Değişen Bölgesel Çevrenin İsrail’e Yansımaları I: Suriye Krizi

Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK
13 Ağustos 2012
A- A A+

İsrail, Tunus’ta başlayıp Arap coğrafyasına yayılmaya devam eden ve bugün “Arap Baharı” olarak nitelendirilmeye başlanan halk ayaklanmalarını ilk günden beri dikkatle takip etmektedir. Ayaklanmaların önce Mısır'a, akabinde Suriye’ye sıçramış olması ve bu durumun Lübnan’da istikrarsızlığa yol açabileceği beklentisi Tel Aviv’i alarma geçirmiştir. Hâlihazırda İsrail olası tehditlere karşı misilleme yapabilmek amacıyla teyakkuzdadır.

Bu analizde Ortadoğu’da devam eden değişim ve dönüşüm süreçlerinin İsrail politikalarına yansımaları Suriye krizi özelinde ele alınacaktır. İsrail’in “Arap Baharına” yönelik bakış açısı ve tutumu kısaca ele alındıktan sonra, Suriye’de devam eden çatışmaların ve muhtemel yönetim değişikliğinin İsrailli karar mercilerinde nasıl bir politika oluşmasına yol açtığı konusu irdelenecektir.

 

İsrail’in “Arap Baharı” Algısı


İsrailli politikacılar başlangıcından bu yana bölgedeki halk ayaklanmalarının doğasını sorgulamış, bu ayaklanmaların muhtemel neticeleri hakkında uluslararası kamuoyunu tedbirli olmaya davet etmişlerdir. İsrail, halk hareketleri neticesinde Arap dünyasında "İslamcı" unsurların iktidara geleceğini iddia etmektedir. Tel Aviv, "İslamcı" iktidarlardan oluşan bir Ortadoğu’da İsrail’in varlığı tanınmayan, etrafı düşmanlarla çevrili, yalnız, barış ve istikrardan uzak bir ülke haline geleceği inancındadır. İsrailli karar mercileri bu nedenle "İslamcı" hükümetleri varoluşsal bir tehdit olarak algılamaktadır.


Bu endişe İsrail’in gözünde Müslüman Kardeşler’in lideri olan Muhammed Mursi’nin Mısır başkanı olarak seçilmesiyle somutlaşmıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Mursi’ye tebrik mesajı gönderirken İsrail-Mısır ilişkilerinin karşılıklı çıkarlara ve işbirliğine dayalı olan doğasına vurgu yapmış aslında yönetim değişikliğinden dolayı duyduğu derin endişelerini maskelemiştir. Batı Şeria’daki yerleşim bölgeleri liderlerinden Elyakim Haetzni, Arap devrimleri sayesinde "İslamcı"unsurların kaçınılmaz biçimde yükselişe geçtiğini, bunun büyük olasılıkla Hamas’a olan desteği artıracağını dile getirmiştir. “İslami yükseliş” İsrailli karar mercileri tarafından stratejik bir tehdit olarak değerlendirilmektedir.(1) Bu arka plan ışığında değerlendirdiğinde, İsrail’in genelkurmay eski başkanı Gabi Aşkenazi Ortadoğu’da sürdürülecek istikrarın demokrasiden daha iyi ve önemli olduğunu öne sürmüştür.(2)


İsrail’in resmi söylemine göre Arap dünyasındaki otoriter rejimlerin çökmesi kaçınılmaz olarak İslami hareketlerin yükselişine zemin hazırlayacaktır. Dolayısıyla Ortadoğu’da istikrar, İsrail siyasi retoriğinde diktatör rejimlerin yaşaması demektir. Zira bu rejimleri düşürmeye yönelik herhangi bir çaba bölgesel istikrarın kaybolması anlamına gelecektir. Nitekim bugünkü duruma bakıldığında İsrail kendini haklı görmektedir. İsrail’in bu siyasi retoriğine eleştirel bir bakış açısı getiren Gideon Levy ise böyle bir “istikrar” sayesinde on yıllardır İsrail’in Filistinlileri işgal altında tutabildiğini, Filistin halkını siyasi haklarından mahkûm bıraktığını ve Filistinli mültecilerin dönüş hakkını inkâr edebildiğini belirtmektedir.(3)


Arap dünyasındaki dönüşüm hareketlerinin İsrail’in avantaj sahibi olduğu mevcut güçler dengesinin değişmesine yol açacağı beklenmektedir. Ortadoğu’daki güçler dengesinde gerçekleşecek muhtemel değişimi göz önünde bulunduran İsrail, özellikle sınır komşusu Suriye’deki hadiselerden dolayı algıladığı tehdit yüzünden Arrow II adlı balistik füze kalkanlarını yenilemiştir.(4) Bu bağlamda Arap dünyasındaki halk ayaklanmaları başladığından beri İsrail’in savunma harcamalarını artırdığını ifade etmek mümkündür. Bu açıdan Arap baharının İsrail üzerindeki siyasi etkileriyle birlikte kısa ve orta vadede ülkenin ekonomisinde de bir takım sorunlara yol açacağı öngörülebilir:


• Kamu hizmetlerinde kesintiler ve sosyal güvenlik dağıtımında muhtemel düşüşler

• Devletin maddi ve insan kaynaklarının güvenlik talepleri doğrultusunda kullanılmasının ekonomiyi felç edebilecek olması

• Büyüme oranlarında muhtemel düşüşler ve belirginleşen ekonomik durgunluk

• Gayri safi yurtiçi hâsılada olası düşüş

• Yahudilerin İsrail’e göçünü sağlayan çekiciliğin gerilemesi ve tersine göçte artış ihtimali (5)


Suriye’deki Kriz Karşısında İsrail’in Tutumu


Yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan Suriye’deki ayaklanma bugün ülkenin en önemli kentlerinden Halep’e kadar ulaşmış durumdadır. Rejim karşıtı ayaklanmalar Beşar Esed tarafından çok sert bir şekilde bastırılmaya çalışılmaktadır. Bugüne kadar 20 binden fazla can kaybının olduğu ülkede muhalifler Esed’i hala düşürememiştir. Bunda Esed’in ordusunun muhaliflerin karşısında sahip olduğu askeri üstünlükle birlikte Suriye’deki ayaklanmanın bir merkezden yönetilmiyor olmasının da payı vardır. Çatışmalar küçük isyancı birlikleri tarafından yerel hatlarda devam ettirilmektedir ve bu müfrezeler Özgür Suriye Ordusu’nun gevşek şemsiyesi altındadır. Buna siyasi muhalefeti oluşturan Suriye Ulusal Konseyi’nin parçalı yapısı da eklenirse bu parçalı yapı daha iyi anlaşılmaktadır.


Uluslararası boyuttan bakıldığında Suriye’de rejimin hala direnmekte olmasını, Esed rejimininim devamında çıkarı olan aktörlerin desteğinde bulmak mümkündür. İran ve Rusya Esed’e destek veren ülkelerdendir. İran’ın -ve Hizbullah’ın- ayaklanmaları bastırmak için Suriye’ye destek güçleri ve silah gönderdiği bilinmektedir. Rusya ise 9 Temmuz’da askıya aldığını açıklamasına rağmen silah yardımına devam etmektedir. Şunu belirtmekte fayda var ki, Rusya’nın desteği doğrudan Beşar Esed’e değil bölgedeki çıkarlarını ve Suriye’deki yatırımlarını koruyabilecek olan rejimedir. ABD’deki seçim dönemi, AB’deki ekonomik kriz, Libya’daki askeri harekâttan kaynaklanan yorgunluk, Rusya ile birlikte Çin’in Suriye’ye dış müdahaleye muhalefeti muhtemel bir müdahaleyi engellemektedir. Batı’da Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye’de iktidara radikal unsurların hâkim olacağı yönünde yapılan propagandanın da müdahale karşıtı böyle bir havanın oluşmasına hizmet ettiği ifade edilebilir.


İsrail’de ise Suriye’deki krizin hem Esed’in kalması hem de düşmesi ile sonuçlanmasında fayda görenler vardır. Esed’in kalması, Esed sonrasındaki belirsizlikleri bertaraf etmesi ve var olan istikrarın devamına katkıda bulunması açısından değerlendirilmektedir. Suriye ile İsrail’in ilişkileri olmamakla birlikte iki ülke arasında aktif bir çatışma halinin de bulunmaması Tel Aviv açısından rahatlatıcı bir durumdur. Nitekim Esed’in iktidarda bulunduğu yıllarda Türkiye’nin arabuluculuğunda iki ülke arasında görüşmelerin başlaması ve tarafların barış için masaya oturması ihtimali dahi yeşermişti. Esed’in devrilmesi ise İsrail nezdinde yeni dönemde bazı senaryoları gündeme getirmektedir. Esed sonrası dönemde iktidara seçimle gelecek meşru bir yönetimin İslami eğilimli olması ve 1967’den beri İsrail’in elinde tuttuğu Golan Tepeleri’ni geri alma yönünde irade göstermesi bu senaryolardan biridir. Böyle bir gündemi takip edecek bir iktidar döneminde Suriye’nin İsrail’le çatışmaya girmesi yüksek olasılık olarak değerlendirildiğinden var olan durumun korunması yönünde fikirler öne sürülmektedir. 


Öte yandan daha fazla destek bulan bir görüş, Suriye’deki gidişatın Esed’in iktidardan ayrılmasıyla neticelenmesinin İsrail açısından daha iyi olacağı yönündedir. İsrailli karar mercileri arasında rejimin düşmesinin İran’a büyük bir darbe vuracağı hususunda geniş bir mutabakat oluşmuştur. Bu yaklaşımda Esed’in devrilmesinin bölgedeki İsrail karşıtı eksenin (İran, Suriye ve Hizbullah) çözülmesini tetikleyeceği üzerinde durulmaktadır. Esed’in düşmesi Hizbullah’a zarar verecek, İran’ın Şii yayılmacılığı politikasıyla bölgede tesis etmeye çabaladığı nüfuz kuşağı bundan olumsuz etkilenecektir. Nitekim Hizbullah’ın askeri gücü olası bir İsrail saldırısı karşısında İran’ın tasarrufundaki caydırıcı araçlardan biridir.(6)


Suriye’de Olası Senaryolar ve İsrail’in Seçenekleri


Suriye krizinin çözümü için öne sürülen senaryolar, Suriye halkının ülkenin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini koruyarak kendi geleceğini belirlemesi gerektiği öncülü üzerinde temellenmektedir. Ne var ki bu söylemin uygulamada hayata geçmesi için Suriye’nin hangi aşamalardan geçeceği belirsizdir. Zira ülke Esed sonrası etnik çatışmanın içine sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıyadır.


Bugüne kadar İsrail hükümeti Suriye’deki krize müdahalede bulunmadı. Ancak geleneksel politikasının aksine Başbakan Benjamin Netanyahu verdiği bir röportajda Esed’in iktidarının düşeceğini bunun an meselesi olduğunu belirtti.(7) İsrail yakın zamana kadar zayıflamış bir Esed rejimini İran’ın öncülük ettiği ekseni zayıflatacağı düşüncesiyle kendi güvenliği açısından uygun bulmakta idi. Ancak son zamanlarda ülke açısından ortaya çıkan güvenlik endişelerinden dolayı bu duruşunu değiştirmiştir. Bu güvenlik endişelerinden ilki Esed’in sahip olduğu kimyasal silahların Hizbullah gibi İsrail’e düşman bazı kesimlere aktarılması ya da rejimin zayıflığından dolayı bu silahların “yanlış ellere” (radikal unsurlara) geçerek İsrail’i tehdit eder duruma gelme olasılığıdır. Kimyasal silahlara ilişkin olarak değerlendirilen bir diğer senaryo ise Savunma Bakanı Ehud Barak tarafından öne sürülmüştür. Bu senaryoya göre eğer rejimin devrilmesi kesinleşirse Esed’in son bir eylem olarak İsrail’e karşı bir askeri harekâta girişme ihtimali vardır. (8)


Bir diğer güvenlik endişesi İsrail’in elinde tuttuğu Golan Tepeleri’ne çatışmadan kaçan Suriyelilerin sığınmak istemesidir. Bu endişe İsrail’i bölgeye askeri birlikler konuşlandırmaya sevk etmiştir. Tel Aviv, sınırın Suriye tarafındaki bölgelerin İsrail ile çatışmaya girişebilecek grupların denetimine girme ihtimalini göz önünde bulundurmaktadır. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesiyle Golan Tepeleri’nin bu bölgelere sınır haline gelecek olması İsrail’i tedirgin etmektedir. Liberal eğilimli İsrailliler arasında dahi dikkate alınan bu senaryo ile Sina Yarımadası’ndaki son hadiselere benzer gelişmelerin Suriye sınırında da cereyan edebileceği ihtimali gündeme gelmiştir.(9)


Suriye’de muhtemel senaryoların çoğunluğunda ülkeyi bir kargaşa ve çatışma süreci beklemektedir. Esed’in devrilmesi, hükümet sisteminin çökmesi ve devlet yapısının çözülmesi halinde etnik unsurlar arası bir iç savaşın gelişme olasılığı öngörülen en kötü senaryo olarak belirmektedir. Rejim çöktükten sonra merkezi bir hükümet kurulamaması halinde Suriye’nin birbirine rakip dış aktörlerin desteklediği unsurların mücadele alanı haline gelmesi ihtimali de ikinci bir kötü senaryodur. Bu senaryoların gerçekleşmesi durumunda ülkede ortaya çıkabilecek temsili savaş, Suriye’nin yakın çevresindeki devletleri de istikrarsızlaştırabilecek bir dinamiğe dönüşebilir. 


Bu senaryolar karşısında İsrail’in üç seçeneği olduğu öne sürülebilir:


•    Suriye’deki siyasi süreci yönlendirmek ve inisiyatif almak (pro-aktif seçenek)

Suriye’de farklı bir rejimin ortaya çıkması için gerekli şartları oluşturmak. Bunun için rejime destek olan odakları zayıflatırken muhalefetin belli unsurlarına destek vermek. Suriye’deki kanaat önderleri ve muhalefet unsurları ile diyalog için kanallar açmak.


•    Güvenliği sağlamak (reaktif seçenek)

Şimdiki ve gelecekteki güvenlik tehditlerini silah kaçaklığını ve silahların sızmasını önleyecek bir kampanya ile en aza indirmeye çalışmak. Kimyasal silahları kullanmaması ya da Hizbullah’a nakletmemesi için Esed rejimini caydırmak. Golan Tepeleri’nde güvenliği artırmak ve muhtemel güvenlik açıklarına karşı teyakkuzda olmak.

•    Kenarda durmak, müdahale etmemek (pasif seçenek)

Esed rejiminin çökmesi ihtimali üzerinde durmak için henüz erken olduğuna kanaat getirmek. Zayıflamış bir Esed rejiminin bilinmeyen/beklenmeyen diğer durumlara kıyasla İsrail açısından daha iyi olduğu seçeneği üzerinde durmak. (10)


Sonuç


Suriye krizinin nasıl sona ereceği, Esed giderse ülkenin nasıl bir sürece gireceği hususları hala belirsizliğini korumaktadır. Ancak İsrail, politikalarını Esed rejiminin düşeceği ihtimalinden hareketle belirlemek durumundadır. İsrail’in yukarıda bahsedilen seçeneklerden inisiyatif alıp Suriye’deki siyasi süreci yönlendirmek ve güvenliği sağlamak seçeneklerini hayata geçirecek politikalar izlemesi beklenebilir. İsrail, Esed rejimine ve Hizbullah’a olan desteği zayıflatmak için harekete geçebilir, kimyasal ve stratejik silahların radikal grupların eline geçmesini önlemek için önlemler alabilir, Suriye halkına insani yardımda bulunmak için merkezler açabilir.


Bunlar göz önüne alındığında İsrail’in Türkiye ile olan stratejik işbirliğini yeniden gözden geçirmesinin yararına olacağını ifade etmek mümkündür. İsrail, Türkiye’nin Suriye muhalefeti ile ilişkilerini ve muhalefet üzerinde etkisinin olduğunu göz ardı etmemelidir. 


İsrail, genelde Arap dünyasında cereyan eden gelişmeleri özelde ise Suriye’deki hadiseleri kendi varlığına tehdit olarak algılamaktadır. Uluslararası kamuoyunda Arap baharı süreci iyiye doğru değişim ve dönüşümün adımları olarak algılansa da, İsrail halk ayaklanmalarını kendi güvenliği açısından bir problem olarak değerlendirmektedir. Tel Aviv açısından sorulması gereken en önemli soru, İsrail’in Arap dünyasındaki değişimlere nasıl intibak sağlayacağı olmalıdır. Örneğin İsrail, Esed rejimi çöktüğünde Suriye’de iktidara gelecek seçilmiş ve meşru hükümetle Golan Tepeleri hususunda nasıl müzakere edecektir, edebilecek midir? Kuruluşundan beri İsrail’e avantajlı bir konum sağlayan bölgedeki statükonun değişmesi İsrailli politikacıları endişelendirmektedir. Arap ülkelerinde halkların taleplerini dinleyen iktidarların ortaya çıkması ile birlikte Tel Aviv bu avantajlı konumunu koruyabilecek midir? Bu konu Arap baharı kapsamında İsrailli karar mercilerini meşgul eden en önemli meseledir.




Dipnotlar:


(1)    Salah Al-Naami, “Israel and the Islamist Scarecrow after the Arab Revolts”, Doha Institute, November 2011, s. 2

(2)    Gabi Ashkenazi, “Keep Israel Strong in Changing Mideast”, Yedioth Ahronoth, 10 Şubat 2011, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4026983,00.html

(3)    Gideon Levy, “The Middle East Does Not Need stability”, Haaretz, 10 Şubat 2011, http://www.haaretz.com/print-edition/opinion/the-middle-east-does-not-need-stability-1.342381

(4)    Dan Williams, “Eye on Iran and Syria, Israel Hardens Missile Shield”, Reuters, 5 Ağustos 2012,

http://www.reuters.com/article/2012/08/05/us-arms-israel-missiledefence-idUSBRE87401P20120805

(5)    Saleh Al-Naami, “Israeli Defense Spending and the Arab Revolts”, Doha Institute, July 2011, s.9

(6)    Patrick Clawson, “Post-Assad Syria: Opportunity or Quagmire?”, INSS Strategic Forum, No. 276, Şubat 2012,  s. 7

(7)    Interview with Israeli PM Benjamin Netanyahu, Fox News Sunday wit Chris Wallace, 22 Temmuz 2012, http://www.foxnews.com/on-air/fox-news-sunday/index.html

(8)    Michael Herzog, “Syria: How to Advance Transition to a Post-Assad Future”, BICOM Policy Paper, 10 Temmuz 2012, s. 4

(9)    Ari Sahvit, “Soul-searching on Syria”, Haaretz, 9 Ağustos 2012, http://www.haaretz.com/opinion/soul-searching-on-syria.premium-1.456951

(10)    Udi Dekel, “Whither Syria? Recommendations for Israeli Policy” INSS Insight, No. 359, 6 Ağustos 2012, s.3

Back to Top