusya, Suriye’deki olayların başından bu yana Esed yönetimine her platformda en güçlü desteği vermektedir. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesi için birçok neden sıralanabilir, ancak bunların en önemlisi ve konumuz açısından mutlaka ele alınması gereken Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü olan Tartus deniz üssüdür. Tartus deniz üssü 1977 yılından bu yana Sovyet ve Rus donanması tarafından kullanılmaktadır. Daha çok bakım, onarım ve lojistik destek amaçlı kullanılan üssü Rusya modernize edip bir savaş halinde operasyon yönetilebilecek hale getirmek istemektedir. (2) Bu amaçla 2006 yılında Suriye’nin Rusya’ya olan borcunun büyük bir kısmı silinerek (o tarihte 13,4 milyar dolar olan toplam borcun 9,6 milyar doları, yani %73’ü silinmiştir) üssün kullanımı ile ilgili yeni bir anlaşmaya varılmıştır. Muhtemel bir rejim değişikliğinde Rusya’nın bu limanı şimdi olduğu gibi rahatlıkla kullanıp kullanamayacağı belli değildir. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik önemi haiz böyle bir üssün kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması elbette beklenmemelidir.

 

2006 yılında Tartus üssüyle ilgili olarak imzalanan anlaşmayla Rusya aynı zamanda Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi haline gelmiştir. Arap Baharı nedeniyle Libya ve daha öncesinde Irak ile silah ticareti tamamen biten Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolay kolay göze alamayacaktır. Rusya silah ticaretinde dünyadaki toplam pazarın %24’lük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Uzmanlara göre Suriye, silahlarının %78’ni Rusya’dan almaktadır ve son yıllarda silah alımını %80 oranında artırmıştır. Bu da 2,5 milyar dolara yaklaşan ve hiçbir ülkenin kolayca bırakmak istemeyeceği bir pazar demektir. (3) Diğer yandan 140 milyonluk Rusya’da 20 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve bu Müslümanların çoğu Sünni’dir. Tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya'da da Sünni Müslümanların şiddet kullanmaya daha yatkın olduklarına dair yaygın bir algı vardır ve bu nedenle Ruslar da dâhil olmak üzere tüm Batılılar Orta Doğu'da Şii Müslümanlara daha yakın durmuşlardır. Rusya bir yandan yukarıda sözünü ettiğimiz Putin'in Ürdün ziyaretiyle Sünni toplumlar nezdinde kamuoyu diplomasisi yürütürken bir yandan da Suriye'deki Şii/Nusayri yönetimi ayakta tutup dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Suriye'de Esed rejimi yıkılırsa yerine kimin geleceği konusundaki belirsizlik olsa da ülkedeki Hıristiyan ve Şii/Nusayrilere karşı müsamahasızca davranacak radikal bir yönetimin iş başına gelebileceğine dair olan kanı, Rusya'nın Suriye politikasını etkilemektedir. Rusya, Arap Baharı ile dönüşüp radikalleştiğine inandığı bu toplumların kendi Sünni Müslüman nüfusunu da etkileyip radikalleştireceğine ve Kafkasya bölgesinde sorunlar yaşanmasına sebebiyet verebileceğini de düşünerek Esed yönetimine destek vermektedir.

 

Rus Dış Politikasının Doğu Akdeniz’deki Kilidi: Güney Kıbrıs Rum Kesimi

 

Doğu Akdeniz'in en kilit noktası Kıbrıs Adası ve çevresinde ise bambaşka bir politik zemin gelişmektedir. Akdeniz’in dünya ticaretindeki önemi eski zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Süveyş Kanalı Doğu’dan Avrupa’ya deniz ulaşımını yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin %30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının yaklaşık %70’i Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Kıbrıs Adası bu ticaret trafiğinin tam ortasında; Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği hat üzerinde, stratejik olarak paha biçilmez bir noktada yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan sondaj çalışmaları ile tespit edilen ve ispatlanan petrol ve doğal gaz yatakları ile bu önem daha da artmış ve Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bütün küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi odağı haline gelmiştir.

 

Deniz ulaşım hatlarını ve Süveyş Kanalını gözetleme olanağı sağlayan ve geniş hava trafik kontrol imkânları sunan konumu; İngiliz üsleri, askeri havaalanları, elektronik dinleme sistemleri ile donatılmış alt yapısı, petrol boru hatlarına ve son araştırmalarda ortaya konulduğu gibi petrolün bizzat kendisine de yakın bu küçücük ada ile ilgili hemen herkesin bir hesabının bulunmaması mümkün değildir. Bu nedenle Kıbrıs Adası Rus dış politikasında Sovyetler döneminden beri önemli bir yer etmiştir. O kadar ki ülkesini içinden çıkılmaz bir borç sarmalına soktuğuna inanıldığı için geçen yıl görevinden istifa etmek zorunda kalan Yunanistan eski Başbakanı Yorgo Papandreo'nun dedesi Yorgo Papandreo, 1964 Haziran'ında ABD Başkanı Johnson'a "Kıbrıs Adasını hemen 'Natolulaştırma'zsanız Kübalılaşacaktır" ikazını içeren bir mektup göndermek durumunda kalmıştır. (4) Bu mektup Rusların Sovyetler döneminden bu yana Adaya olan ilgilerini işaretlemesi bakımından önemlidir. Türkiye açısından bu işaretlemeden daha önemli olan ise, bir NATO ülkesi Başbakanının Johnson'a gönderdiği uyarı mektubuyla hemen hemen aynı günlerde, Johnson'un sorunu çözmeye çalışmak yerine bir başka NATO üyesi ülke Başbakanına hiç de diplomatik olmayan bir üslupla mektup gönderip Kıbrıs hakkında tekdirde bulunmasıdır. (1960’ların ilk yarısında Kıbrıs’ta çatışmaların şiddetlenmesi ve Rum Kesiminin silahlanmaya karar vermesi üzerine 2 Haziran 1964’te Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Adasına çıkarma yapma kararı almıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964'te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü'ye Ada hakkında diplomatik teamüllere uymayan son derece sert ve kaba ifadelerin bulunduğu bir mektup göndermiştir. Bu mektup üzerine İnönü, 21 Haziran'da ABD'ye gidip Johnson'la bizzat görüşmüştür. Mektup Türkiye diplomasi tarihi açısından önemlidir.) Türk dış politikasının karar mercileri gelecek karşısında tarihi mirasların bu tür veçhelerini de dikkate almakla yükümlüdürler.

 

Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmiştir ama devlet başkanı Dimitris Hristofyas, Moskova'da "Avruapa'nın kızıl koyun"u olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. (5) Gerçekten de Hristofyas, Soğuk Savaş döneminde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmüş, eşi ile Moskova'da tanışmış, iyi derecede Rusça bilen ve Küba'da doğduğunu düşünecek kadar Castro ve Che Guevara hayranı bir liderdir. Hristofyas'ın Moskova’ya olan yakınlığı, hatta yayımlanan Wikileaks belgelerine göre NATO'ya karşı gelmekten gizli gizli zevk alması ve son dönem Rusya-Rum Kesimi ilişkilerinin seyri göz önünde bulundurulduğunda Papandreou'nun korkusunun gerçekleştiği söylenebilir. Rumlar son dönemde Rusya'nın hemen hiç bir talebini geri çevirmemektedir. Dönem başkanı bulundukları AB'nin uluslararası toplumla birlikte aldığı Suriye'ye yaptırım uygulanması yönündeki kararlara riayet etmeyen Rusya'nın, Esed yönetimine silah taşıyan gemilerine bile geçiş izni vermektedirler. En son Ocak 2012'de 60 ton silah ve askeri mühimmat taşıyan bir Rus kargo gemisi, AB'nin silah ambargosu çerçevesinde durdurularak limana çekilmiştir. Ancak bir müddet sonra Rus gemisi Kıbrıs Rum Kesimi yetkililerini rotasını değiştirdiğine ikna ederek yoluna devam etmiştir. (Oysa AB'nin ambargo kararı çerçevesinde Rum Kesiminin bu gemiye el koyması gerekirdi.)

 

Rum Kesimi-Rusya ilişkilerinde asıl önemli nokta olan parasal alış verişi bir sonraki paragrafa bırakarak AB-Yunanistan-Rum Kesimi-İsrail-Rusya arasındaki ilişkileri biraz daha ayrıntılandıralım. Son dönemde yapılan çalışmalarla Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasında kalan Leviathan bölgesinde yaklaşık 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlara Kıbrıs, Girit ve Mısır arasında uzanan Nil deltasında tespit edilen hidrokarbon yatakları da eklenince Doğu Akdeniz’deki tespit edilmiş toplam hidrokarbon miktarı yaklaşık 60 milyar varil petrole, bu da yaklaşık 3 trilyon dolar değerine ulaşmaktadır. Eğer açıklanan bu rakamlar doğru ise, Doğu Akdeniz hidrokarbon yatakları bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de saptanan hidrokarbon rezervleri tek başına Avrupa’nın 30 yıllık hidrokarbon ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Politik açıdan bunun en önemli sonucu Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını ciddi oranda azaltmasıdır. Rusya bu nedenle hemen harekete geçerek Gazprom aracılığı ile Kıbrıs ve İsrail açıklarında çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaşımını temin edecek bir boru hattının inşası için Yunanistan ve Kıbrıs nezdinde teklif sunmuştur.(6) Ayrıca Gazprom yöneticileri Avrupa tekellerinin etkilenmemesi için İsrail nezdinde de girişimlerde bulunmuş ve bölgedeki hidrokarbon yataklarının denetiminde söz sahibi olmak istediklerini açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.(7) Bir enerji merkezi olmak isteyen ülkemizin Doğu Akdeniz’in gittikçe ısınan enerji piyasasında nerede durduğunu iyi hesap etmesi sadece Türkiye için değil yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de bir zorunluluktur.

 

AB dönem başkanı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi de diğer AB üyesi devletler gibi ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Rumlar AB’nin oluşturduğu kurtarma fonuna başvurmamak için uzun bir süre direnmelerine rağmen Haziran 2012’de pes etmiş ve fona başvuruda bulunmak zorunda kalmışlardır. Rum Kesimi fondan alacağı paralarla ciddi bir borç yükü altında bulunan bankalarını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu mali kriz sarmalından kurtulmak isteyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi çeşitli arayışlar içerisine girmiş, Sovyetler döneminden bu yana ikili ilişkilerinin iyi olduğu Rusya’ya başvurmuştur. Bu başvuru üzerine Rusya geçen yılın Aralık ayında Kıbrıs Rum Kesimine piyasadan daha düşük bir faiz oranıyla (yıllık 4,5) 2,5 milyar avro borç vermiştir. Rusya’nın Rum Kesimine yeniden borç vermesi gündemdedir. Rusya ile Rum Kesimi arasındaki bu ekonomik ilişkiler o kadar ileri gitmiştir ki Rus gazeteleri Rum Kesimini batmaktan kendilerinin kurtardığını yazarken, İngiliz the Guardian gazetesi de Güney Kıbrıs Rum Kesiminin Rusya’nın sömürgesi haline dönüştüğünü yazmıştır.(8) 26 Ocak 2012’de yine the Guardian’da çıkan bir habere göre Güney Kıbrıs’ın liman şehri Limasol’un Rus okulları, Rusça yayın yapan radyo istasyonları; kefir, votka ve kürk mantolar satan dükkânları ile Rusya’nın bir parçası haline dönüşmüş ve şehir artık “Limasolgrad” olarak anılmaya başlamıştır.(9)

 

800 bin nüfuslu Güney Kıbrıs’ta büyük çoğunluğunu Sovyetlerin dağılmasıyla buraya göç etmiş Pontus Rumlarının oluşturduğu 60 bine yakın Rusça konuşan insan yaşamaktadır. Ülkedeki yabancı yatırımların üçte birinden fazlası Rus kaynaklıdır. Güney Kıbrıs’taki birçok kıyı ötesi (off-shore) şirkette büyük miktarlarda Rus sermayesi bulunmaktadır. Ülkede kurumlar vergisinin çok düşük düzeyde olması (%10) Rus yatırımcıları cezbeden en önemli faktördür, ancak Rus mafyası da gevşek ekonomik yapıyı iyi değerlendirip adayı bir para aklama merkezi olarak kullanmaktadır. Özellikle gayrimenkul sektörü ülkedeki Rus varlığına çok şey borçludur. Kriz dolayısıyla evlerini satmak durumunda kalan Avrupalıların evlerini genellikle Rus zenginler almıştır. Rus işadamı ve politikacıların yarısının Adada evi olduğu tahmin edilmektedir. Rusya başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bütün uluslararası platformlarda GKRK’nin arkasında yer almaktadır.

 

Öte yandan Yunan doğalgaz şirketi DEPA ve dağıtım kurumu DESPA Gazprom’a olan borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. Biriken borç nedeniyle Rusya, Yunanistan’a gaz vermeyi keserse Yunanistan elektrik de üretemeyecek duruma gelecektir. Krizin kucağındaki bu iki kardeş ülke AB’den, özellikle Almanya’dan sert eleştiriler alınca soluğu Rus gazında/parasında ve İran petrolünde almıştır. Rusya-İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninde AB’den ve diğer bloklardan bağımsız ilginç bir ilişki gelişmektedir. Yunanistan Başbakanı Samaras, Ağustos ayı sonundaki Fransa gezisi öncesinde, Le Monde’a verdiği demeçte soru üzerine ülkenin güvenliğine zarar gelmeyecek ve çıkarlarını tehdit etmeyecek şekilde Ege Denizi’ndeki bazı adalardan ekonomik olarak istifade edebileceklerini, amaçlarının adaları satmak değil Yunanistan’ı ayakta tutabilecek mali bir kaynak bulmak olduğunu ifade etmiştir. İsrail’den sızan haberlere göre bu demeç üzerine Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail donanmasının eğitim faaliyetleri için Ege’de bir Yunan adasının satın alınması veya kiralanması konusunu değerlendirmesini resmen talep etmiştir. Doğrulanmamakla birlikte Türkiye’nin bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir. Rusya bu gelişmeler karşısında rahatsızlık belirtmediğine göre, ABD ve NATO müttefiki İsrail’in Azerbaycan’dan Yunanistan’a dek Doğu-Batı yönünde yatay olarak kendisinin sıcak denizlere inebileceği tüm Güney boyunca varlık gösterip güçlü ilişkiler geliştirmesine ve silahlanmasını daha geniş bir coğrafyaya yaymasına ses çıkarmıyor demektir.

 

Rusya’nın Sıcak Denizlerdeki Nakit Makinası: Türkiye

 

Rusya'nın bir başka Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri bu alanda yazılmış yetkin eserlere bırakılarak bir iki önemli noktanın altı çizilecektir. Dış politikada olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye son yıllarda önemli atılımlar yapmış ve enerji merkezi bir ülke olmayı hedeflemiştir. İyi planlanmış, ısrarcı politikalarla Türkiye'nin bu hedefine ulaşması mümkündür. 2009 yılında, daha Doğu Akdeniz'deki petrol ve doğalgaz yatakları keşfedilmeden önce yayımlanan bir eserde vurgulandığı gibi, Türkiye başta Orta Doğu ve Hazar havzası olmak üzere yeryüzünde ispatlanmış petrol rezervlerinin %72.7'sinin ve doğalgaz rezervlerinin ise %71.8'inin bulunduğu bir coğrafyanın parçasıdır (Doğu Akdeniz'de ispatlanan rezervlerle birlikte bu oranlar daha da yükselmiştir.) (10) Ancak şu anda Türkiye gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya'ya bağımlı durumdadır. Özellikle doğalgazda Rusya'ya %60'ları aşan bir bağımlılık söz konusudur. Mersin Akkuyu'ya inşaa edilecek nükleer enerji santralinin de Ruslar tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, büyük çoğunluğunu ihraç ettiğimiz enerjide Rusya'ya olan bağımlılığımız toplamda %50'yi aşacaktır. Elektrik üretimimizin bir kısmını da doğalgaza endeksli hale getirdiğimiz göz önünde bulundurulduğunda ise bu bağımlılığın Rusya söz konusu olduğunda elimizi kolumuzu bağlayacağı aşikârdır.

 

Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, ilgili diğer bakanlıklar ve özel sektör temsilcileri ile el ele verip enejideki Rusya bağımlılığımızın önüne geçmek zorundadır. Zira bu bağımlılık dış politikada hareket kabiliyetimizi sınırlandırmaktadır. Bütün dinamizmine rağmen, Türk Dış politikası Orta Asya ve Kafkasya'daki kardeş ülke ve toplulukları Rusya'ya terk etmiştir. 2008'deki Gürcistan meselesinden sonra iyi ama eksik hesaplanmış Ermenistan açılımında, Rusya gerekirse Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkeyi bile bize karşı kullanabileceğini göstermiş ve girişimimizin akim kalmasını sağlamıştır. Rusya'nın Kıbrıs söz konusu olduğunda da takındığı tutum Sovyetler döneminden bu yana ortadadır. 2004 yılında, Türkiye'nin sorunun çözümüne en yakın olunduğuna inandığı bir dönemde, Rusya Rum Kesimi'nin hayırcı tutumunun yanında yer alarak müttefikini terk etmemiştir. En son Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz'de petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşadığımız gerilimde Rusya'nın İsrail'e benzer bir şekilde (yoksa İsrail ile birlikte mi demeliydik!) Rumların petrol ve doğalgaz aramalarına gerekirse Rus ordusunun imkânları ile kalkan olacaklarını açıklaması Rusya ile ilgili dış politika tasavvurlarımızda unutmamamız gereken bir açıklamadır.

 

Sonuç

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ikinci kez devletin başına geçmeden hemen önce, Rusya Başbakanı sıfatıyla Rossiiskaya gazetesine yazdığı "Güçlü Olmak Rusya'nın Milli Güvenliğinin Teminatıdır" başlıklı bir makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl boyunca takip edeceği silahlanma programı ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Buna göre Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23 trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk Lirası [ bizim 2012 yılı bütçemiz 350 milyar lira olarak mı hesaplanmıştı!])bir fon ayıracaktır. Bu fon kapsamında Rusya nükleer başlıklarla donatılmış 20 adet modern denizaltı; yaklaşık 100 adet çeşitli özelliklerde askeri uzay aracı, beşinci nesil savaş uçakları da dâhil olmak üzere 600 adet modern savaş uçağı, yaklaşık 400 adet karada ve/veya denizde kunuşlanabilecek özelliklerde kıtalararası balistik füze ve bu füzelerle ilgili sistemler, 50’ye yakın çeşitli sınıflarda ve kapasitede savaş gemisi, 2300 adet modern donanımlı tank, 29 tümeni kapsayacak şekilde tasarlanacak S-400 hava savunma sistemi, çeşitli modellerde ve donanımlarda yaklaşık 1000 adet helikopter (Türkiye'nin 50 adet taarruz helikopteri olsa PKK terör örgütü operasyon kabiliyetini büyük ölçüde yitirirdi), yaklaşık 40 adet Mityaz adıyla bilinen füze savunma sistemi, 2000 adet modern teknoloji ile donatılmış kendinden güdümlü topçu sistemi ve 10 tugay askeri desteklemek üzere tasarlanacak 500 km menzilli İskender-M füze sistemi imal edecek. Yapımı hedeflenen bu silahlar Rus ordusunun mevcut silahlarına ekelenecek unsurlardır. Hepsi birden düşünüldüğünde Rusya, 2020'li yılların başında ABD ile birlikte dünyadaki en büyük askeri güç olacaktır.

 

Bu hedeflerinin yanısıra Rusya 2008 yılından bu yana ordusunu profesyonelleştirmeyi sürdürmektedir. Yukarıdaki hedeflerlerle birlikte 2020'li yılların başında Rus ordusunun mevcudunun 1 milyona, bu mevcudun da en az 700 bininin profesyonel asker olmasına çalışılmaktadır. Bu hedefler gerçekleşirse 10 yıl sonra, bölgemize olan yakınlığı ve enerji havzalarına olan hâkimiyeti ile dünyanın en gelişmiş ordusu veya en gelişmiş ikinci ordusu Kuzey semalarımızı süslüyor olacaktır. En az 80 yıllık daha doğalgaz rezervi olduğu hesaplanan Rusya'nın kasasında bu hedefleri yerine getirecek kadar para vardır.

 

Türkiye hayallerini kurduğu 2023'te Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya; geleneksel kardeşimiz Azerbaycan'dan, geleneksel “düşmanımız” Yunanistan'a değin uzanan sıcak denizler coğrafyasında işte böyle bir güçle birlikte politika üretmek durumunda kalacaktır. Enerji kaynakları bakımından kendisine olan bağımlılığımız göz önüne alınınca Doğu Akeniz, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Rus gaz ve petrol borularıyla ilmek ilmek örülmüş Balkanlar coğrafyasına hangi devletin iradesinin yansıyacağı herhalde bellidir.

 

 

 

Dipnotlar:

(1) Lavrov in Syria to Strongly Back Assad, The Moscow Times, 8 Şubat 2012. Bkz. http://www.themoscowtimes.com/news/article/lavrov-in-syria-to-strongly-back-assad/452593.html ( Erişim 6 Eylül 2012)

(2) Harmer, Christopher (2012). Russian Naval Base Tartus, Backgrounder Paper, Institute for the Study of War (ISW). Bkz. http://www.understandingwar.org/sites/default/files/Backgrounder_Russian_NavalBaseTartus.pdf (Erişim 6 Eylül 2012)

(3) USAK Uzmanı Kerim Has: ‘Rusya, Suriye’deki Kazanımlarını Kaybetmek İstemiyor’, USAK Stratejik Gündem. Bkz. http://www.usak.org.tr/dyazdir.asp?id=962 (Erişim 16 Eylül 2012)

(4) Ellis, Robert. 2012. Russia and the Cyprus Gambit, 17 Mayıs. Bkz. http://www.neurope.eu/blog/russia-and-cyprus-gambit (Erişim 10 Eylül 2012)

(5) Rus Sömürgesi Kıbrıs, ntvmsnbc.com, 27 Ocak 2012. Bkz. http://www.ntvmsnbc.com/id/25317340/  (Erişim 9 Eylül 2012)

(6) Ellis, Russia and the Cyprus Gambit.

(7) Gazprom, Kıbrıs’ta Petrol Aramaktan Vazgeçmiyor, haberrus.com, 2 Mart 2012. Bkz. http://haberrus.com/economics/2012/03/02/gazprom-kibrista-dogalgaz-aramaktan-vazgecmiyor.html (Erişim 1 Eylül 2012)

(8) Kıbrıs Rum Kesimini Krizden Ruslar Kurtardı, haberrus.com, 8 Şubat 2011. Bkz. http://haberrus.com/tourism/2011/02/08/kibris-rum-kesimini-krizden-ruslar-kurtardi.html (Erişim 1 Eylül 2012)

(9) Russian Expat Invasion of Cyprus also Has Sinister Overtones, The Guardian, 26 Ocak 2012. Bkz. http://www.guardian.co.uk/world/2012/jan/26/cyprus-russian-invasion (Erişim 12 Eylül 2012)

(10) Pamir, Necdet. 2009. Turkey: A Case of Transit State in Gal Luft & Anne Korin eds. Energy Security Challanges for the 21st Century: A Reference Handbook, US: Preager Security International, sf. 250.

Back to Top