Ortadoğu’da Taşlar Yerine Otururken

A- A A+
ürkiye’nin bulunduğu bölge tarihsel ve jeopolitik konumu itibariyle her dönem dünya kriz merkezlerinden birisi olmuştur. Ülkemiz Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanların tam ortasında Orta Asya, Afganistan ve Kuzey Afrika’ya yakın sayılacak mesafede bulunduğundan bu bölgelerde meydana gelen çatışmalar, toplumsal hareketlilikler, devrimler, iç savaşlar vb. gelişmelerden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş ve etkilenmektedir.

 

Bir yıldan beri Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki otoriter ve baskıcı yönetimlerin devrilmesine yol açan halk hareketleri bazılarında iç savaş görüntüsü arz ederken diğerlerinde ise hala son derece kanlı çatışmaların sürdüğü süreçleri doğurmuştur. Ayaklanmaların devam ettiği, kitlelerin sokaklarda ve meydanlarda demokrasi, insan hakları, temel hak ve özgürlükler vb. talebiyle eylemlerini sürdürdükleri bir ortamda Türkiye rol model olma veya en azından örnek alınacak bir konuma gelmiştir.


Türkiye’nin atak ve rasyonel dış politika siyaseti ve dik duruşu bu sürecin çok sağlıklı ve başarılı geçmesini sağlamıştır. Güçlü iktidar, Cumhurbaşkanı köşküyle Başbakanlık konutu arasındaki uyum, ekonomik istikrar, kalkınma trendinin yükselişi ve pek çok faktörün tesiriyle Türkiye, dışarıda daha etkili bir aktör konumuna yükselmektedir. İç siyasi istikrarı, demokratik kültürün yerleşmesi ve diğer özellikleriyle de Türkiye, Ortadoğu halklarının umudu haline gelmiştir. Tam da bu ortamda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve bazı bakanlarını büyük bir işadamı grubunu yanına alarak Kuzey Afrika turuna çıkması büyük önem arz etmiştir. Ziyaret, başta Ortadoğu medyası olmak üzere dünya medyasının büyük ilgisiyle karşılanmıştır. Kuşkusuz Başbakan ve maiyetinin Mısır, Tunus ve Libya’da eşi benzeri görülmeyen bir heyecanla karşılanması, halk yığınlarının kendiliğinden meydanları doldurarak ellerinde Türk bayrakları ve Başbakanın posterleriyle Türk heyetini karşılamasının pek çok nedeni vardır.


Türkiye’nin parlamenter demokratik sistemi başarıyla uygulaması, ekonomik sahadaki istikrarlı başarıları, demokratikleşmede aldığı mesafe, vesayet rejiminin araç ve sistemlerinin zayıflatılması, bölgesel ve uluslararası sorunlara gerçekçi ve akılcı çözümler sunarak dik duruş sergilemesi Ortadoğu’nun mazlum haklarının gönlünün fethedilmesini sağlamıştır. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın İsrail devletinin uyguladığı saldırgan politikalara ve devlet terörüne karşı aldığı tutum, başta Gazze’ye uygulanan haksız ambargo olmak üzere çeşitli meselelerde takındığı cesur tavır kendisine Ortadoğu halklarının nezdinde büyük itibar kazandırmıştır. Zira hemen hemen bütün Ortadoğu liderleri pasif, ABD, diğer Batılı devletler ve İsrail’in menfaatleri doğrultusunda hareket etmekten öteye gidememişlerdir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika liderlerinin hemen hepsi ABD, diğer Batılı devletler, İsrail gibi ülkelerin, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların karşısında pasif dururken, kendi halkları karşısında otoriter bir yönetici olmuş, CIA ve Mossad’ın desteğini alarak iktidarlarını sürdürmeye çalışmıştır. Bu yönetimlerden Mısır’da Hüsnü Mübarek, Tunus’ta Zeynel Bin Abidin, Libya’da Kaddafi, halk hareketi ve toplumsal muhalefetin başarısı sonucu devrilmiştir. Yemen’de Ali Abdullah Salih devrilmek üzeredir. Bahreyn halkı Ali’yi devirmekte kararlıdır. Ürdün, Fas, Umman Suudi Arabistan, Kuveyt ve diğerlerine de sıra gelecektir.


Türkiye’nin bütün bu toplumsal hareketlilik süresince Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının yanında yer alması uzun yıllardan beri ABD destekli yönetimlerinin baskısı altında yaşayan halklara umut ışığı olmuştur. Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda Trablus’taki şehitler meydanında ve Tunus havalimanında Başbakan’ın Arapça: “Selam olsun Mısırlı devrimci gençlere selam olsun Tunuslu gençlere selam olsun Libyalı gençlere” diye başlayan hitabının gençler ve halk yığınlarınca olağanüstü sevinçle karşılanarak alkışlanması batılı sömürgeci ve emperyalist güçlerle İsrail devletini endişeye sevk etmiştir. Nitekim Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, İngiltere başbakanı David Cameron’u yanına alarak apar topar Libya’ya koşmuştur. Ama meydanlarda hitap edecek kimseyi bulamamış ve hayal kırıklığı yaşamıştır. Sayın Başbakan’ın bütün meydanlarda ve basın toplantılarında dile getirdiği gibi Türkiye sömürgeci Batılı devletler gibi Ortadoğu ve Kuzey Afrika milletlerinin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin peşinde değildir.


Batılı devletler bir an önce petrol anlaşması yapıp pastadan pay alma siyaseti güderken Türkiye bölge halklarına yardım etmek geldiğini belirtmiş, gıda, ilaç ve insanı yardımlarda bulunmuştur. Kuşkusuz bu ülkelerin yeniden imarı ve inşası sürecinde Türk firmaları aktif olarak yer alacaktır. Türkiye’nin ürettiği ticari mallar ve ürünler bundan böyle bütün bölgede daha fazla rağbet görecektir. Türkiye’nin kitle iletişim araçları, filmleri ve hatta TV dizileri daha çok izlenecektir. Bütün bu gelişmeler sonucunda ilişkilerin her sahada gelişmesi Türk ekonomisinin daha da büyümesine, kültürünün daha fazla yayılmasına bölge ülkeleriyle münasebetlerinin daha da pekişmesine hizmet edecektir.


Türkiye-İsrail arasında meydana gelen sorunların nedeni İsrail devletinin hukuk tanımaz kural tutumundan kaynaklandığı aşikârdır. İsrail, İngiltere’nin ve diğer Batılı sömürgeci güçlerin desteğiyle kurulduğu 1948’den beri yayılmacı politika izleyerek toprak kazanmayı amaçlamış bu amaç doğrultusunda herşeyi mubah görerek tarihi Filistin topraklarını tamamen ele geçirmeyi hedeflemiştir. İsrail, bu amaca ulaşmak için yüzlerce Filistin köyünü yeryüzünden silmiş, sivilleri katletmiş ve hapishanelerde tutmuş, tarım arazilerine ve su kaynaklarına el koymuş, kutsal mekânları yıkmış veya tahrip etmiştir. İsrail “hedef tayin ederek” öldürme siyasetiyle Filistinli liderlere suikastlar düzenlemiş, işgal altındaki topraklarda yürüttüğü askeri harekâtlarda uluslararası hukukun kullanılmasını yasakladığı kimyasal ve biyolojik silahları kullanmıştır. İsrail devleti son olarak 1,5 milyon Gazzeliyi yiyecek, giyecek ve hatta ilaçtan mahrum bırakarak nihai hedefi istikametinde mesafe almaya çalışmıştır.


Böyle bir ortamda Türkiye Başbakanı’nın bütün demeç ve konuşmalarında Gazze’ye uygulanan İsrail ambargosunun yasadışı olduğunu beyan etmesi yerindedir. Başbakan’ın İsrail devletiyle münasebetlerin yeniden normalleşebilmesi için Gazze’ye uygulanan ambargonun kalkmasını şart koşması isabetli bir adım olmuştur. ABD ve diğerArap yönetimlerinin aksi yöndeki telkinlerine rağmen Türkiye’nin Gazze ambargosunun kaldırılması konusundaki kararlı tutumu İsrail’i zor durumda bırakmıştır. Aynı süreçte Filistin yönetiminin BM genel kurulunda bağımsız Filistin devletinin kurulmasına yönelik destek olan Türkiye’nin bu tutumu Arap halkları nezdinde büyük prim kazanmıştır. Ancak Türkiye’de bazı kalem sahipleri de bu gelişmeler karşısında sürekli olumsuzlukları dile getirerek süreci başarısız göstermeye çalışmaktadır. Örneğin bazıları Türkiye’nin Arap halkları ve sokaklarına oynadığını, Türkiye’nin bu tercihinin fayda getirmeyeceğini ileri sürmektedir. Fakar önümüzdeki dönemlerde sokaklardaki o insanlar birer seçmen olarak ülkelerinin yeni yönetimlerini belirleyecektir. Türkiye’nin Başbakanı’yla fotoğraf çektirme ve bir arada görüntülenme çabasına giren Mısırlı ve Tunuslu vatandaşların veya başka devletlerin iktidara talip siyasilerinin bulunması onur verici bir gelişmedir. Bu ülkelerdeki siyasi partiler ve liderler Türkiye Başbakanı’yla olan yakınlıklarını seçimler sırasında kullanmayı hedeflemektedir. Bu konuda Haber Türk gazetesi yazarı Serdar Turgut’un izlenimlerini aktardığı köşe yazılarının okunmasını tavsiye ederim.(1)


Türkiye’nin bölgesel bir güç olma yönünde attığı adımlardan biri de Afrika boynuzunda meydana gelen açlık ve kıtlığa yönelik insancıl girişimlerinin büyük bir organizasyonla gerçekleşmesidir. Türk halkının da insancıl ve hayırseverlik özellikleri sayesinde Türk devleti bütün dünya devletlerini geride bırakarak başarılı bir organizasyonla Somali ve diğer açlıkla karşı karşıya kalan ülkelere insani yardım, tıbbi ve ilaç yardımı götürmüştür. Yardımlar halen devam etmektedir. Afrika’nın çeşitli bölgelerinde meydana gelen kıtlık, açlık ve sefaletin bir nedeni doğal afetler ve kuraklıksa, diğer en önemli nedeni ise sömürgeci Batılı devletlerin bu kıtadaki faaliyetleridir.


Tarihte başta İngilizler olmak üzere Batılı devletler milyonlarca Afrikalı genci insanlık dışı yöntemlerle köleleştirmiştir. Afrikalı genç kız ve erkekler ABD pamuk tarlalarında karın tokluğuna çalıştırılmak üzere gemilerle bu ülkeye taşınmıştır. Böylece Afrika’nın nüfus dengesi bozulmuş, tarlalarda çalışacak kimse kalmayınca Afrika’nın büyük kısmı açlık ve sefalete mahkûm olmuştur.(2) Sömürgeci ülkeler Afrika’daki kolonilerinde kendi sanayi ihtiyaçlarını ve fabrikalarının ham maddelerini karşılamak amacıyla üretim çeşitliliğini ortadan kaldırarak tek ürün politikası izlemiştir. Bu da Afrika’da özellikle gıda, tarım ve hayvancılık sektörlerinin çökmesine neden olmuştur.


Türkiye ekonomik kalkınma, insani yardımlar ve yukarıda değinilen vesilelerle bölge halkının takdirini kazanırken, bütün bu gelişmelerden ürken İsrail ise mevzii kaybetmektedir. Hüsnü Mübarek ve Zeynel Abidin Bin Âli’nin halk ayaklanmaları sonucu devrilmeleri süreci (3) İsrail’in kâbusu haline dönüşmüştür. Daha o günlerde kaleme aldığım yazılarımda Mısır halkının giderek eski günlerine geri döneceğini başta Camp David anlaşmasının sorgulanması olmak üzere pek çok gelişmeyle karşılaşılacağını dile getirmiştim.(4) Nitekim Mübarek iktidarı devrilir devrilmez, İsrail ve Suudi Arabistan’ın baskısıyla kapalı tutulan Gazze’nin dış dünya ile tek bağlantısı konumundaki Refah sınır kapısı Mısır tarafından açılmıştır. 30 yıldır İran’ın savaş gemilerinin Süveyş kanalından geçmesi talebine izin vermeyen Mısır bu yolu İran’a açarak İsrail’e mesaj vermiştir. Ardından Filistinli muhalif gruplar -El Fetih ve Hamas liderleri- bir araya getirilerek aralarındaki ihtilafların giderilmesine, milli mutabakat yönetiminin kurulmasına yönelik girişimler başlatılmıştır.


Mısır halkı ve özellikle kendilerine devrimci Mısır gençliği diyen kitleler bunlarla yetinmemiş İsrail devletinin Kahire’deki büyükelçiliğinin kapatılmasını ve Mısır’dan İsrail’e gönderilen doğalgazın kesilmesini talep etmiştir. ABD’nin baskısıyla Mısır geçici askeri yönetimi bu taleplere duyarsız kalınca kızgın Mısırlılar İsrail’in kahire büyükelçiliğini basmıştır. Mısırlılar İsrail bayrağını ve elçiliğini ateşe vererek büyükelçilik çalışanlarının gece yarısı ülkeden çıkmalarını sağlamışlardır. Ardından Mısır’daki İsrail büyükelçiliği kapanmıştır. Mısır’da önümüzdeki aylarda yapılacak seçim sonucunda iktidara gelecek olanların önünde bu konular önemli bir sorun gibi gözükmektedir. Emin olduğum tek konu daha uzun yıllar İsrail bayrağının tekrar Kahire’de dalgalanma şansının bulunmamasıdır. Önümüzdeki süreçte Ürdün, Fas, Fars Körfezindeki emirlikler ve diğer ülkelerde meydana gelen gelişmelerle bağımsız Filistin devleti doğrultusundaki girişimler İsrail’i daha da tedirgin edecektir. İsrail devleti karakter yapısı ve tarihsel gelişimi nedeniyle yalnızlaştıkça daha da saldırganlaşarak terörist yöntemlere daha fazla eğilim gösterecektir. Kendi yöneticilerinin açık şekilde söylediği gibi bölgedeki terörist gruplarla işbirliklerini genişletecektir.


İsrail lobisinin tesiriyle Mavi Marmara katliamı raporunun İsrail lehine çıkmasının ardından Türkiye’nin İsrail’le askeri anlaşmalarını askıya alması, bu ülkeyle ilişkilerini alt düzeye çekerek büyükelçisini sınır dışı etmesi İsrail’i daha da yalnızlaştırarak köşeye sıkıştırmıştır. Böylece İsrailli yöneticiler, bilinçaltının dışavurumu niteliğinde değerlendirilebilecek bir şekilde terörist gruplara verdikleri desteği aleni şekilde açıklamışlardır.


Aslında, ABD, diğer Batılı devletlerin istihbarat örgütleri ve İsrail bazı terör örgütlerine her zaman lojistik ve maddi destek vermiştir. Türkiye; Orta Doğu, Kuzey Afrika hatta bütün mazlum milletlerin umudu konumuna yükselirken İsrail bütün mevziilerini kaybetmektedir. İsrail’in hâlihazırda ABD ve batılı devletlerin dışında bölgede sadece Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt ve Bahreyn gibi ülkelerle normal ve yer yer derin ilişkileri kalmıştır. Muhtemelen bu ülkelerdeki iktidarların da sonu gelecek.


İran’daki Gelişmeler

Bilindiği gibi Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da, Türkiye’den başka güçlü devlet geleneğine sahip, tarihsel devletleşme sürecini tamamlayan iki ülke daha mevcuttur. Bunlardan biri İran diğeri Mısır’dır. İran başta nükleer faaliyetleri olmak üzere pek çok uygulamasıyla sürekli dünya gündeminde ve kamuoyunda yer tutmaktadır.(5) Bölgesel konuları irdelerken İran’daki gelişmelere göz atmakta fayda vardır. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen ve pek çok yazar ve yorumcu tarafından Arap Baharı denilen toplumsal hareketlilik İran’da İslami uyanış (Bidariye İslami) diye adlandırılmakta ve çok yakından takip edilmektedir. Arap coğrafyasındaki bütün gelişmeler ayrıntılı bir biçimde İran medyasında takip edilip yorumlanmaktadır. Suriye’deki gelişmeler hariç bütün bu hareketlilik İran’da büyük sevinçle ve olumlu bir biçimde karşılanmaktadır. Arap Baharı haberleri bütün İran sözlü ve yazılı medyasında ve özellikle uluslararası yayın yapan (6) İran’ın İngilizce, Arapça ve diğer dillerde yayın yapan TV kanallarında canlı yayınlarla duyurulmaktadır. İranlı devlet adamları da bütün demeçlerinde bu gelişmelere önemli yer ayırmaktadırlar.


Bu doğrultuda geçen hafta Tahran’da 400 yabancı 600 yerli bilim ve siyaset adamının katılımıyla İslami uyanış adlı uluslararası bir konferans düzenlenmiştir. Kongreye 70 ülkeden devlet adamı ve liderler katıldı. İran dini lideri Ali Hameney’i iştirak ederek uzun ve ayrıntılı bir açılış konuşması yapması Kongre’nin önemini göstermiştir. Canlı olarak bütün iletişim araçlarından yayınlanan Kongre’nin sonunda İslami uyanış tezinin ve fikrinin kurumsallaşması için Tahran’da bu başlık altında daimi bir sekretarya’nın oluşması gündeme gelmiştir.


Öte yandan uzun dönemden beri İran dini lideri Seyit Ali Hameney ve çevresindeki tutucu muhafazakâr din adamlarıyla Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad ve etrafı arasındaki anlaşmazlık giderek daha sert bir hale dönüşmüştür. Hamaney ve Ahmeninejad doğrudan bu güç mücadelesinde birbirlerini hedef almasalar da liderlerin maiyetleri karşı tarafı sert bir şekilde eleştirmiştir. İki lider arasında ihtilafın kamuoyuna yansıması aylar önceye dayanmaktadır. Bilindiği gibi İran başkanlık sistemiyle idare edilmektedir. Bakanlar kurulu doğrudan doğruya cumhurbaşkanı makamına bağlıdır. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, istihbarat bakanı din adamı Muhammed Müslehi’nin girişimleriyle başdanışmanı İsfendiyar Rahim Meşai’nin (7) çevresinin gözaltına alınmasına tepki olarak; istihbarat bakanını görevden almak istediyse de dini liderin girişimiyle bu gerçekleştirilemedi.


Aylardan beri Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, görevden almak istediği bir istihbarat bakanıyla çalışmak zorunda kalmıştır. Dini lidere yakın siyasiler, köşe yazarları ve din adamları Ahmedinejad’ın mensup olduğu siyasi grubu sapmış (hareket-i inhirafi) diye nitelemektedir. Geçen haftaya kadar bu tip söylemler genel olarak dini lidere yakın siyasiler, din adamları ve köşe yazarları tarafından dile getirilirken, silahlı kuvvetlere mensup birisinin de aynı söylemleri kullanması dikkatleri tekrar bu konuya çekmiştir. Tahran’da konuşlu devrim muhafızlarına ait “Muhammet Rasulallah” Karargâhının Komutanı Devrim Muhafızı Generali Hüseyin Hamedani bir basın toplantısında bu konuya taraf olmuş ve Ahmedinejad cephesine sert eleştiriler yöneltmiştir. Unutmayalım devrim muhafızları ordusu başta olmak üzere İran silahlı kuvvetlerinin başkomutanı dini lider Ali Hameney’dir.


Böyle bir ortamda, Güneydeki Huzistan ilindeki devlet bankalarından “Bange Sadırat” ta yaşanan 3 milyar dolarlık İran tarihinin en büyük yolsuzluk vakası meclisten ve parlamenterlerden Ahmedinejad kabinesine yönelik eleştirilerin artmasın neden olmuştur. Ahmedinejad ise New York’ta BM genel kuruluna gitmeden önce bakanlar kurulu toplantısını kuzeydeki Erdebil ilinde gerçekleştirdikten sonra halka hitaben yaptığı konuşmada bundan sonra susmayacağı ve saldırılar karşısında sessiz kalmayacağı mesajını vermiştir. Bu iç çekişmeler ve güç savaşı gölgesinde Mahmut Ahmedinejad karşı tarafın eleştiri oklarının yöneldiği başdanışmanı İsfendiyar Rahim Meşai’yi ve kalabalık bir heyeti yanına alarak New York’ a gitmiştir. Gelecek aylar içinde gerçekleşecek İran parlamento seçimlerine bu çekişmenin nasıl yansıyacağı şimdiden merak konusudur.


İran’da son haftalarda meydana gelen en önemli gelişmelerden biri de Kuzeybatı bölgesini içeren kapsamlı hava askeri tatbikatıydı. Takbikat, İran Doğu Azerbaycan ili merkezi Tebriz’de konuşlanmış bulunan ikinci taktik hava üssü bünyesinde beş gün sürdü. Bu tatbikatta, hava kuvvetleri bünyesinde bulunan MİG 29, Sokoh 24 ve İran’ın kendi ürettiği Saige (kıvılcım) adlı savaş uçaklarının gece vuruşu kabiliyeti ve havada yakıt ikmali gibi savaş taktikleri denendi. Kimi uzmanlar bu tatbikatı Türkiye ile ilişkilendirerek yeni imzalanan NATO füze savunma sistemi anlaşmasına yönelik olduğunu ileri sürmüştür. Bazıları ise son haftalarda İran, Doğu ve Batı Azerbaycan illerinin ortasında bulunan, kurumaya yüz tutmuş Urumiye (8) gölünün kurumasına yönelik tepkilerin Tebriz ve Urumiye’de yoğunlaşmasına karşı olduğunu belirtmiştir. Bazı uzmanlar ise tatbikatın, gelecek hafta bölgenin kuzeyinde gerçekleşecek ABD ile Azerbaycan ordularının müşterek askeri tatbikatına tepki olduğu tezini ileri sürmüştür.

Kanımca, bu tezlerin doğrudan doğruya bu konularla bir ilgisi bulunmamaktadır. İran devleti bütün egemen ve bağımsız devletler gibi periyodik olarak önceden planlanmış askeri tatbikatlar gerçekleştirerek çevresini saran “düşman devletlere” mesaj vermek istemektedir. ABD ve NATO’ya bağlı askeri güçler İran’ı her taraftan kuşatmıştır. Başta Afganistan, Irak, Pakistan, Suudi Arabistan, Bahreyn vb. ülkelerde pek çok ABD askeri üssü faaliyette bulunmaktadır. ABD ve diğer Batılı devletlerin irili ufaklı savaş gemileri ve denizaltıları Fars Körfezi, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda varlık göstermektedir.


Sonuç

Türkiye, İran ve Mısır bölgenin en önemli üç devleti konumundadır. Bu üç devlet bölgedeki diğer devletlerle kıyaslanmayacak devlet geleneği ve kurumsal yapıya sahiptir. 30 yıldan beri Mısır, Ortadoğu denklemleri ve siyasi dengelerinden uzak bir durumda idi. Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek’in uyguladığı Batı yanlısı ve İsrail’in menfaatlerine hizmet eden politikalar Mısır’ın bölgedeki gelişmelerden adeta tecrit etmiştir. Oysa şimdi Mısır giderek eski konumuna geri dönmektir. Gelecek dönemde geçiş süresi sona erip Mısır halkının tercihiyle iktidara gelecek olan yönetime çok önemli görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Mısır, her türlü maceracılık ve aşırılıktan kaçınarak Türkiye ile münasebetlerini daha da geliştirerek saygın konumuna kavuşacaktır. Mısır ve Türkiye bölgedeki mezhep çeşitliliği kapsamında Sünni âleminin iki devleti olarak sağduyulu hareket etmekte, Selefi Suudi yönetiminin tahrik siyasetine itibar etmemektedir. Batılı yanlısı diktatörlerin yıkılmasıyla Suudi Arabistan yönetimi gün geçtikçe daha da yalnızlaşmakta, devrik diktatörlerin sığındığı bir ülke haline dönüşmektedir. Tunus’un devrik lideri Riyad’dadır. Yemen lideri Salih, nekahet devresini Suudi Arabistan’da geçirmiş tekrar başkent Sana’ya geri dönmüştür. Bahreyn’de demokrasi ve insan hakları talep eden sivil halka karşı şiddet uygulayan iktidardaki aile, başkent Manama’da Arabistan’a kaçış gününü beklemektedir.


Türkiye ile İran arasındaki münasebetler her zamandan daha sağlam ve koparılmayacak güçte bulunmaktadır. İki başkent arasındaki münasebetler giderek daha da gelişmekte ve pekişmektedir. Bazı yorumcular NATO füze savunma sisteminin radar üssünün Malatya’da kurulduğundan ve iki ülkenin Suriye’de gelişmeler karşısında farklı tutum ve düşünceye sahip olduğundan ikili münasebetlerin bozulduğu ve gerginleştiği tezini ileri sürmüştür. Şahsen bu tarz bir düşünceye katılmıyorum. Tabiatıyla iki bağımsız ve egemen devletten söz edilmektedir. Türkiye ve İran gibi iki büyük devlet arasındaki bu gibi sorunlar ve fikir ayrılıkları iki ülke arasında var olan sağlam dostluk ve kardeşlik ilişkilerine zarar veremez.


İran basın yayınını ve siyasilerin demeçlerini yakından takip edenler İran’ın yukarda söz edilen hususlar konusunda beklendiği gibi sert çıkış yapmadıklarını görmüşlerdir. Daha çok alt düzeydeki yöneticilerden cılız bir şekilde Türkiye’yi doğrudan hedef almayarak tepkiler dile getirilmiştir. BM yıllık genel kurulu toplantısı çerçevesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İran cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad arasındaki görüşme gayet olumlu ve başarılı geçmiştir. MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın İran’daki temasları, terör örgütüne karşı İran’la ortak harekât planı ve Kandil’e yapılan son hava harekâtlarında Türk savaş uçaklarının İran hava sahasını kullanması iki ülke arasındaki derin dostluk, kardeşlik ve işbirliğinin küçük bir göstergesidir.

 

 


Dipnotlar:

1:  http://www.haberturk.com/yazarlar/serdar-turgut/670852-erdogan-sayesinde-kendimi-cok-iyi-hissediyorum

2: Konuya ilgi duyanlar belgesel tadındaki Altın Kitaplar Yayınevi tarafından basılan Alex Haley’in Kökler kitabını okumalarını tavsiye ederim.

3:  http://www.dunyagundemi.net/yazarlar/utanmazligin-boylesi-gorulmemistir-73544.html

4:  http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1067:arap-baharna-farkl-bak&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150

5:  http://www.karadenizdergi.com/turkce/iran%E2%80%99in-nukleer-dosyasi/

6: İran resmi devlet radyo televizyonuna (Seda ve Sima) ait 24 saat yayın yapan Press Tv İngilizce, Al Âlem ve Al Koser Arapça, Sahar 1 ve 2 çeşitli dillerde haber yayını yapmaktadır.

7: İsfendiyar Rahim Meşhai cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın a takımı denen grubunun başında bulunan isimdir. M. Ahmedinejad’ın dünürü de olan E. R. Meşai çeşitli konularda din adamlarından farklı görüşleriyle öne çıkmaktadır. Örneğin Meşai, İran’ın eski medeniyeti olan Pers hükümdarlarının İran kültürüne büyük katkı yaptıkları tezine inanmakta, bu ise din adamlarının büyük tepkisine neden olmaktadır. Meşai din adamlarının baskısı sonucu cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürlüğünden ayrılmak zorunda kalsa da halen cumhurbaşkanı baş danışmanlığı sıfatını korumaktadır. Ayrıca İran anayasasına göre aynı kişi 2 dönemden fazla cumhurbaşkanlığı makamında bulunamayacağından Ahmedinejad’ın görev süresinin bitiminde Rahim Meşai’nin bu makama aday gösterileceği tezi ileri sürülmektedir.

8: Urumiye gölü İran’ın en büyük iç gölü, dünyanın ise en büyük ikinci tuz gölüdür. Göl 5,200 km² yüzölçümüne sahip olup en derin yeri yaklaşık 16 metredir. Son yıllarda yanlış sulama politikaları ve inşa edilen barajlar neticesinde göle akan suda azalma meydana gelince gölün %40’ı kurumuştur. Bu konunun bölge milletvekillerince İran meclisinde öncelikle ele alınıp çözüm bulunması yönündeki teklif ret edilince başta Tebriz ve Urumiye’de bazı protesto olayları meydana gelmiştir. Yurt dışından yayın yapan bazı yayın kuruluşları da bu gelişmeleri fırsat bilerek halkı sokağa dökmeye çaba göstermiştir. İran Meclisi konuyu ele almış, sorunun çözümü için ayırılan 900 milyon dolar bütçe ile Aras ve Zap nehirlerinden göle su pompalanarak kuraklığın ve gölün kurumasının önüne geçme formülünü benimsemiştir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top