Filistin’de Tek Devletli Çözüm: Bir Mülahaza

Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK
19 Temmuz 2012
A- A A+

İki devletli çözüm modeli, Filistin-İsrail sorununun çözümüne yönelik şimdiye kadar geliştirilen senaryoların arasında en çok desteklenen önerilerden biri olmuştur. Son olarak Suudi Arabistan Kralı Abdullah tarafından öne sürülen Arap Barış Girişimi ile iki devletli çözüm Filistin-İsrail ihtilafının yegâne çözümü olarak takdim edilmiştir.

Ancak, iki devletli çözüm modeli ahlaki açıdan adil bir çözüm sağlayamayacağından problematik hale gelmiştir ve böyle bir modelin uygulanabilirliğini engelleyen birçok faktör vardır.


Bu analizde Filistin-İsrail çatışmasının çözümü için tek devlet modelinin uygulanabilirliği ele alınacaktır. İki toplum arasında kurulacak diyalogla beslenecek kimliklerin birbirlerinden tehdit algılamadan tek devlet içinde bir arada yaşamasının imkânı üzerinde durulacaktır.   Çalışmaya konu olan tek devletli çözüm yaklaşımı iki devletli çözümün pratikte uygulanmasının zorlaştığı gerçeği üzerinde temellenecektir. Kozmopolitan bakış açısının gerektirdiği üzere tek devlet seçeneği sorunun çözümü için ahlaki ve insani açıdan adil olan neticeyi verebilecektir.


Çözümün Çözümsüzlüğü: Filistin’de İki Devlet

Filistin’de biri Filistin diğeri İsrail’den oluşacak şekilde iki ayrı devletin kurulması fikri İngiliz Manda dönemine dayanmaktadır. Filistinliler ile Yahudiler arasındaki çatışmaların giderek artması neticesinde 1937 yılında toplanan Peel Komisyonu iki halkı birbirinden ayıracak iki ayrı devletin kurulmasını çatışmaların sona ermesi için bir çözüm olarak görmüştür. Bu eğilim 1947’de Filistin sorununun çözümü Birleşmiş Milletler’e (BM) götürüldüğünde devam etmiştir. 1947 yılında BM Güvenlik Konseyi’nde 181 sayılı kararla alınan taksim planı Filistin topraklarının  %55’i Yahudilere %45’i Filistinlilere verilerek bölünmesiyle hayata geçirilmiştir. Müstakbel İsrail devletinin kuruluşuna zemin hazırlayan taksim planı Yahudiler tarafından desteklenirken, Filistin halkı tarafından adil olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Nitekim BM taksim planının beyan edildiği dönemde tarihi Filistin topraklarında ikamet eden Filistinli Arapların nüfusu 1,3 milyon civarındayken, Yahudilerin nüfusu 600,000 dolayında idi. Yahudi yerleşimciler 1947 yılına gelindiğinde Filistin topraklarının sadece %8’ini satın alabilmişti.(1)


Taksim planının yerleşimci Yahudiler tarafından desteklenirken ve Filistinliler tarafından reddedilmesiyle iki halk giderek artan bir şiddet sarmalına mahkûm olmuştur. Buna rağmen plan sorunun “ayrılık” ile çözülebileceğinin uluslararası camiada pekişmesini sağlamıştır. Ancak taksim planı aynı zamanda iki devlet modelinin işlemez olduğunu göstermesi açısından önemlidir.


Haziran 1967 savaşı sırasında İsrail’in 1948 yılındaki ateşkes sınırlarının dışında kalan Batı Şeria ve Gazze’yi işgali ile başlayan politikaları iki devletli çözümün pratikte uygulanabilirliğini giderek zorlaştıran bir rol oynamıştır. Batı Şeria ve Gazze Şeridi işgal altındayken ve yerleşim inşaatları devam ederken başlayan Oslo süreci de iki devletli çözüm üzerine temellenmiş; sürecin sonunda toprakların paylaşımına dayalı iki devletin kurulması öngörülmüştür. Ne var ki, İsrail’in işgal altındaki topraklarda devam eden yerleşim birimi inşaatları ve yerleşimlerden çekilmeyi reddetmesi Filistin devletinin kurulmasını zorlaştırmıştır. 


Öte yandan, İsrail’in Camp David Zirvesi’nde (2000) öne sürdüğü Filistin devleti modeli gerçekçi değildir. Her ne kadar genel kanaat Yaser Arafat’ın tutumunun görüşmelerin çökmesine neden olduğu yönündeyse de, gerçek bundan farklıdır. Camp David görüşmelerinde tüm ihtilaflı konuların –sınırlar, yerleşimler, güvenlik, Kudüs’ün statüsü ve mülteciler gibi- nihai statü anlaşması ile çözülmesi öngörülmüştür. Ancak gerek ABD’nin gerekse İsrail’in “ya kabul et ya da bırak” tutumu Filistin tarafının müzakere kabiliyetini zayıflatmış, Filistin’in uzlaşmaz taraf olarak algılanmasına yol açmıştır. Barak’ın teklifi cömert gibi görünse de gerçekte bu teklifin kabul edilmesi durumunda Batı Şeria’da kurulacak bir Filistin devleti, İsrail’i yerleşimlere bağlayan yollar ve kontrol noktaları yüzünden üç kantona bölünmüş olacak ve devletin bütünlüğü bozulacaktı. Ayrıca bu devletin kendi hava sahası ve ordusu olamayacaktı.  Bununla birlikte, İsrail’in Kudüs için Filistinlilere hâkimiyet değil, gözetim hakkı (custodianship) teklif etmesi Arafat’ın kabul edebileceği bir öneri değildi.  Sonuç olarak, Filistin için adil bir çözüm olmayacağı bariz olan bu anlaşmaya Arafat yanaşmazken, Barak da daha fazla toprak vermeyi teklif edemeyeceğini öne sürmüş ve süreç tıkanmıştır. Son olarak ise Suudi Arabistan’ın girişimi ile gündeme gelen iki devletli çözüm planı tüm tarafların üzerinde anlaştığı bir plan olarak masada durmaktadır.


İki Devletli Çözümün Önündeki Engeller

Filistin topraklarında iki devletli çözümün pratikte uygulanmasını engelleyecek faktörler bulunmaktadır. İsrail’in 1967 savaşı sonrasında işgal altındaki topraklarda yürüttüğü politikalar Filistin topraklarında fiili bir gerçeklik meydana getirmiştir. Kudüs’te Batı Duvarı kenarındaki Filistinlilere ait olan 160 evin yıkılması ve hemen ardından Yahudi Mahallesi’ndeki 600 evin istimlak edilmesi (2) yaklaşık kırk beş yıldır süren işgal süresince İsrail’in sürdürmüş olduğu yerleşim ve delokalizasyon politikalarının başlangıcını ifade etmektedir. Nitekim dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un 2004 yılında dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’a gönderdiği mektupta 1967’den beri devam eden İsrail yerleşimlerini “filli gerçekler” (realities on the ground) olarak nitelendirilmesi de bu kanıyı güçlendirmiştir.(3)


İsrail’in Kudüs ve Batı Şeria’da sürdürdüğü yerleşim inşaatları iki devletli çözümün uygulanmasını zorlaştıran en önemli fiili gerçek olması açısından önem taşımaktadır. B’Tselem verilerine göre bugün yaklaşık 498 bin yerleşimci Batı Şeria ve Kudüs’te yapılan 124 yerleşim biriminde yaşamaktadır; bu nüfusun yaklaşık 200 bini yerleşimi sürekli genişleyen Doğu Kudüs’te bulunmaktadır. (4) Son yıllarda küçük bloklar halinde inşa edilen yerleşimler ise (Givat Ze’ev, Pisgat Ze’ev, Ma’ale Adumim, Ariel, Efrat, Etzion ve Beitar Illit) Batı Şeria’daki stratejik koridorları kontrol etmekte ve Filistin’in toprak bütünlüğünü engellemektedir. Batı Şeria ve El-Halil’deki (Hebron) bu yerleşim birimleri, birbirinden ayrılmış dört Filistin bölgesinde (Batı Şeria’nın kuzeyi ve güneyi, Doğu Kudüs ve Gazze) hareket özgürlüğünü tehdit etmektedir.


Barış görüşmelerinde yerleşim inşaatlarının inşasının durdurulması ya da bunların boşaltılması gündeme getirilmekle birlikte, hem Likud hem de İşçi Partisi liderleri özellikle Doğu Kudüs’ün hiçbir bölümünü boşaltmayı kabul etmemektedir. İşçi partisi yerleşimleri güvenlik endişelerine bağlamak suretiyle meşrulaştırırken Likud Büyük İsrail ideolojisi bağlamında yerleşim bölgelerinin vaat edilmiş topraklar olduğunu dolayısıyla hiçbir şekilde terk edilemeyeceğini öne sürmektedir.


Yahudi yerleşimleri ile birlikte fiili gerçek haline gelen bir diğer olgu da buralarda yaşayan Yahudilerdir. Yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı yerleşim bölgelerinden bu kişilerin çıkarılması İsrail’i bir iç savaşa sürükleme tehlikesi taşımaktadır. Nitekim Ariel Şaron’un 2005 yılında aldığı Gazze’deki 21 yerleşimden çekilme kararı ve akabinde bölgeyi boşaltma çalışmalarında yaşananlar bu konuyla alakalı fikir verebilecek niteliktedir. İşgal altındaki topraklardaki yerleşimcileri ekonomik ve ideolojik yerleşimciler olarak ayırmak mümkünse de, buralardaki Yahudilerin radikal olduklarını ve Filistin halkını topraklarda istemediklerini ve her iki grubun sıklıkla çatıştıklarını söylemek mümkündür. Bununla birlikte ne ekonomik ya da dini sebeplerle bu topraklara artık yerleşmiş olan Yahudileri ne de bugün nüfusu 3,9 milyon olan Filistin halkını Batı Şeria’dan sürmeye çalışmak ahlaki bir çözümdür; bunun yerine bir arada yaşamanın yollarını aramak barışçıl bir perspektiften daha makul gözükmektedir.


İsrail Filistin ile barış görüşmeleri için masaya oturduğunda ise yerleşimlerin boşaltılmasını söz konusu etmemektedir. Her ne kadar son barış planı olan Arap Barış Girişimi de bu düstur üzerine temellenmiş olsa da İsrail bu konudaki kararlılığını bir kez daha yinelemiştir. En cömert plan olduğu öne sürülen Camp David Zirvesi’nde Ehud Barak tarafından lanse edilen barış planında dahi İsrail’in yerleşimlerden tamamen çekilmesi öngörülmemiştir.


Tüm bu anlatılanlardan çıkarılacak iki sonuç vardır: İsrail’in tam hâkimiyeti sağlanmış bir Filistin Devleti’nin kurulmasına izin vermeye niyeti yoktur. Üzerinde mutabık kalacağı devlet ise Gazze’de ve Batı Şeria’nın bazı bölümlerinde kurulacak ve hâkimiyeti İsrail kontrolünde olacak bir devlettir. Böyle bir öngörünün sorunun adil çözümüne katkıda bulunmayacağı açıktır. Mülteciler sorununun adil bir şekilde çözülmediği, Filistinlilere tam hâkimiyet verilmediği ve daha az, parçalı toprak verildiği bir çözüm ahlaki bir çözüm olmaktan uzaktır.


Yaklaşan Gerçek: Tek Devletli Çözüm 

Son zamanlarda hem Filistinliler hem de Yahudiler arasında tartışılmaya başlanan Filistin’de tek devlet modeli yeni bir olgu değildir. Hatta Siyonizm’in kültürel Siyonizm olarak adlandırılan fraksiyonu tarafından çok erken bir dönemde dahi savunulmuştur.(5) 1920’li, 30’lu ve 40’lı yıllar boyunca revaçta olan tek devlet yaklaşımı 1925 yılında Brit Shalom (Barış Sözleşmesi) adı verilen Yahudi bir grubun Filistin’de Yahudilerin ve Filistinlilerin bir arada yaşamasını savunması ile somutlaşmıştır. Bu grup kültürel olarak özerk kalacak iki halkın mutlak siyasi eşitliğe sahip olduğu iki uluslu bir devlette yaşamalarını savunmuştur.(6) Brit Shalom hareketini Kedma Mizraha (Doğu’ya Doğru), Yahudi-Arap Yakınlaşması için İşbirliği Teşkilatı ve en nihayetinde Ihud (Birlik) hareketi takip etmiştir. Martin Buber ve Judah Magnes gibi entelektüellerin desteğini alan bu hareketlerin ortak sloganı “Filistin’de birliğe doğru” olagelmiştir. Filistin ise 1988 yılında terörü bırakıp İsrail’i tanıdığını açıklayana kadar tek devletli çözümden yana olmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü, İsrail ile barış görüşmeleri başlayana kadar tüm vatandaşların eşit olarak yaşayabilecekleri demokratik bir devletten yana olmuştur.


Ne var ki, iki devletli çözüm uluslararası düzeyde makul çözüm olarak görülmüştür. Diğer taraftan hâkim uluslararası sitemin ulus-devlet modelini dayatması da iki devletli çözümün öne çıkmasına hizmet etmiştir. Ancak artan Yahudi yerleşimleri nedeniyle toprak bütünlüğü olan bir Filistin devletinin giderek imkânsızlaşması tek devletli çözümü tekrar gündeme getirmiştir. Üzerinde en fazla konuşulan tek devlet modeli iki uluslu devlet modeli  (bi-national) ve demokratik-seküler devlet modeli olmakla birlikte; federal ve Lübnan’da olduğu gibi koalisyonel modelden  (consociational) de bahsetmek mümkündür.

 

Bu analizde demokratik-seküler modelin Filistin’de iki toplumun bir arada yaşayabilmesi için en uygun model olduğu düşüncesinden hareketle sadece bu modelin uygulanabilirliği tartışılacaktır. Filistinlilerin ve Yahudilerin bir arada yaşayacağı demokratik-seküler devletin sağlayacağı üç önemli ölçüt vardır (7):

1- Üzerinde anlaşılacak olan bu devlet modeli hiçbir tarafın temel haklarını çiğnemeyecektir.
2- Her iki tarafın da ahlaki ve adil açıdan mümkün olabilecek isteklerini karşılayacaktır.
3- Tarihi Filistin topraklarında yaşayan kişilerin temel insan haklarını koruyacaktır.

 

Bu üç kıstas bağlamında, Filistin’de kurulacak demokratik-seküler devlet;
• Etnik, kültürel, tarihi veya dini referanslara bakmaksızın tüm vatandaşlarının haklarına saygı gösterecektir.
• Başkenti Kudüs olacak bu devletin vatandaşların haklarının ve ülkenin sınırlarının belirtildiği fonksiyonel bir anayasası olacaktır. Etnik, dini ya da kültürel arka plana bakılmaksızın yasalar önünde eşitlik birincil esas olacaktır.
• Her devlet gibi bu devletin de yasama, yürütme ve yargı organları olacaktır ve buralarda istihdam edilecek olan kişiler Lübnan sisteminde olduğu gibi etnik ya da dini aidiyete göre seçilmeyecektir.
• Devlet içinde yaşayan unsurların kültürel, dini ya da tarihi açılarını yansıtacaktır ancak bunu diğer unsurları yabancılaştırarak yapmayacaktır.
• Eğitim sistemi evrensel değerler yanında hem Filistin hem de Yahudi tarihini ve iki topluluğun kesişen dönemlerini birini diğeri karşısında yüceltmeden ama aynı zamanda eleştirel bakış açısı da kazandırabilecek bir şekilde düzenlenecektir. Eğitim dili çoğunluk tarafından konuşulan dil olan Arapça ve İbranice olacaktır, ancak dünyayla bağlantıyı sağlayacak bir dil de (örneğin İngilizce) öğretilecektir. Azınlıkların özel okul açma hakları da olacaktır.
• Devlet ile din arasında tam bir ayrım sağlanacaktır; bu bağlamda hiçbir dini gruba bir diğeri karşısında iltimas gösterilmeyecektir. Ancak, devlet vatandaşlarına özgürce ibadet etme hakkını sağlayacaktır.
• Devlet, üzerinde etraflıca düşünülmüş ve adil göç yasaları çıkaracaktır. Adalet çerçevesinde, Filistinlilere, Yahudilere ya da bu iki grup soyundan gelenlere öncelik tanıyabilecektir.
• Kaynakların eşit biçimde paylaşılması konusunda tüm unsurlar için adil olacak düzenleme yapılacak, devletin her türlü imkânından ayrım gözetmeksizin herkesin faydalanması sağlanacaktır. 
• Son olarak bu devlet ırkçılığın ve nefret söyleminin önlenmesi hususunda son derece ihtiyatlı olacaktır. 


Tek Devletli Modele Muhtemel İtirazlar

Tek devletli çözümün makul olmadığına getirilen ilk itirazlardan biri ne Filistinlilerin ne de Yahudilerin tek devleti desteklediği yönündedir. Şunu kabul etmek gerekir ki,  tek devlet Yahudiler tarafından desteklenmeyen bir çözüm olarak görülmüştür. Daha çok Filistinliler arasında taraftar toplayan bu çözüm giderek İsrailli solcular ve liberaller tarafından da dillendirilmeye başlamıştır. Filistin Siyaset Araştırmaları Merkezi ve Kudüs İbrani Üniversitesi’ne bağlı Harry S. Truman Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmaya göre Filistinliler arasında 2010 yılında tek devletli çözüme olan destek oranı yüzde 29’dur ve iki devletli çözüme olan destek giderek düşmektedir. Aynı araştırma sonuçlarına göre Filistinlilerin yüzde 26’sı, Yahudilerin ise yüzde 30’u konfederatif modele destek vermektedir.(8)


Tek devletli çözüme bir diğer itiraz, Filistinlilerin anti-semitik oldukları dolayısıyla Yahudiler ile birlikte bir arada yaşayamayacakları üzerinedir. Ancak yaklaşık bir asırdır süren çatışmanın sebebini Filistinlilerin anti-semitik olmalarında değil, Yahudilerin “topraksız bir halk için, halksız bir toprak” yaklaşımıyla Filistin’e yerleşip burada Filistinlilerin temel haklarını ihlal etmiş olmalarında aramak daha makuldür. Yani, Filistinlilerin Yahudilere olan düşmanlığının altında yatan nedenlerin başında giderek artan Yahudi göçü ve toprak alımları gelmektedir. Nitekim tarihi Filistin topraklarına Yahudi göçü ve yerleşmesi nedeniyle Filistinlilerde varlıklarının tehdit edildiği düşüncesi hâkimdir.(9) Ayrıca temel çatışmayı iki halk arasındaki düşmanlığa değil daha çok Siyonizm’in milliyetçi öncülleri bağlamında ortaya çıkan antipatiye bağlamanın mantıklı olduğu belirtilmelidir.(10)


Öte yandan tek devletli çözümün İsrail’in varlığını ortadan kaldıracağı düşüncesi, Yahudiler özellikle sağcı İsrailli politikacılar tarafından dile getirilmektedir. Tek devlet modeli İsrail’in bir devlet olarak varlığına son verecekse de Yahudilerin yaşam hakkını elinden almayacaktır. Ayrıca Yahudiler Filistin’de eşit şartlarda, topraktan ve kaynaklardan eşit olarak faydalanarak hem kendilerine hem de Filistinlilere ait bir devlet içinde yaşamaya devam edeceklerdir. Dolayısıyla tek devletli çözüm birilerinin öldürüleceği ya da bertaraf edileceği anlamına gelmemelidir. Bu çözüm iki halkın da güvenliğini sağlayacaktır.


Sonuç Yerine: Tek Devletli Çözüm Gerçekdışı mı?

Filistin-İsrail sorununa çözüm aranadursun, bugün tek devlet zaten bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. Raşid Halidi’nin bir yazısında belirttiği gibi değişik düzeylerde vatandaşlık şekilleri olsa da, Ürdün Irmağı ile Akdeniz arasında sadece bir devlet vardır ve üzerinde durulması gereken iki toplum için de yeterli yerin olduğu Filistin’de bu iki halkı bir arada yaşatacak bir modeli tartışmaktır.


Bugünün birbirine düşmanca duygular besleyen halklar söz konusu olduğunda tek bir devlette iki topluluğun yaşaması fikri imkânsız gibi görünmektedir. Bunun kolay olacağının düşünülmesi de naiflik olacaktır. Zira tek devletli çözüm hususundaki problem teoride değil pratiktedir. Teoride başlatılacak olan bu tartışmanın birkaç nesil sonra hem Filistinlilerin hem de Yahudilerin düşüncelerinde yer edeceğine kuşku yoktur. Nitekim Mart ayında Harvard Üniversitesi’nde “Tek Devlet Konferansı”nın düzenlenmesi, 2004 yılında tek devlet için çağrı yapan “Olga Dokümanına (11)” birçok İsrailli aktivist ve entelektüelin destek vermesi, Moshe Arens (eski Savunma Bakanı), Reuven Rivlin (eski Knesset sözcüsü) gibi İsrailli politikacıların da iki uluslu tek bir devlet çözümüne zaten var olan bir durum olduğunu dile getirerek destek vermeleri bu kanıyı güçlendirmektedir.  


Uluslararası düzeyde ise Filistin sorunu bugünkü milliyetçiliğin kısıtlı kavrayışıyla anlaşılmaya çalışılmaktadır. Westfalya düzeninin ötesinde düşünmeye başlayarak, dünyanın nasıl algılandığını değiştirebilmek politikaların da değişimine hizmet edebilir. Bunun için ise ilk önce düşüncelerin değişmesi gerektiği varsayımından hareketle Filistin-İsrail sorununun çözümünün ancak ve ancak paylaşımla/ayrılıkla olabileceği fikrinden arınmak ilk adım olacaktır. Uluslararası sistemin dayandığı ulus-devlet paradigmasının giderek sorgulanır hale gelmesi (12) de tek devletli çözümü tartışılabilir kılmaktadır.


Tek devletli çözümün ahlaki ve teorik açıdan inandırıcılığı olmakla birlikte bu seçeneğin çok büyük siyasi zorluklar taşıdığı aşikârdır. Kanlı ve şiddet dolu bir geçmişin yükünü taşıyan iki halk için tek devletli çözümü başarıya ulaştırmak çok zor görünmektedir. Yine de bu, her beş İsrail vatandaşından birinin Filistinli ve işgal altındaki topraklarda her altı kişiden birinin Yahudi yerleşimci olduğu göz önüne alındığında, tek devletli çözümün ahlaki olarak en uygun çözüm olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

 

Dipnotlar:

(1) Joel Beinin ve Lisa Hajjar, “Palestine, Israel and the Arab-Israeli Conflict A Primer”, Middle East Research and Information Project (MERIP), sf. 4-5,  http://www.merip.org/palestine-israel_primer/intro-pal-isr-primer.html Erişim 19.07.2012

(2) Ann Mosely Lesch, “Israeli Settlements in the Occupied Territories, 1967-1977” , Journal of Palestine Studies, Vol. 7, No.1, Autumn 1977, sf. 29.

(3) Mektubun tam metni için bkz. “Exchange of letters between PM Sharon and President Bush”, 14 Nisan 2004,  www.mfa.gov.il

(4) B’Tselem Land Expropriation and Statistics, http://www.btselem.org/settlements/statistics, Erişim 31.05.2012  

(5) Norman Finkelstein, Image and Reality of the Palestinian-Israeli Conflict, (London: Verso, 2002), sf. 9-10. 

(6) “The History of the original Brit Shalom”, http://www.britshalom.org/background.htm, Erişim 15.07.2012

(7) Raja Halwani, Tomis Kapitan, The Israeli–Palestinian Conflict: Philosophical Essays on Self-Determination, Terrorism and the One-State Solution, (New York: Palgrave MacMillan, 2008), sf. 221.

(8) Benjamin Joffe-Walt, “Palestinians increasingly back 1-state”, 22.03.2010, Jerusalem Post, www.jpost.com Erişim 16.07.2012

(9) Mark Tessler, A History of the Israeli-Palestinian Conflict, (Bloomington: Indiana University Press, 1994), sf. 130.

(10) Virginia Tilley, The One-state Solution: A Breakthrough Plan for Peace in the Israeli-Palestinian Deadlock: A Breakthrough for Peace in the Israeli-Palestinian Deadlock, (Manchester: Manchester University Press, 2005), sf. 144.

(11) Tam metin için bkz. “The Olga Document”, http://www.nimn.org/Perspectives/israeli_voices/000233.php Erişim 15.07.2012

(12) Bu tartışma için bkz. Elijah Bossa, “On State Sovereignty: The End of Territoriality as the Starting Point in IR?”, 11.07.2012, www.e-ir.info

Back to Top