Suriye İzlenimleri (4-14 Kasım 2011)

Yasin ATLIOĞLU
23 Kasım 2011
A- A A+

Arap Birliği’nin 12 Kasım cumartesi günü Suriye hakkında açıkladığı karar ve ardından Halep’teki Türk Konsolosluğu’na yapılan saldırıda eylemcilerin Türk bayrağını yakmaları, Suriye’yi Türk kamuoyunda tekrar öncelikli gündem maddesi haline getirdi. Türk ve dünya medyasında Türkiye’nin Suriye’ye karşı daha sert tedbirler uygulamaya koyacağı, hatta Suriye’nin kuzeyinde askeri bir tampon bölge kuracağı söylentileri dile getirildi.

 

 

Aslında bu söylentiler yeni değil, geçen Mayıs ayından beri özellikle İngiliz medyasında çıkan yorum ve haberler yoluyla sürekli olarak gündemde tutuluyordu. Halep’teki Türk Konsolosluğu’nun duvarı üzerinde Türk bayrağını yakan kişilerin videoları da yine bir İngiliz televizyon kanalı yoluyla dünyaya servis edildi. İngiliz medyasının büyük bir kısmında Suriye’deki krizi çözebilecek tek gücün Türkiye olduğuna dair bir kanının var olduğu ve bunu Türkiye-Suriye arasındaki gerginlikleri provoke edici bir biçimde sundukları aşikâr. Kurban Bayramı’nın ardından Suriye’de olan tüm bu gelişmeleri Şam’da takip etme fırsatım oldu. Bu analizde Kasım ayının yaklaşık ilk iki haftası boyunca kaldığım Şam’da yaptığım gözlemleri sizinle paylaşıp Suriye’deki gerçek durumu -uluslararası medyanın yaptığı dezenformasyona rağmen- açıklama gayreti içinde olacağım.


Şam’da Kurban Bayramı

Mayıs ayı ortasında ayrıldıktan 5 buçuk ay sonra Şam’a geri dönmek oldukça heyecan verici oldu. Şam, tarihi, kültürü, mimarisi ve yaşam tarzıyla herkesi etkilemeye haiz bir kent. Diğer yandan uluslararası medyada her gün iç savaşın içinde olduğu görüntüsü çizilen bir ülkeye gitmenin birçok kişi açısından endişe verici bir durum olmasını anlamak da hiç zor değil. Batılı ve Arap bazı medya organları aylardır Suriye’deki olaylar konusunda inanılmaz dezenformasyon ve ajitasyonla dolu bir medya savaşı yürütüyor. Bu medya savaşıyla insanların algılamalarında olumsuz ve karamsar bir Suriye imajı oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa ki Kurban Bayramı arifesinde ulaştığım Şam’da hiç de böyle bir tabloyla karşılaşmadım. Bu durum Suriye’yi bilen biri olarak beni şaşırtmasa da uluslararası medyanın dayattığı olumsuz Suriye imajına inananlar için ayrıntılarıyla açıklanması gereken bir durum.


Bayram günleri boyunca Şam’ın sokakları, meydanları, kafeleri, alışveriş merkezleri oldukça kalabalıktı ve kentte günlük yaşam tüm hızlıyla devam ediyordu. Suriyeliler akraba ziyaretlerini yaptıkları bayramın ilk gününden sonra genellikle Şam’ın sokaklarında gezmeyi, bir kafeye oturup nargile içerek sohbet etmeyi tercih etti. Bab Touma ve Emevi Camii çevresindeki dar sokakları ve restaurantları -geçen yıl bu zamanların aksine- Batılı turistlerin yerine Suriyelilerle doluydu. Sonbahara göre oldukça sıcak sayılabilecek bir hava ve kentin ana caddelerindeki araba trafiği bayram günlerinin dikkat çekici yönlerindendi. Bununla birlikte Şam’da kaldığım 10 gün boyunca devletin aşırı güvenlikçi önemleri veya halkın günlük yaşamına tesir eden ve kısıtlayan baskıcı uygulamalarına şahit olmadım. Şam’da bir polis devletinin sıkı kontrolünden ve baskısından çok bir rehavet atmosferi hâkimdi. Geçen Mayıs ayında bıraktığım Şam’dan tek farkı kentin dış mahallerinde yollara kurulan birkaç kontrol noktasıydı. Sivil veya askeri üniformalı 3-4 kişiden oluşan Suriyeli güvenlik güçlerinin görev yaptığı bu güvenlik noktalarında yoldan geçen özel araçlar kontrol ediliyor. Fakat bu kontrol çoğu zaman geçen aracın yavaşlamasından sonra aracın içindeki yolculara dışarıdan göz atan bir Suriyeli güvenlik görevlisinin kısa bir bakışından ibaret. İçinde ailelerin ve bayanların olduğu araçlar ise durdurulmadan yollarına devam ediyorlar. Özellikle Perşembe gece yarısından sonra bu kontrol noktalarından geçiyorsanız güvenlik güçlerinin sizden kimliğinizi göstermenizi istemesi muhtemel.


Suriyelilerin pek çoğu, özellikle de Hafız Esad dönemini yaşamamış gençler için bu kontrol noktalarının varlığının oldukça rahatsızlık uyandırdığını belirtmek gerekiyor. Bu rahatsızlığın temel nedeni 6-7 ay öncesine kadar Suriye’de böylesi güvenlik tedbirleriyle hiçbir Suriyelinin karşılaşmamış olması. Mart ayından beri olan olayların ve belirsizliğin Suriyelilerde bir gerilim yarattığı da aşikâr. Suriye’de herkes bu krizin bir şekilde çözülmesi gerektiğini düşünüyor. Bazıları Beşşar Esad’ın devlet başkanlığını bırakmasının bir çözüm olduğunu düşünürken bazıları ise Esad sonrası Suriye’nin Irak gibi bir iç çatışmaya sürükleneceğini ve bu yüzden Esad’ın devlet başkanlığı altında daha ılımlı ve kansız bir değişim sürecini tercih ediyor. Her iki tarafında ortak karşı oldukları şey ise Suriye’ye yapılacak yabancı bir askeri müdahale. Hassas mezhepsel dengelerin bulunduğu Suriye’de mezhebe dayalı bir iç savaşın çıkma olasılığı da insanlarda büyük korku yaratıyor. 2 milyon Iraklı mülteciye ev sahipliği yapmış olan Şam’ın sakinleri, Iraklıların yaşadığı trajedileri çok yakından biliyor. Bu yüzden Suriyeliler dış müdahale ile gelecek bir iktidar değişim konusunda ihtiyatlı davranmayı tercih ediyor. Şam’ın dış mahallelerinin birinde duvara yazılmış iki cümle Suriyelilerin kafa karışıklığının açık bir göstergesi. Aynı duvarda üste “Bady hurriya (Özgürlük istiyorum)” yazıyor, altında ise farklı renkte bir boya ile “Ma bady hurriya (Özgürlük istemiyorum)” yazıyor. Bu kafa karışıklığına rağmen Suriyelilerin çoğu ülkelerindeki sorunları kendi aralarında çözebilecekleri inancını taşıyorlar.


Esad’ın İki Kalesi: Şam ve Halep

Suriye’de Mart ayında başlayan hükümet karşıtı protestoların büyük ölçüde ülkenin iki büyük kenti olan Şam ve Halep’in dışındaki yerlerde gerçekleştiği ve bu iki kentteki gösterilerin oldukça küçük ve etkisiz kaldığı rahatlıkla söylenebilir. Bunun temel nedeni, Şam ve Halep’te yaşayan ve farklı dini ve mezhepsel gruplardan (Sünni, Nusayri, Hıristiyan, Ermeni) gelen kentli orta sınıf ve sermaye sahiplerinin ülkenin istikrarının ve güvenliğin bozulmaması için mevcut yönetime verdikleri destek. Büyük kentlerdeki orta sınıf, Suriye’deki ayaklanma karşısında muhalefeti desteklemek veya tarafsız kalmak yerine hükümete tam destek vermeyi tercih etti. Ayrıca iki büyük kentte toplum üzerinde nüfuz sahibi olan Müslüman ve Hıristiyan dini liderleri ile hükümet arasında oldukça yakın bir ilişki mevcut.  Bu durum, bir yandan Şam ve Halep’te büyük çaplı hükümet karşıtı gösterilerin yapılmasını sınırlandırırken diğer yandan da aynı yerlerde hükümete destek için milyonlara yaklaşan kalabalıkların meydanları doldurmasına yol açıyor. Son iki ayda neredeyse her iki haftada bir hükümete destek için dev kalabalıklar toplanıyor. Şam’daki gösterilerin yapıldığı mekânlardan biri Suriye Merkez Bankası’nın bulunduğu Sebaa Bahrat Meydanı, diğeri ise Savunma Bakanlığı, El-Esad Ulusal Kütüphanesi, Şam Opera Evi ve Suriye Televizyonu’nun binasının bulunduğu Emevi Meydanı. Son aylarda hükümet yanlısı göstericilerin en çok seslendirdikleri tezahüratın “Eş-şa’b yurid Beşşar el-Esad (Suriye Halkı Beşşar Esad’ı istiyor)” olması ise bir tesadüf olmasa gerek. Suriye yönetimi dış baskılara karşı Suriye halkından büyük destek aldığını her fırsat bulduğunda göstermeye çalışıyor.


Suriye yönetimine destek gösterileri uluslararası medyada haber olmakta zorlansa bile bu durum Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın Şam ve Halep başta olmak üzere birçok büyük kentte geniş bir halk desteğine sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle tarih boyunca Suriye’nin Şam ve Halep’teki siyasi ve ekonomik seçkinler tarafından yönetildiği düşünülürse Esad’ın bu iki kentin desteğini kaybetmeden iktidardan çekilmesi mümkün görünmüyor. Tüm bunlarla birlikte geçen Ramazan Bayramı’ndan beri bir yandan Cuma namazı sonrasında yapılan hükümet karşıtı gösterilerin azalmaması diğer yandansa bazı silahlı grupların İdlib, Hama ve Humus arasındaki bölgede Suriye güvenlik güçlerine yönelik silahlı saldırılarını arttırması ülkedeki krizi farklı boyutlara taşıyor. Kendilerini “Özgür Suriye Ordusu” adıyla tanıtan bir grup asker olmayan kişinin, Irak’tan gelen el-Kaide militanları, aşırı İslamcı Selefiler ve bazı silahlandırılmış sivillerin de katkısıyla Suriye güvenlik güçlerine, kamu binalarına ve sivillere silahlı saldırılar gerçekleştirdiği şu an herkes tarafından kabul ediliyor. Bu durum, Suriye hükümetinin ülkede silahlı gruplar var ve güvenlik güçleri bunlarla mücadele ediyor iddiasını da doğruluyor. Fakat uluslararası medya bunu normal bir süreç olarak izleyenlerine sunmayı tercih ediyor. Suriye’deki illegal silahlı grupların temel amacı, ülkenin farklı bölgelerinde devlet otoritesini ortadan kaldırmak, kaos ve güvenlik boşluğu yaratmak ve böylece hükümet karşıtı gösterilerin azalma sürecine girdiği bir dönemde silahlı saldırılarla Suriye’deki olayların dünya kamuoyunun gündeminde kalmasını sağlamak. Özgür Suriye Ordusu’nun bir grup silahlı adamına “Yezid ibn Muavviye Tugayı” adını vermesi ise bu silahlı grubun ülkedeki mezhepçi gerginlikleri provoke etme amacı taşıdığını da açıkça gösteriyor. Şu an için bu silahlı grupların Suriye Ordu birlikleri karşısında eylem kapasitelerinin sınırlı olduğu ve daha çok gerilla tarzı saldırılarla güvenlik güçleri ve sivillerde korku ve ülkenin iç güvenliğinde boşluklar yaratmaya çalıştıkları söylenebilir.


ABD ve Avrupalı devletler, Suriye’ye karşı siyasi, diplomatik ve ekonomik yaptırımları devreye soksalar da askeri bir müdahaleye sıcak bakmıyor. Onlara göre Suriye’ye yapılacak bir müdahale kârlı bir girişim değil ve kendileri açısından büyük riskler taşıyor. Bu yüzden gerek Batılı karar alıcılar gerekse uluslararası medya, Türkiye’nin Suriye’deki olaylara müdahil olmasını destekliyor ve teşvik ediyor. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir tampon bölge oluşturacağı söylentilerinin sürekli gündemde tutulması bu bağlamda düşünülmelidir. Türkiye bu tampon bölgeyi kurarsa Suriye hükümetine karşı savaşan silahlı grupların koruma altına alınabileceği ve daha iyi örgütlenebilecekleri bir alan ortaya çıkabilir. Bu durum ise Suriye’yi mezhepsel temelli bir iç savaşa ve Irak benzeri bir parçalanmaya götürebilir.  Bölgede İran’ı ve Lübnanlı Hizbullah örgütünü kendileri için en büyük tehdit olarak gören Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri’nin bu yolla parçalanmış bir Suriye’nin varlığını kendi dış siyasi çıkarları açısından faydalı görecekleri de aşikârdır. Türk hükümetinin böylesi vahim bir hatanın içine düşmeyeceğini umut etmekten başka çaremiz yok. Çünkü Suriye’de çıkabilecek mezhebe dayalı bir iç savaş başta onun komşuları olmak üzere tüm Orta Doğu’da şiddetli çatışmaların ve belki de bölgesel bir savaşın kapısını aralayabilir.


Ekonomik Yaptırımlar Altında Yaşamaya Alışmış Bir Ülke

Tekrar Şam’daki gözlemlerimize geri dönecek olursak. ABD ve Avrupa devletlerinin Suriye’ye yönelik uyguladığı ekonomik yaptırımlar belli alanlarda da olsa etkisini göstermeye başlamış görünüyor. Suriye’de devam eden şiddet olayları ve uluslararası medyanın çizdiği olumsuz tablo ülkedeki Batılı turist sayısını neredeyse yok denecek seviyeye indirmiş. Şam’da geçirdiğim 10 gün boyunda sadece birkaç Batılı turiste rastlamam Suriye’deki turizmin bitme noktasına geldiğinin göstergesi. Şam’ın turistik bölgeleri oldukça sessiz. Bu günlerde Şam’a turist olarak gelenler ise sadece İranlı, Bahreynli, Pakistanlı ve Afganistanlı Şii hacılar. Ülkede turizmi etkileyen sadece şiddet değil tabi. Örneğin Master ve Visa banka (debit veya kredi) kartları Ağustos ayı sonundan beri Suriye’de kullanılamıyor. Bunun sonucu olarak Suriye’deki otellerde kredi kartıyla internetten yer ayırtmak, nakit para çekmek veya ülkedeki alışveriş merkezlerinde bir şeyler almak mümkün değil.


Master ve Visa kartlar Suriye’de kullanılamazken diğer bir Amerikan şirketi olan Western Union Suriyelilerin yurtdışından para alış-verişlerini sağlayan tek alternatif. Fakat yurtdışından dolar olarak transfer edilen parayı Şam’daki Western Union ofisinden dolar olarak almanız bu günlerde pek mümkün değil. Suriye’de olayların başladığı Mart ayından beri Suriye lirası- Amerikan doları endeksi (1 Amerikan doları=48 Suriye lirası) istikrarını büyük ölçüde korumasına rağmen ülkedeki dolar rezervlerinin azaldığını gösteren birçok delile günlük yaşamda rastlamak mümkün. Şam’daki resmi döviz bürolarında 1 dolar 48 liradan bozdurulabilirken serbest piyasada bu rakam 50 liranın üzerine çıkabiliyor.


Suriye, iç kapalı ve uluslararası kapitalist sistemle zayıf bağlara sahip ekonomisiyle ABD ve Avrupa devletlerinin uyguladığı ekonomik yaptırımlara alışmış bir ülke. Batı tarzı tüketim alışkanlıkları son yıllarda Suriye’ye yavaş yavaş girse de ithal ürünlere dayalı bir alışveriş kültürünün sınırlı bir seviyede kaldığını söylemek mümkün. Bununla birlikte Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımlarla amaçlanan sıradan Suriyelinin bu yaptırımları derinden hissetmesi ve hükümete karşı tepkisini yükseltmesi. Şu ana kadar ekonomik yaptırımların Suriyelilerin normal yaşamına tam anlamıyla derinden etki yapamadığı aşikâr. Suriye iç kapalı ekonomisinden dolayı enflasyon ve ani fiyat dalgalanmalarının olmadığı kendi kendine yeten bir ülke. Fakat Suriyeliler için birincil dereceden önemli olan bazı ürünlerin fiyatlarındaki yükselme veya karaborsanın ortaya çıkması, Şam ve Halep gibi büyük kentlerdeki orta sınıfın huzursuzluğunu arttırabilir. Hatırlanacağı gibi Suriye hükümeti Eylül ayı sonunda ülkedeki dolar rezervlerini korumak için kısmi bir ithalat yasağı uygulamaya karar vermişti. Fakat Suriyeli sanayi ve ticaret çevrelerinden gelen tepki ve ülkedeki malların fiyatlarının yükselişe geçmesi bu kararın kısa sürede geri çekilmesine yol açtı. Bunun yanında Suriye’de kış aylarında evlerinde ısınmak için kullandıkları mazotun son zamanlarda karaborsaya düşmesi Suriyelilerin günlük yaşamına en fazla etki eden meselelerden biri. Suriye hükümeti, Mayıs ayı sonunda 1 litre mazotun fiyatını 20 Suriye lirasından 15 liraya düşürmüştü. O günden bu yana ülkede mazot sıkıntısı giderek arttı, önceleri benzinlikler 15 liraya mazotu satmakta isteksiz göründüler ardından mazot karaborsa bir ürün haline geldi. Suriyeliler Aralık ve Ocak aylarında (yılın en soğuk ayları) mazot bulamazlarsa muhtemelen elektrik kullanarak evlerindeki klima ve sobalarla ısınmak ve bunun maliyetine katlanmak zorunda kalacaklar. Buna ek olarak ekonomik yaptırımlar, uzun vadede Suriye’de işsizliğin yükselmesine, ihracatın azalması ve dolayısıyla devlet gelirlerinin azalmasına da yol açabilir. Suriye’deki ekonomik kötüleşme sıradan insanların günlük yaşamlarını etkilediği boyutta ülkedeki toplumsal huzursuzluğu ve çatışmacı atmosferi tetikleyebilir.


Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımların, Suriye yönetimden çok -doğrudan veya dolaylı olarak- Suriye halkını hedef aldığı aşikârdır. ABD ve Avrupa devletleri, uyguladıkları yaptırımlarla ekonomik zorlukların ve sıkıntıların büyük kentlerdeki orta sınıfın rejime verdiği desteği çekmesine yol açmasını umut etmektedir. Böylece Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın kendi isteğiyle çekilmesi için uygun ortam yaratılabilir. Suriye ekonomisinin ekonomik yaptırımlara ne kadar direnebileceği ve ülkede başlayan ekonomik sorunlara Rusya, İran veya başka bir ülkeden gelecek yardımla çözüp çözemeyeceğini rejimin geleceğini belirleyecek gibi görünüyor.


Arap Birliği’nin Kararı ve Suriye’nin Tepkisi

Geçen cumartesi Şam’dan İstanbul’a dönüş hazırlıklarına başladığım sırada Arap Birliği’nin Suriye ile ilgili kararı örgütün dönem başkanı Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Hamad bin Casim tarafından açıklandı. Açıklamayı çok sayıda Arap televizyon kanalı ve Batılı televizyon kanalları canlı yayında izleyicilerine sundu. Kararda, Suriye yönetiminin örgüt üyeliğinin askıya alınması ve eğer ülkede sivillere karşı şiddet kullanımı sona erdirilmezse siyasi ve ekonomik yaptırımların başlayacağı vurgulanıyordu. Ayrıca Suriyeli muhaliflere örgütle temasa geçme çağrısı yapılıyordu. Irak, Yemen ve Lübnan dışındaki Arap Birliği üyeleri kararı destekledi.


Arap Birliği’nin kararına Suriye içinden ve dışından birçok tepki yükseldi. ABD ve Avrupalı devletlerinin karar alıcıları zaman kaybetmeden karardan duydukları memnuniyeti açıkladı. Suriye hükümeti ise Arap Birliği’nin kararına karşı tepkisini göstermek için Şam başta olmak üzere büyük kentlerde dev kitle gösterileri organize etti. Daha kararın açıklandığı Cumartesi gününün akşamı Suriye hükümetini destekleyen gruplar Şam’ın farklı yerlerinde protesto gösterileri düzenledi. Özellikle kararın alınmasının arkasındaki güçler olarak görülen Suudi Arabistan ve Katar’ın Şam’daki diplomatik temsilciliklerinin önünde sert protesto gösterileri yapıldı ve kızgın protestocular elçilik binalarına saldırdı. Türkiye’nin Halep Başkonsolosluğu ve Lazkiye Fahri Konsolosluğu Arap Birliği’nin kararını protesto eden grupların saldırılarına hedef oldu. Özellikle Halep’te Türk Başkonsolosluğu’na yapılan saldırı ve protestocuların yanında getirdikleri Türk bayrağını ateşe vermeleri Türk hükümetinin ve kamuoyunun sert tepkisiyle karşılandı.


Pazar günü Şam ve diğer büyük kentlerde gerçekleşen geniş katılımlı protesto gösterilerinde bir yanda Rusya, Çin, Lübnan ve Hizbullah bayrakları sallanırken diğer yandan da en büyük tepki Katar’a gösterildi. Aynı gün Rus Ortodoks Patriği Kiril’in Şam ziyareti ve kilisede yaptığı ayin Suriye Devlet Televizyonu’nda hükümet yanlısı gösterilerle birlikte canlı yayınlandı. Rus Patrik Suriye hükümetine desteğini gösterirken Suriye Devlet Televizyonu ve meydanlarda ise Katar’a yönelik ağır suçlamalar yöneltildi. ABD ve Fransa’nın bölgedeki işbirlikçisi olarak görülen Katar’a meydanları dolduran Suriyeliler oldukça kızgındı. Bu kızgınlığın temel nedeni, Arap devletleri arasında dayanışma ve işbirliği için kurulmuş ve bölgede Arap milliyetçiliğinin en önemli siyasi kurumsallaşması sayılan Arap Birliği Örgütü’ne Katar gibi küçük ve güvenliğini tamamen ABD korumasına bırakmış bir şeyhliğin isteklerini dikte ettirmesi ve örgütün en önemli üyelerinden olan Suriye’ye karşı böyle bir karar aldırmayı başarmasıydı.


Katar’ın El-Cezire Televizyonu’nun Suriye’deki olaylar hakkında yaptığı dezenformasyona ve abartılı haberlere Suriye’de duyulan kızgınlık bu kararla daha da yükselmiştir. Arap Birliği’nin kararı Suriyelilerin ulusal gururunu oldukça incitmiş görünüyor. Oysa ki Arap Birliği’nin kararını açıklamasından önceki hafta örgütle Suriye yönetimi arasında ülkedeki krizi aşmaya yönelik bir plan üzerinde uzlaşmaya varılmıştı. Arap Birliği kararının -bu uzlaşmanın ardından- açıklanması Suriyelilerin gösterdiği tepkinin daha da yükselmesine katkı yaptı. Diğer yandan Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin maddi desteğiyle varlığını koruyan Arap Birliği’nin Orta Doğu’daki Filistin, Irak gibi kriz alanlarında çatışmayı engellemek için hiç bir şey yapmazken Suriye’deki olaylara Batı’nın bölge siyasetlerine paralel olarak böylesi sert biçimde müdahil olması kendi içinde çelişkiler taşıyan bir hadisedir. Örgütün kararına nüfuz eden Suudi Arabistan, Katar gibi devletlerin mutlak monarşi ile yönetilirken Suriye’de demokrasi adına siyasi ve ekonomik yaptırım tehdidinde bulunması ve komşu ülke Ürdün Kralı Abdullah’ın geçtiğimiz günlerde Suriye Devlet Başkanı Esad’a görevi bırakma çağrısı yapması ise trajikomiktir.


Halep’te Türk Bayrağının Yakılması ve Tepkiler

Geçen hafta sonu Halep’teki Türk Başkonsolosluğu’na bir grup Suriyeli protestocu tarafından yapılan saldırı ve Türk bayrağının yakılması, son 6-7 aydır Türkiye-Suriye ilişkilerinde yaşanan kopuşun devam edeceğini gösteren bir olay oldu. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Türk hükümeti, Halep’te yaşanan olaylardan dolayı Suriye yönetimine sert tepki verdi ve sorumluların yakalanmaması halinde Suriyeli karar alıcıların olayın sonuçlarına katlanacağını vurguladılar. Buna karşılık Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanı Velid Muallim, yaptığı basın toplantısında ülkesindeki yabancı devlet elçiliklerine yapılan saldırılardan dolayı özür diledi. Ayrıca Muallim Türkiye-Suriye ilişkilerinin seyrinin Türkiye’nin Suriye’ye yaklaşımına göre şekilleneceğini belirtti. Muallim’in özrünün ardından Suriye İçişleri Bakanlığı yayınladığı bir açıklamada, Suriye’nin diplomatik temsilciler ve binalarının korunmasına ilişkin başta Viyana Antlaşması olmak üzere uluslararası tüm anlaşmaların hükümlerine bağlı kalmaya büyük bir özen gösterdiğini belirtti ve elçiliklere yapılan saldırılara karışanlar hakkında yasal işlemler yapılacağını bildirdi.


Tüm siyasi restleşmeleri yanı sıra Halep’teki Türk Başkonsolosluğu’na bir grup Suriyeli protestocunun Türk bayrağını yakmasının görüntülerinin bir İngiliz televizyon kanalı aracılığıyla dünya kamuoyuna servis edilmesi dikkate değer bir durumdur. Mart ayından beri hükümet karşıtı gösterilerde Türk bayrağı açılması yoluyla Türkiye’yi Suriye’deki olaylara müdahil etme çabası istikrarlı bir seyir izledi. Halep’teki bayrak yakma olayı da hükümet yanlısı protestocuların aşırı bir eylemi olabileceği gibi muhalif grupların düzenlediği ve Türkiye’deki kamuoyunu Suriye yönetimine karşı cephe almaya yöneltecek bir provokasyonun parçası olmuş olabilir.


Geçen yaz başından beri Türkiye’yi Suriye’deki olaylara daha fazla müdahil etmek için uluslararası medya üzerinden birçok provokatif haber yayınlandı. Bunların bir kısmı Türk medyasında da yer aldı. Suriye’nin Türkiye’nin düşmanı olduğu ve geçmişte PKK terör örgütüne destek çıktığı hatırlatılarak Türk hükümetinin Suriye’deki kriz konusunda en kısa zamanda askeri bir tedbir alması gerektiği vurgulandı. İngiliz The Independent Gazetesi yazarı Robert Fisk’in daha geçen Mayıs ayında Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir tampon bölge kuracağını iddia etmesi, PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Şam’da çekilmiş fotoğraflarının yıllar sonra medyaya servis edilmesi ve ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye-Suriye sınırında iki ülke orduları arasında bir çatışma çıkmasından endişelendiğini söylemesi gibi örnekler Türkiye’yi Suriye içinde bir savaşa çekme çabalarının psikolojik harekât kısmını teşkil ettiğini söylemek abartılı bir yorum olmasa gerek. Tüm bu çabalara karşılık Türk kamuoyunda birçok kişi, siyasi parti ve sivil toplum Türkiye’nin Suriye ile bir savaşa girmesine karşı çıkmakta ve bunun bir facia olacağı konusunda birleşmektedir. Tabi Türk bayrağına yapılan bir saldırının, Türkiye’deki ulusal duyguları ön plana çıkartacağı ve belki de Türk hükümetinin Suriye’nin kuzeyinde kuracağı bir tampon bölgeye kamuoyunun çok yüksek sesle tepki vermesini engelleyebilir.


Halep’te hükümet yanlısı birkaç kendini bilmezin (veya muhalif grupların) gerçekleştirdiği bayrak yakma eyleminin Suriye’de “Türk düşmanlığı” olduğu şeklinde yorumlanması oldukça hatalı bir yaklaşımdır. Suriye’de bir Türk düşmanlığı doğru olsa idi geçen yıl bu zamanlar Suriye’nin birçok yerinde dükkânlarda, çarşılarda, evlerin balkonlarında tüm Suriyelilerin -hangi mezhepten olursa olsun, Sünnisi, Nusayrisi, Dürzîsi, Hıristiyanı- Türk bayraklarını asmasını nasıl açıklayabiliriz. Türk Dışişleri Bakanlığı’nın zorunlu durumlar dışında Suriye’ye seyahat edilmemesi konusundaki açıklamasını yayınladığı sırada Şam’daydım. Şam’da kaldığım 10 gün boyunca Türklere karşı bir tepki veya olumsuz durumla karşılaşmadım. Hatta Kurban Bayramı’nın ikinci günü Emevi Camii’ni ziyaret ederken kapalı olan Hz. Hüseyin’in türbesine girmek için Suriyeli görevliye Türkiye’den geldiğimi söylemem yeterli oldu. Suriyeli görevli kapalı olduğu için kimseyi sokmadığı türbeye girmeme izin verdi. Şam’da birçok kez Türk olduğumu söylememe rağmen -Türk hükümetine bazı sitemler dışında- hiçbir tepkiyle karşılaşmadım. Bunun yanında Suriyelilerin Türkiye’ye karşı hislerinde bir düşmanlıktan çok büyük eski bir dosta duyulan hayal kırıklığı duygusunun ağır bastığını söylemekte fayda var. Pek çok Suriyeli, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a duydukları büyük sempati ve güvene karşılık Erdoğan’ın son 3-4 ayda Suriye’ye yönelik yaptığı sert açıklamalardan dolayı büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı hissettiklerini ifade etti. Şu an için Suriye’de Türk düşmanlığının veya Türklere karşı bir tepkinin olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bununla birlikte Türkiye-Suriye ilişkilerindeki kopuş bu hızla devam ederse her iki ülke insanlarının bilinçaltında hala varlığını koruyan bazı tarihsel ön yargıların tekrar ortaya çıkma olasılığının da varlığını sürdürdüğünü belirtmek gerekiyor.


Halep’teki Türk Başkonsolosluğu’na yapılan saldırının görüntülerini izlerken aklıma 1946’da Suriye’ye atanan Türkiye’nin ilk büyükelçisi Aptülahat Akşin’in anlattığı bir olay geldi. Her şeyden önce tarih tekerrür eder mi veya farklı dönemlerdeki olaylar arasında doğrudan bağlantı kurmak ne kadar doğru olur, bunun takdirini size bırakıyorum. Bununla birlikte bu tarihi örnek Türkiye-Suriye ilişkilerinde bölge dışı aktörlerin ne kadar etkili olabileceklerini ve bu etkileri sınırlandırmadan iki ülkenin bağımsız ilişkiler kuramayacağını göstermesi açısından önem arz etmektedir. Türkiye’nin Şam’daki ilk büyükelçisi Aptülahat Akşin, 1949’da yaşadığı bir olayı kitabında şöyle aktarıyor:


“İngiltere’nin Kahire’de bulunan Orta Doğu Haberalma Merkezi, Hatay meselesinde aleyhimize çalışıyor, Reuter Ajansı vasıtasıyla türlü haberler yayınlıyordu. Bu haberler bir taraftan Arap efkarını kışkırtırken bizim Ankara’daki bazı çevreleri de, lüzumsuz yere hassasiyete sevk ediyordu. Bunun örneği olmak üzere 1949 yılında vaki olan bir olayı nakil edeyim: Ankara’dan bize haber geliyor, güya Halep’te bir gösteri olmuş! Bunda Türk Bayrağı yırtılmış! Hariciyemiz, ehemmiyetle, Suriye hükümeti nezdinde teşebbüste bulunmamızı emrediyor. Ben kendim işi soruşturuyorum, böyle bir olaydan kimsenin haberi yok. Fakat belki bilmediğim bir şey vardır düşüncesiyle emri icra ediyorum. Dışişleri Bakanı –bizim eski Galatasaray mezunlarından- Feyzi Atasi Bey’i görüyorum. Kelimeleri hafifleterek, acaba böyle bir şey oldu mu? Diye soruyorum. Bakan işi ciddiye alıyor, hemen Halep’le görüşüyorlar... Haberin asılsız olduğunu söyledikten sonra böyle haberler üzerine gösterdiğimiz hassasiyetten dolayı üzüntülerini ifade ediyor. Şimdi size sorarım? Hatta böyle bir şey olmuş olsa dahi sorumsuz bir veya birkaç kişinin hareketi yüzünden iki memleket münasebetleri zedelenebilir mi idi? Hele Suriye’de iktidarda olan hükümetin bize karşı müsait olduğu malum olunca. Hülasa Hariciyemizin ve basınımızın, istihbarat ajansları haberlerine bakarak ve inanarak böyle yanlış yollara sürüklendikleri vakalar pek çoktur.” (1)


Son olarak şu söylenebilir ki: Eğer Türkiye kendi “Suriye Gerçeği”nin içini doldurup sınırlarını belirleyemezse, Suriye’ye yönelik uygulayacağı dış siyaset stratejileri Soğuk Savaş dönemindeki gibi uluslararası sistemdeki büyük güçlerin siyasetlerinin bir uzantısı olmanın ötesine geçemeyecek ve inandırıcı olamayacaktır. Buna ek olarak Suriye’nin siyasi istikrarı ve toprak bütünlüğünün Anadolu’nun ve Doğu Akdeniz’in güvenliği açısından birincil önemde olduğu asla unutulmamalı ve iki ülke arasında gerginlikleri çatışmaya dönüştürebilecek provokasyonlara karşı dikkatli olunmalıdır.


Notlar:

(1) Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara, TTK Yayınları, 1991, s. 211–212

Back to Top