12-24 Ocak 2012 New York/Greentree Görüşmeleri Işığında Kıbrıs

A- A A+

Birleşmiş Milletler‘in Kıbrıs sorununa toplumlararası müzakereler yoluyla çözüm bulunması hususunda aldığı karar üzerine Haziran 1968’de başlatılan görüşmelerde sonuca ulaşılması, günümüze kadar mümkün olamamıştır. Kıbrıs Türk toplumu adına görüşmeleri yürütmekte olan Derviş Eroğlu ile Rum görüşmeci Hristofyas’ın 22-24 Ocak 2012’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile yeni bir üçlü görüşme için New York/Greentree’de tekrar bir araya gelmelerinin arifesinde, çıkış yolunu açması beklenen toplumlararası görüşmelerin bulunduğu mecra ile Kıbrıs’ta öne çıkan son gelişmelere topluca bir göz atılmasının yararlı olacağına inanılmaktadır.

Birleşmiş Milletler’in aldığı karar üzerine başlatılan toplumlararası görüşmelerin açılışı 3 Haziran 1968’de Beyrut’ta, Kıbrıs Türk toplumu adına Rauf Denktaş, Rum toplumu adına Glafcos Klerides arasında ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U. Thant’ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Osori-Tafall’ın gözetiminde yapılmıştır. Görüşmeler kısa bir süre sonra Lefkoşa’ya nakledilmiş ve burada devam etmiştir. Defalarca kesilip yeniden başlatılan müzakerelerde Türk tarafını 2005 yılında Cumhurbaşkanlığı görevi ile birlikte müzakerecilik sıfatı da sona eren Rauf Denktaş temsil etmiştir.

Rauf Denktaş’ın 2005’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmaması üzerine yerine seçilen Mehmet Ali Talat’ın görüşmeciliği de üstlenmesi sonrasında toplantılara 3 Eylül 2005’den itibaren, Talat ile Rum tarafının lideri ve müzakerecisi Hristofyas arasında devam edilmiştir.

Müzakerelerin bu safhasında amaç, “siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon ve ortaklığın eşit statüdeki Türk ve Rum kurucu devletlerinden oluşan, tek uluslararası kimlikli, federal bir devlet kurulması” şeklinde tarif edilmiş ve bunun iki halkın iradesini yansıtan ayrı referandumlarla hayata geçirileceği kayıt altına alınmıştır. Ayrıca, egemenlik konusunun müzakereler yoluyla belirlenmesi kararlaştırılmıştır. Bununla birlikte Rum tarafı müzakerelerin devamı süresince bu çerçeveye bağlılığını teyit etmeye yanaşmamış, “Kurucu Devlet” gibi kavramları sorgulamayı sürdürmüştür. 71. oturumda bir araya gelen liderler, çalışmalarını “Yönetim ve Yetki Paylaşımı”, “Mülkiyet”, “AB Konuları”, “Ekonomi”, “Toprak” ve “Güvenlik ve Garantiler” olmak üzere altı başlık halinde yürütmüşlerdir. Görüşmelerin bu safhasına, KKTC’de 30 Mart 2010’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle ara verilmiştir. Seçimlerden Derviş Eroğlu’nun galip çıkması üzerine, müzakerecilik sorumluluğu da Derviş Eroğlu’na geçmiştir. Bu sürecin sonunda Rumlar, Türk tarafının önerilerini “kabul edilemez”, “müzakerelere temel oluşturamaz “ şeklinde niteleyerek ret yoluna gitmişlerdir.

26 Mayıs 2010’da Derviş Eroğlu ile Hristofyas arasında müzakerelere yeniden başlandığı günlerde (21 Mayıs 2010) BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Kıbrıs’la ilgili İyi Niyet Misyonu konusunda Güvenlik Konseyi’ne verdiği dönem raporunda, “zamanın çözümden yana olmadığını” vurgulamaktan kaçınmamıştır. BM Genel Sekreteri’nin Özel Danışmanı Downer da New York’ta yaptığı bir açıklamada “Türk tarafının müzakerelerin 2010 yılı sonuna kadar tamamlanması gerektiğine ilişkin görüşlerinde daha açık olduğunu, Rum tarafının ise müzakerelerin somut bir tamamlanma tarihi olması konusunda daha az açık ve daha az istekli bulunduğunu” ifade etmiştir.

Aynı yıl Eylül ayında Ban Ki-Moon, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu vesilesiyle New York’ta bulunan iki görüşmeciyi bir araya getirmek için teşebbüste bulunmuştur. Eroğlu’nun kabul ettiği bu öneri, Rum tarafında rahatsızlık meydana getirmiş ve reddolunmuştur. Hristofyas bu tür diğer toplantı önerilerini de, New York’ta kendisinin “tüm Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı olarak” bulunduğu gerekçesiyle geri çevirmiştir. Toplantılardan bir an önce somut bir netice çıkartılması konusunda gayret sarf eden BM yetkilisi Downer, “Mülkiyet konusunun halledilmesi halinde Kıbrıs sorununun dörtte üçünün çözülmüş olacağını” belirtmiştir. Müzakerelerin seyrinde cılız da olsa elde edilen sonuçlar, bu beyandaki gerçek payının yüksek olduğunu göstermektedir.

Rum tarafının ortaya koyduğu uzlaşmaz tutum karşısında Türkler de Genel Sekreter’in, BM Barış Gücü’nün (UNFICYP) görev süresinin uzatılmasını öngören devre raporu üzerinde 14 Aralık 2010 günü yapılan görüşmelerde, Sekreterya’nın 4 Mart 1964 tarihli Güvenlik Konseyi kararını göz önünde tutarak metinde “Kıbrıs Hükümeti’ne” atıfta bulunmuş olması gerekçesiyle daima yapılageldiği üzere, çekimser oy kullanarak oy açıklamasında bulunmuşlardır.

Aralık ayı sonunda New York’ta ve Ocak 2011’de Cenevre’de yapılan üçlü temaslarda Türk tarafı masaya “Yönetim ve Yetki Paylaşımı” başlıklı bir paket öneri ile görüşme sürecinin önünü açacak somut bir yol haritasını içeren “Pratik Planı” getirmiştir. BM Genel Sekreteri’nin bu gelişmeler karşısında memnuniyetini beyan etmesine mukabil, Hristofyas olumsuz bir tavır takınmış ve Ban Ki-Moon’un yapacağı basın açıklamasında Mart ayında yeniden bir üçlü görüşme tertiplenmesine dair ifadenin yer almasına dahi karşı çıkmıştır.

Genel Sekreter, bu gelişmeler karşısında, 4 Mart 2011’de yayınladığı raporunda, çalışmalardaki ilerlemenin yavaşlığından kaygı duyduğunu belirtmiş, “müzakerelerin sonsuza dek sürüncemede kalmasının önlenmesi gerektiğini” vurgulamış, müzakerelerde yeterli ölçüde ilerleme sağlanmasının ardından çok taraflı toplantı düzenleyeceğini kaydetmiştir.

Sarf edilen uzun gayretler sonunda, müteakip üçlü toplantı, 7 Temmuz 2011’de Cenevre’de yapılmıştır. Bu toplantıda, 2011 yılı sonuna kadar anlaşmayı hedefleyen bir takvim ortaya çıkmıştır. Bu vesileyle BMGS, müzakerelerin önemli ölçüde yoğunlaştırılmasını ve iki liderin kendisi ile Ekim ayında New York’ta tekrar bir araya gelmesini kararlaştırdıklarını belirtmiştir. Türk görüşmeci Eroğlu ise açıklamasında, “yılsonuna kadar anlaşma konusunda bir düşüncenin hâkim olduğunu, görüşmede iki kesimliliğin anlamının mülkiyet açısından da netleşmesinden memnuniyet duyduğunu” ifade etmiştir.

New York’a dönüşünde Ban Ki-Moon, 8 Ağustos 2011’de Güvenlik Konseyi’ne verdiği raporunda, “müzakere sürecinde görünür bir ilerleme sağlanamamış olmasından duyduğu kaygıyı ifade etmiş ve geçen zamanın çözüm sürecini kolaylaştırmadığını, nitekim Ada’daki kamuoyu yoklamalarının her iki toplumun da birleşik bir Kıbrıs devletine olan inancını kaybetmekte olduğunu gösterdiğini, uygulanabilir ve her iki tarafın da çıkarına hizmet edecek bir çözüm önerisinin en kısa süre içerisinde Kıbrıs Rum ve Türk toplumlarına sunulması gerektiğini” ifade etmiştir. Bu raporu müteakip aylarda üst üste yaptıkları toplantıların ardından liderler görüşmelerde müzakerelere konu tüm başlıkları ele aldıklarını açıklamışlardır.

Ekim ayı sonunda, BMGS’'nin daveti üzerine iki liderin New York/Greentree’de yaptıkları görüşmenin sonunda, liderlerin 2012 Ocak ayının ikinci yarısında BMGS ile yine iki günlük bir üçlü görüşme için Greentree’de bir araya gelmeleri, bunun akabinde ise garantörlerin de katılımıyla düzenlenecek yüksek düzeyde toplantının yapılıp yapılamayacağına karar verilmesi kararlaştırılmıştır. BMGS ve BM yetkilileri, yaptıkları açıklamalarda, gelinen aşamanın artık bir “end game” olduğunu birkaç kez ve ısrarla vurgulamışlardır.

Bu süreç zarfında görüşmelerde esas itibarıyla, “yönetim ve güç paylaşımı bağlamında yürütmenin seçimi” ve “dönüşümlü başkanlık” konuları ile “vatandaşlık ve mülkiyet” olmak üzere üç temel mesele ele alınmıştır. BM Genel Sekreterliği de, üçlü görüşme sonrasında, 1 Kasım 2011’de yaptığı açıklamada, öne çıkan hususları şu şekilde özetlemiştir; “yoğunlaştırılmış müzakerelerde bazı zor anlar yaşanmış, ancak bazı ilerlemeler de kaydedilebilmiştir. İki lider bu bağlamda “Ekonomi”, “AB”, “İç Güvenlik” konularında ilerleme sağlamış, ancak “Başkanlık”, “Mülkiyet”, “Toprak” ve “Vatandaşlık” konularında az ilerleme kaydetmiştir”. Ayrıca, görüşmeler sonucunda liderlerin üzerinde odaklandıkları konular da şu şekilde belirtilmiştir.

-Liderler ile üçüncü görüşmede bu konuların bazılarında umut verici ilerlemeler yaşanmıştır. Kapsamlı çözüme ulaşılabileceğine inanılmaktadır.

-Ocak ayına kadar iki aylık sürede iki lider müzakerelerin nihai aşamasına (end game) geçmek için gayret sarf edeceklerdir.

-Ocak’ta benzer formatta New York’ta yeniden bir üçlü görüşme yapılması için mutabakat sağlanmıştır.

-Ocak’ta gerçekleştirilecek zirvede Kıbrıs sorununun “iç meselelerinin” çözümlenmiş olacağı umulmaktadır. Bundan sonraki adım kısa sürede “çok taraflı konferansa” geçilmesi olacaktır.

Dördüncü üçlü görüşmenin ardından BM makamları tarafından yapılan değerlendirmelerin ve açıklamaların ümitvar bir hava taşıdığı görülmektedir. Bu hava içinde Genel Sekreter, 22-24 Ocak 2012 tarihlerinde iki toplum liderini, “end game” olarak vasıflandırdığı New York/Greentree buluşmasına davet etmiş ve amacın, bundan sonraki adımın kısa sürede üç garantör devletin de katılacakları “çok taraflı konferans’a geçilmesi” olduğunu vurgulamıştır. Bu önemli buluşma öncesinde Genel Sekreter özel danışmanı Downer, Ada’daki iki taraftan öngördükleri hususları ihtiva eden birer çerçeve anlaşma taslağı istemiştir. Yeni toplantının amacı, Ada’daki iki tarafın yanı sıra üç garantörün de katılacağı yüksek düzeyli toplantının önümüzdeki birkaç ay zarfında düzenlenmesi ve bunu takiben de Ada’da iki taraflı, eş zamanlı referandumların yapılarak bütün formalitelerin 1 Temmuz 2012 tarihinden önce tamamlanması olarak tanımlanmıştır.

BMGS’inin ilk defa 4 Mart 2011 tarihli raporunda ortaya attığı, “çok taraflı konferans” olgusu, bu şekilde ortaya konulmuş bulunmaktadır. Ban Ki-Moon’un, daha önceki raporlarında hissedilen bedbinliğin, dördüncü Greentree toplantısında kısmen ortadan kalktığı ve ufukta bir mutabakat aydınlığının ortaya çıkabileceği kanısına vardığı intibaı alınmaktadır. Ada’daki iki toplum arasında 1968 yılından bu yana 44 yıldır süregelen görüşmeler de bu suretle ilerleme kaydedilebildiği takdirde bu sonuç, şüphesiz sadece Kıbrıslılar tarafından değil bütün bölge ülkeleri tarafından da mutlulukla karşılanacak nitelikte olacaktır.

Ancak, görüşmeleri müteakip kamuoyuna intikal eden bilgiler, beklenen uzlaşmanın bu defa da sağlanamadığını göstermektedir. BM kaynakları tarafından yapılan açıklamalarda, Genel Sekreter Ban Ki-Moon’un iki görüşmeciden, “birleşmiş bir Kıbrıs vizyonunu akıllarında tutarak görüşlerini ortaya koymalarını” istemesine rağmen Rum tarafının, “bunun için ortamın mevcut olmadığını” beyanla masaya hiçbir çözüm önerisi götürmediği; Türk tarafının ise, “üç garantörün de katılacağı yüksek düzeyli toplantıya hazır olduğunu bildirdiği” kaydedilmiştir. Bu açıklamalarda ayrıca, BM’nin hem zaman hem de maliyet olarak yorulduğu yer almıştır. Genel Sekreter Ban Ki-Moon ise toplantılar sonrasında BM Genel Merkezi’nde, iki liderle birlikte tertiplediği basın toplantısında, özel danışmanı Downer’den Mart sonunda Kıbrıs müzakere sürecine ilişkin değerlendirme alacağını, bu raporun olumlu ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyumlu olması halinde, iki tarafla yapacağı görüşmelerden sonra Nisan sonunda veya Mayıs başında çok taraflı konferans düzenleme niyeti taşıdığını açıklamıştır. Liderlerin anlaşmaya varmaları için kararlı adımlar atmaları gerektiğini kaydeden Genel Sekreter, “BM için Kıbrıslı liderlere bir çözüm empoze etmeyeceğinin” de altını çizmiştir.

BM kaynakları, bu ortamda Genel Sekreter’in aşağıdaki üç yoldan birini tercih edebileceğini ileri sürmüşlerdir:

-Sürecin çökmesi halinde Ban Ki-Moon liderlere sorunun çözülemediğini ve evlerine dönmelerini ifade ile bir müddet sonra sürecin neden çöktüğünü kamuoyuna açıklayabilir.

-Liderler yeniden al-ver görüşmesine başlayabilirler ve ilerleme sağlanır. Genel Sekreter, Türkiye ile Yunanistan’ın da katılacağı uluslararası konferansın tarihini belirler. (Burada dikkat çekici husus, üçüncü garantör devlet olan İngiltere’den söz edilmemiş olmasıdır)

-Ban Ki-Moon liderlere rağmen uluslararası konferansı toplantıya çağırır ve meselenin burada çözümlenmesine gayret eder.

Kıbrıs sorununda 44 yıldır gösterilen bütün gayretlere ve yapılan yoğun çalışmalara rağmen hala çözümden uzak olunmasının nedeni, l960 anlaşmaları ile kurulmuş olan ortak devletin yerini alacak yeni bir yönetim sisteminin bulunamamasıdır. Bunun başlıca sebeplerinden biri, Rumların bugünkü hukuki, ekonomik ve fiili durumu kendileri açısından daha avantajlı görmeleridir. Halen ellerinde bulundurdukları iki avantajı, yani BM dâhil Türkiye hariç, bütün ülkelerce Ada’nın tümünü temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınmasını ve Avrupa Birliği’ne üye olarak kabul edilmiş olmalarını maharetle kullanmaktadırlar. Son Eroğlu-Hristofyas görüşmelerinde dahi, Hristofyas’ın her vesileyle, kendisinin Kıbrıs’ın bütününü temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı olduğunu ileri sürerek, bir cemaat temsilcisi olan Eroğlu ile eşit düzeyde tutulamayacağını vurgulaması anlamlıdır. Rum tarafı, yapılan çalışmanın, BMGK’nın 1968 yılında aldığı karar gereğince “iki toplumun temsilcilerinin” Kıbrıs sorununa, BM’nin gözetimi altında, hakkaniyet esaslarına göre bir çözüm arayışı olduğunu göz ardı etme gayreti içinde gözükmektedir. Hakkaniyet esaslarına bağlı kalınacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Kaldı ki, Kıbrıs Ada’sının genelinde gelişmekte olan turizmden ve bölgedeki zengin olduğu söylenen petrol ve doğal gaz yataklarının işletilmesi suretiyle elde edilecek gelirin paylaşılması gibi konularda bağlayıcı kararların vakit geçirilmeden alınmasında fayda bulunmaktadır.

Rum tarafının, görüşme sırasında, AB üyeliği sıfatının arkasına sığınarak yer aldığı sürece anlaşma ve çözüm konusunda ümide kapılmak mümkün görünmemektedir.

Ada’daki bu siyasi bölünmüşlük, gün geçtikçe Türklerin aleyhine işlemektedir. Her ne kadar Türk toplumu mensupları, AB’nin sağladığı kazanımlardan bireysel olarak yararlanabilmekte iseler de toplum olarak istifadeleri Rumların çok gerisinde kalmaktadır. İki lider tarafından görüşmelerde ele alınan ekonomi, mülkiyet, toprak, vatandaşlık ve benzeri konularda anlaşmaya varılabilmesi takdirinde dahi, uygulamada ne ölçüde hakkaniyet esaslarına bağlı kalınacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir.

Şurası bir gerçek ki, Türkiye bugünkü potansiyeli ile Kıbrıs’daki fiili durumu ilânihaye devam ettirebilir. Fakat bunun bir sakıncası olmadığı da söylenemez. Devletler hukuku açısından tanınmamış bir devlet niteliği taşıyan KKTC açısından yukarıda sıralanan konuların hepsi büyük önem taşımaktadır. Bugünkü çözümsüzlük, Kıbrıs Rumları açısından da rahatsızlık unsuru oluşturmasına rağmen bu rahatsızlığın Türklere nazaran çok daha geri planda kaldığı aşikârdır. Kıbrıs’da mutlak eşitliğe dayalı hakça bir uzlaşmaya varılması sadece Kıbrıs’ın değil hem Türkiye’nin AB ile ilişkilerine katkısı hem de Türk toplumunun uzun vadeli birliği ve çıkarları ile bütün Doğu Akdeniz’in güvenliği, huzuru ve refahı için şüphesiz büyük önem taşımaktadır.

 

 

 

 

Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu (DSA) bağımsız bir gruptur. Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Sönmez Köksal Büyükelçi (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top