Türkiye-İran-Irak Son Gelişmeler

A- A A+

Türkiye-İran ilişkileri asırlardan beri yoğun şekilde devam edegelmiştir. İran, izlediği Amerika ve İsrail karşıtlığı politikaları, Rusya ve Çin gibi küresel aktörler ile geliştirdiği ilişkiler, maruz kaldığı tecrit politikası, nükleer enerji programı ve Ortadoğu’da her geçen gün artan ağırlığı ile gündemdeki yerini korumaktadır.


Türkiye ve İran genellikle dostane ilişkiler sürdürmekle beraber iki ülke arasında daima bir nüfuz rekabeti olagelmiştir. İran’ın Türkiye’deki rejimin tam bir antitezi olan kendi devrimini ihraç gayreti ve PKK terör örgütüne sağladığı kolaylıklar iki ülke arasında zamanında gerginliğe neden olmuştur. İran, zaman içinde PJAK’tan duyduğu endişe nedeniyle PKK’ya karşı daha duyarlı ve işbirliğine açık bir tutuma girmiştir. Tahran’ın, ABD’nin Afganistan’a önemli bir askeri güç göndermesinin ve buna ilaveten Irak’ı işgal etmesinin meydana getirdiği kıskacın etkisi ile son yıllarda Türkiye’ye karşı daha olumlu ve saygılı bir tutum takınması iki ülke arasında ilişkilerin hızla gelişmesini sağlamış ve ticaret hacminin 10 milyar doları aşmasına imkân tanımıştır. Türkiye halen petrol ihtiyacının %20’sini, doğal gaz ihtiyacının ise % 11’ini İran’dan karşılamaktadır.


Genel tablo böyle olmakla birlikte iki ülke arasında NATO’nun füze savunma erken uyarı radarının Türkiye’de konuşlandırılması, İran’ın nükleer programı, iki ülkenin “Arap Değişim Rüzgârı” na özellikle Suriye’deki olaylara bakış ve yaklaşım farkları, nihayet Irak’ta özellikle Kuzey Irak’ta iki ülke arasındaki rekabetin zaman zaman su üstüne yansıyan ancak genelde “Uyuyan Meseleler” olarak süregeldiğini hatırlatmak uygun olur. Yüksek düzeyli İranlı yetkililerin Türkiye’ye yönelik zaman zaman ağır tehditler içeren beyanları İran Dışişleri tarafından sözü geçen şahısların yetkisiz oldukları yönünde ifadelerle tevil edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu şahısların önemli görevlerini sürdürmeleri ve yeri geldiğinde aynı beyanlarına devam etmeleri ister istemez bir danışıklı dövüş olasılığını kuvvetlendirdiği gibi İran’ın NATO radarının Türkiye’de konuşlandırılmasından ne derece rahatsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.


İran’ın son olarak Forda tesislerinde %20 nispetinde uranyum zenginleştirme faaliyetine giriştiğinin duyulması başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere uluslararası arenada çeşitli tepki ve spekülasyonlara neden olmuştur. Uzmanlar %20 eşiğinin bomba yapımı için gerekli %90 zenginleştirmeye varmada önemli bir aşama olduğunu ve bunun Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olduğunu vurgularken, İran %20 zenginleştirmenin bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan izotopların ayrışması için gerekli olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. %20 zenginleştirme şüphesiz İran’ın bomba yapmak için teknolojik eşiğe ulaşabileceğine bir işaret olarak değerlendirilmektedir. Ahmedinejat’ın dünyanın İran’ın çok önemli nükleer gelişmeleri ile ilgili açıklamalarına şahit olacağını ifade ettiği açıklamasını takiben büyük bir törenle %20 zenginleştirilmiş tableti reaktöre yüklemiştir. Ahmednejat’ın bu adımla bir yandan giderek günlük yaşamlarında yaptırımları daha fazla hisseden kamuoyunun gururunu ve milli hislerini okşamak diğer yandan da yaptırımlara rağmen İran’ın nükleer politikasının devam edeceğini göstermek istediği sanılmaktadır. İşin ilginç yanı bu gösteriler yapılırken İran’ın Avrupa Birliği’ne mektup göndererek müzakereye hazır olduğunu bildirmesidir. Keza aynı sıralarda, 1979 devriminden beri ikinci defa İran bir muhrip ve yardımcı gemiyi Akdeniz’e yollamış ve bu gemiler Suriye’ye liman ziyaretinde bulunmuştur.


Bütün bu gelişmeler bir yana, İran’ın atom bombasını imal etse dahi bu bombayı kullanma ihtimalinin ne olduğu sorusuna gelince; İran’ın göreceği çok ağır mukabele nedeniyle bunun kullanma olasılığının gayet sınırlı hatta imkânsıza yakın olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda bombanın yapılmasının İran’a prestij ve siyasi ağırlık kazındırmanın yanı sıra esas itibariyle mevcut rejimin korunması yönünden bir caydırıcılık unsuru olarak düşünüldüğü değerlendirilmektedir.


Yakın zamanda Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılacağı yolunda basında spekülasyonlara yol açmıştır. Hürmüz Boğazı’ndan günde 17 milyon varil petrol geçmektedir. Bu petrollerin takriben 2 milyon varili İran’a aittir. Hürmüz’den geçen petrolün esas itibari ile Çin, Hindistan ve Japonya’ya nispeten daha az bir kısmının (takriben % 20-25) ise İtalya, İspanya ve Yunanistan’a gittiği bilinmektedir. İran’ın bu ihraçtan bütçe gelirlerinin % 70’ine yakın bir kısmını elde ettiği, dolayısıyla Hürmüz’ün kapatılmasının İran’a büyük zarar vereceği ancak İran’ın 1980’lerde Irak ile savaşırken başvurduğu ve küçük botlarla büyük gemilere saldırılar yolu ile istikrarsızlık ve güvensizliğe yol açabileceği ileri sürülmektedir. İran’ı siyasi arenalarda destekleyen Çin ve Rusya’nın Hürmüz’ün kapatılmasına karşı çıktıkları özellikle Çin’in böyle bir durumdan fazlası ile etkileneceği bilinmektedir. Nitekim Çin Başbakanı’nın geçen haftalarda Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne vaki ziyaretlerinin Çin’in alternatif petrol kaynakları aramasına bağlandığı anlaşılmaktadır. Basında ayrıca Abu-Dabi/Umman petrol boru hattının 2012 yaz aylarında hizmete gireceği, 370 km. uzunluğundaki boru hattından günde 1,5 milyon varil petrol nakledileceği yer almıştır. Japonya’nın da ABD’nin etkisi ile İran’dan aldığı petrol miktarında azaltmaya gideceğine dair duyumlar mevcuttur.


Ayrıca İran’ın Hürmüz’ü kapatabileceği yolundaki beyanlarına karşı ABD geçen hafta Körfez’e Bahreyn’de konuşlu 5’inci ABD Filosu ve bu filonun içinde yer alan bir uçak gemisi görev grubuna ilaveten bir İngiliz ve bir Fransız muhribinin de katılımı ile Abraham Lincoln uçak gemisi görev grubunu göndermiştir. İran henüz bu gelişmeye bir tepki vermemiştir.


İran’a karşı uygulanan yaptırımların giderek daha etkili olduğu İranlıların günlük hayatında da hissedilmeye başladığı, Hükümetin birkaç yıl önce terk ettiği temel ana maddelere elektrik ve akaryakıta sübvansiyonları yeniden hayata geçirmek zorunda kaldığı, sübvansiyonlarını yıllık maliyetinin 43 milyar dolara varmasının beklendiği, İran riyalinin ABD doları karşısında % 30-40 değer kaybettiği yolunda basında haberlere rastlanmaktadır.


Geçtiğimiz hafta İran açısından önemli bir karar da AB tarafından alınmış bulunmaktadır. Bu karara göre AB, İran’dan petrol ithalini 1 Temmuz 2012 tarihinden itibaren durduracaktır. Ayrıca AB, İran Merkez Bankasının ticari ve yatırım işlemleri hakkında da bazı kısıtlama kararları almıştır. Bu kararlar İran etrafına sarılan çemberin giderek daraldığına ve İran üzerindeki baskıların giderek yoğunlaşacağı işaretini vermektedir.


Türkiye’nin bu konudaki tutumuna gelince: Türkiye BM Güvenlik Konseyi’nden geçen yaptırım kararlarına uyduğunu ancak bunun dışında ülkelerin tek başına veya çok taraflı düzeyde aldıkları kararlarla kendisini bağlı hissetmediğini belirtmektedir.  Bu böyle olmakla birlikte yaptırımların özel sektörde caydırıcı bir etki yaptığı duyumları da alınmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nden bugüne dek dört yaptırım paketi çıkmış olup İran ve Çin’in tutumları nedeniyle bugünkü şartlarda Konsey’den yeni bir yaptırım paketinin çıkmasının güç olacağı görülmektedir.


İran genel olarak Orta Doğu’daki “Arap Değişim Rüzgârı” olarak nitelenen gelişmeleri 1979 Devrimi’nden ilham alan “İslami Uyanış Hareketleri” olarak görmekte ve halk hareketlerini ABD ve İsrail başta olmak üzere Batı dünyasının kontrolündeki diktatörlüklerin yıkılması olarak yorumlamaktadır. Diğer taraftan Batının halk hareketlerinin yönünü değiştirmeye çalıştığını, Libya’daki NATO harekâtının halkın meşru davasını desteklemek bahanesiyle aslında ülkenin petrol kaynaklarının paylaşımını sağlamaya yönelik olduğunu vurgulamaktadır. “Arap Değişim Rüzgârı”  çerçevesinde Suriye’de yaşanan gelişmelerin İran’ı fazlasıyla endişelendirdiği açıktır. Hatırlanacağı üzere Suriye, İran’ın başta Hamas, İslami Cihad, Hizbullah, Lübnan olmak üzere bölgeyi etkilemede en büyük müttefikidir.  Arap Ligi’nin Suriye hakkında aldığı kararlara Irak’ın karşı çıkmasında İran’ın etkisinin olduğu şüphesizdir. İran’ı rahatsız eden diğer bir gelişme de Hamas Liderlerinden Meşal’in FKÖ Lideri Abbas ile uzlaşmaya varması sonucu zaman içinde Hamas’ın İsrail’in varlığını ret eden tutumunu yumuşatabilecek bir çizgiye yöneliyor izlemini vermesidir. Nitekim Meşal-Abbas uzlaşısını takiben Tahran’a davet edilen Hamas’ın diğer bir lideri Haniye’nin söz konusu uzlaşıyı kınayarak Hamas’ın İsrail’in varlığını kabul etmediğini vurgulaması ilginçtir.


ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile ülkenin giderek İran’ın etkisinin altına girmeye başladığı izlenimi edinilmektedir. Bu yönde İran, bir yandan Şii partilerini birleştirip Merkezi Hükümeti tamamıyla bunların kontrolüne sokmak, eski Baasçıların affedilip eski kurumlarına iadesini önlemek, Irak’ın Saddam döneminde olduğu gibi İran’ı dengeleyebilecek askeri bir güç haline dönüşmesini engellemek maksadıyla gayret sarf etmektedir. Nitekim 1460 km. ortak sınırı paylaştığı Irak’ın sınır illerinde ve Şiilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde etkinliğini her bakımdan artırdığı, Irak’taki Şii militanlara her türlü eğitim ve teçhizat yardımı yaptığı bilinmektedir. İran’ın Kürt partileri ile de çok eskilere dayanan ilişkileri mevcuttur. İran’ın özellikle sınırdaş Kuzey Irak’ın Talabani bölgesi ile çok yakın ilişkiler sürdürdüğü ileri sürülmektedir. İran’ın bu kozlarına karşın, Irak’ta tüm Şiileri birleştirip Şii birliğini temin edemediği, bazı Iraklı Şii din adamlarının mesafeli davrandığı, genelde Irak halkının İran’daki rejime pek olumlu bakmadığı da gerçektir.


Türkiye Irak’ın bağımsızlığı, siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün korunması, ülkenin barış ve istikrar içinde komşuları ile dengeli ilişkiler yürütmesini istemektedir. İran’ın Irak’da giderek artan şekilde etkili olma politikasının Türkiye ile özellikle Kuzey Irak’da bir çıkar çatışmasına neden olması muhtemeldir.


ABD’nin çekilmesi ile Irak’ta şiddetin artması gün geçtikçe şiddeti ve sayısı artan olayların bir iç savaşa dönüşmesi olasılığını gündeme getirmiştir. Yakından bakıldığında olayların bir iç savaştan ziyade Bağdat ve civarındaki bölgede Şii ve Sünni Araplar arasında mezhepsel bir çatışma halinde cereyan ettiği, Kuzey Irak’ta şu ana kadar Kürtler arasında mezhepsel herhangi bir çatışmaya rastlanmadığı görülmektedir. Orta Irak’ta Sünni Arapların çoğunluk olduğu bölgede Kuzey Irak’taki otonom bir idare gibi bir yapılanma istendiği duyumları alınmaktadır. Sünni Liderlerden Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’nin Başbakan Maliki tarafından terör olaylarına doğrudan karışma suçlaması ile tutuklanmaya kalkışılması ve Haşimi’nin Kuzey Irak’a sığınması olaylara ciddi bir siyasi boyut katmış bulunmaktadır. Maliki’nin ithamları üzerine Haşimi’nin liderlerinden olduğu El-Irakiyye partisi Parlamento’dan ve hükümetten çekilmiş ancak geçen hafta yeniden Parlamento çalışmalarına katılmaya başlamış bulunmaktadır. Bazı çevreler El-Irakiyye partisinin Maliki’den herhangi bir taviz almadan boykotu sona erdirmesinin Partiyi kamuoyu nezdinde zayıf duruma düşürdüğü görüşünü ileri sürmektedir. Genel kanı El-Irakiyye’nin ABD Başkan Yardımcısı Biden’in girişimi ile boykota son verdiği yolundadır. Meselenin nasıl sonuçlanacağı ve şiddet olaylarının Irak’ın geleceği üzerinde ne gibi etkiler yapacağını şu anda kestirmek mümkün olmamakla birlikte Kürtlerin giderek kilit bir role sahip olduğu izlenimi edinilmektedir. Cumhurbaşkanı Talabani’nin gerginliği azaltmak üzere milli bir konferans toplamak için gayret sarf ettiği bilinmektedir.


Maliki’nin Türkiye’yi ve ismen Başbakan Erdoğan’ı bölgeye felaket ve iç savaş getirebilecek bir politika takip etmekle suçlamasını ve bu politikadan birçok farklı ve mezhepsel grubu uhdesinde barındıran Türkiye’nin zararlı çıkacağı yolundaki tehdidinin Türkiye-Irak ilişkilerine ilk defa ciddi bir gölge düşürdüğü açıktır. Bu beyanları takiben Irak Şii’lerinin en önemli liderlerinden olan Ali Sistani Ankara’ya gelmiş, Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile görüşmüştür. Ali Sistani’nin temasları hakkında herhangi bir açıklama yapılmamış ise de ziyaretin iki ülke arasındaki ilişkileri yumuşatmaya yönelik olduğu tahmin edilmektedir. Bu ziyareti takiben Irak Başbakan Yardımcısı (Sünni) Mutlaq’ın ve Kuzey Irak Dışişleri sorumlusunun da Ankara’ya gelerek görüşmelerde bulundukları basın haberlerinden anlaşılmaktadır. Bütün bu gelişmelere rağmen Maliki’nin Aralık ayında itimatnamesini sunmuş bulunan Türkiye Büyükelçisini halen kabul etmediği keza basında vurgulanmaktadır.


Ankara’nın Suriye’yi insan haklarına saygılı davranmaya ve demokratik reformlar yapmaya çağırmasının Beşer yönetiminde doğurduğu hoşnutsuzluk ve rahatsızlığa ilaveten Maliki’nin Türkiye’den sert ifadelerle şikâyetçi olmasının Türkiye’nin Orta Doğu ve Körfeze yönelik ticaretine olumsuz etkiler yapması beklenmektedir. Bunlara ilaveten her iki ülke ile yakın işbirliği içinde olan İran’ın bu gelişmeleri Türkiye ile ilişkilerine de bir şekilde yansıtacağı akla gelmektedir. Türkiye’nin Irak’ta ve Suriye’de Sünnilere verdiği desteği İran’ın bölgedeki etki ve yayılmacılığına karşı bir Sünni cephesi teşkili ile izah eden değerlendirmeler de mevcuttur. Her halükarda Türkiye’nin gerek Suriye gerek Irak ile ilişkilerinde vardığı noktanın komşularla “sıfır sorun” politikasını ciddi surette zedelediği de bir vakıadır.

 

Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu (DSA) bağımsız bir gruptur. Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Sönmez Köksal Büyükelçi (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top