Suriye’deki Gelişmeler ve Türkiye-İran İlişkileri

Güneş ÖZYURT
02 Eylül 2011
A- A A+

Son aylarda Suriye’deki gelişmeler ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin geleceği yoğun biçimde tartışılmaktadır. Ancak, Suriye halkının Esad iktidarına başkaldırışı ile başlayan gelişmelerin etkileri Ankara-Şam münasebetleri üzerindeki sonuçlar ile sınırlı değildir. Suriye’deki gelişmeler Türkiye-İran ilişkilerini de etkilemektedir.

 


İran, diğer Arap ülkelerindeki halk hareketlerine olumlu yaklaştığı halde Suriye’deki muhalif harekete karşı Esad rejimini desteklemeyi tercih etmiştir. Tahran, Şam’daki Nusayri yönetici kadronun el değiştirmesini engellemek için Esad iktidarına bağlı güvenlik güçlerine lojistik, eğitim ve askeri destek sağlamaktadır. Türkiye ise diğer Arap ülkelerindeki halk hareketlerine yönelik olumlu yaklaşımını Suriye’deki gelişmeler kapsamında da sürdürmekte, Esad iktidarının göstericilere karşı silahlı güç kullanmasını eleştirmektedir. İran, Türkiye’nin tutumunun Suriye’deki nüfuzuna zarar verdiğini değerlendirmektedir. Bu nedenle Suriye konusu iki ülke arasındaki ilişkilere etki eden önemli bir dinamik halini almıştır.


Arap Baharı Suriye’de

Tunus ve Mısır’la başlayıp bütün Orta Doğu’ya yayılan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan halk hareketleri Mart ayından itibaren Suriye’yi de etkisi altına almıştır. Deraa kentinde başlayan hadiseler Nisan sonundan itibaren ülke geneline yayılarak şiddetlenmiş, sivil halka ateş açılmış ve rastgele tutuklamalar yapılmıştır. Suriye güvenlik güçleri hala isyanı bastırmak için çabalamaktadır.


Devlet Başkanı Beşer Esad, bu arada çeşitli ödünler vermek zorunda kalmıştır. Nisan ayı boyunca yeni bir hükümet atamış, bazı tutukluları serbest bırakmış ve 48 yıldır yürürlükte olan olağanüstü hali kaldırmıştır. Ancak, bu adımlar büyük ölçüde görünüşte reformlar olarak kalmıştır. Sözgelimi, kabinede yeni isimler olsa da asıl iktidar el değiştirmemiş, kâğıt üzerinde gösteri hakkı tanınsa da göstericilere karşı şiddet uygulanmıştır. Neticede, Esad yönetimi göstermelik açılımlarla ne Suriye halkını ne de dünyayı ikna edebilmiş, 2.000’in üzerindeki can kaybı ve binlerce yaralı Şam yönetimini uluslararası tepkiyle karşı karşıya bırakmıştır.


Suriye rejimi bu süreçte Türkiye’yle son on yılda kurduğu yakın ilişkiler dâhil bütün dünya ile ilişkilerine büyük zarar gelmesini göze almıştır. Beşer Esad’ın 2000 yılında iktidara gelmesinden bu yana özenle oluşturulan genç-yenilikçi-açılımcı lider imajı bozulmuştur. Esad’ın mevcut politikalarında ciddi bir yeniden değerlendirmeye gitmemesi durumunda Suriye rejimi kısa vadede baskıcı, dünyaya kapalı ve radikalizmle özdeşleşmiş bir yönetim olarak algılanabilir. Uzun vadede ise rejimin ayakta kalabileceği bile kuşkuludur. Nitekim sınırlı düzeydeki mevcut uluslararası desteğin kaybolmasıyla rejimin dış politikada daha kapalı, içte ise şiddete daha meyilli hale gelerek geri dönüşü zor bir yola girdiği söylenebilir.


Suriye’deki olaylara iki uç bakış söz konusudur. Birinci uç bakışa göre Suriye’de rejimin değişmesi, ülkede ABD ve Avrupa etkisinin artması beklenmektedir. Batı ülkelerinde hâkim olan bu görüşe göre Suriye rejiminde düzelme görülmemektedir ve rejim devrilmelidir. Bu yaklaşım dış müdahale seçeneğini meşrulaştırmakta ve Türkiye’nin Batı ile tam bir mutabakat içinde hareket etmesini öngörmektedir. İkinci uç bakış ise İran’ın bölgede ABD etkisinin engellenmesi adına antidemokratik rejimlerin desteklenmesi yönündeki görüştür. Tahran, Suriye’deki isyanın bir iç sorundan ziyade dış kaynaklı bir saldırı olduğu kanaatindedir. Aşağıda daha ayrıntılı olarak incelenecek bu bakışa göre Suriye rejiminin herhangi bir ödün vermesi yönündeki her talep bu saldırıya yardım etmek anlamı taşımaktadır.


Türkiye’nin Suriye’deki Olaylara Bakışı

Türkiye’nin tutumu bölge gerçekleriyle insani duyarlılıkları bir araya getiren bir nevi üçüncü bir yoldur. Ankara’nın Suriye politikasını güvenlik endişeleri kadar demokrasi ve insan haklarıyla ilgili değerler de biçimlendirmektedir. Türkiye’nin, Suriye toplumu tarafından açıkça ifade edilen reform talepleri karşısında baskıcı bir rejimi desteklemesi zaten beklenmemelidir. Suriye’deki otoriter yapının sürdürülmesi ise uzun vadede mümkün değildir. Değişimin kaçınılmaz olduğu bu süreçte Ankara; değişimin halkın taleplerine cevap verilerek ve bölge istikrarına zarar vermeyecek şekilde gerçekleşmesinden yanadır. Türkiye’nin önüne geçmek isteyeceği iki senaryo vardır. Birincisi Suriye’de olayların denetimden çıkarak ülke bütünlüğünün tehlikeye düşmesidir. İkinci senaryo ise dış müdahaleye zemin hazırlayacak uluslararası tepkinin oluşmasıdır. Her iki senaryo da Ankara’nın Şam ile hâlihazırdaki siyasi ve ekonomik bağlarını tahrip edebilir ve Türkiye, Suriye devletinin çökmesiyle bölgeye yayılacak mezhep çatışmasıyla karşı karşıya kalabilir.  Ankara, bu ihtimalleri ortadan kaldırmak için Suriye’ye iki konuda tavsiyede bulunmaktadır.


İlk olarak Esad yönetiminin derhal demokratik reformları hayata geçirmesi Türkiye tarafından öngörülmüştür. Bu amaçla, Türkiye’nin Siyasi Partiler, Seçim ve Basın Yasaları metinleri Suriye’ye gönderilerek Esad’a gerekli hukuki değişiklikleri yapması için somut örnek sağlanmıştır. Türk yetkililer, değişikliklerin kâğıt üzerinde kalmaması ve gerçekten çok partili yaşama geçilmesi yönünde Suriye’yi uyarmıştır. Ankara, Esad için çıkış yolunu toplumun çeşitli kesimlerine söz hakkı tanıyan siyaset üstü bir lider haline gelmekte görmüştür. Bu şekilde bir yandan halkın demokratik beklentileri karşılanırken öte yandan Esad’a yeni dönemde bir rol verilerek uzlaşma sağlanmasının amaçlandığı düşünülebilir.


İkinci olarak Türkiye, göstericilere karşı şiddete başvurulmasına kesin olarak karşıdır. Zira siyasi ve ekonomik bağların ötesinde derin tarihi ve insani bağların bulunduğu Suriye’de insanların öldürülmesi konusunda Türkiye sessiz kalamaz. Ayrıca, kan dökülmesi halkla devlet arasındaki uçurumu derinleştirerek uzlaşma ve düzenin sağlanması umutlarını yok etmektedir. Esad reform vaatlerinde bulunurken, güvenlik güçlerinin sivilleri öldürmesi tutarsızlık göstergesidir. Nitekim sert uygulamaların arkasında Beşer Esad’ın kardeşi Mahir Esad’ın olduğu düşünülmektedir. Mahir Esad, rejimi korumakla görevli Dördüncü Tümen ve Cumhuriyet Muhafızları’na komuta etmektedir. İsyanların bastırılmasında önemli rol oynayan Şabiha adlı milis kuvvetinin de Mahir Esad’a bağlı olduğu zannedilmektedir. Bu nedenle Esad iktidarı, Mahir Esad’ın rejim içindeki nüfuzunun azaltarak Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda adım atabilir.


Ankara’nın sunduğu çözüm önerilerinin Türkiye’nin kendi güvenliğinin yanı sıra Suriye halkının selameti ve Suriyeli yöneticilerin siyasi rollerini bir ölçüde sürdürmeleri için uygun bir yol teşkil ettiği söylenebilir. Bu politika akılcı ve tutarlı olmakla birlikte son gelişmeler daha önce gözden kaçan bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: İran-Suriye birlikteliği bölgeye yönelik politikalar üretilirken dikkate alınmalıdır. Son dönemde Türkiye’nin iki ülke ile de ilişkilerinin oldukça iyi olduğu bir gerçektir. Nitekim bu gerçek bazı gözlemciler tarafından bir Suriye-Türkiye-İran mihverinin doğduğu yönünde bile yorumlanmıştır.(1) Ancak Türkiye ve İran’ın Suriye ile kurdukları bağların nitelik ve amacı farklıdır.


Türkiye’nin genelde Orta Doğu ile özelde ise Suriye ile ilişkileri devletlere yönelik olduğu kadar halklara da yöneliktir. Ankara, bölgede sert güç yerine yumuşak güç politikası uygulamaktadır. Türk devleti Suriye ile siyasi ve ticari bağlarını güçlendirerek ve Suriye-İsrail barışı için arabuluculuk yaparak bu ülkenin uluslararası toplumdan tecrit edilmesini engellemiştir. Suriye’deki devlet-halk ayrılığı; üstü örtülü ve yönetilebilir düzeyde kaldığı sürece Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerinin devlet ve halk boyutları uyum içinde yürümüştür. Ancak şu anda gelinen noktada Esad iktidarı halkı ile çatışan bir devlet meydana getirmiş, Türkiye de Suriye halkının yanında olduğunu ilan etmiştir. İran-Suriye ilişkileri ise sadece devletlerarası bir ilişkidir ve temel amacı rejimlerin güvenliğini sağlamaktır. Bu ilişkiler tek boyutlu olduğundan İran’ın son olaylar sırasında seçim yapmasına gerek kalmamıştır.


İran’ın Suriye’deki Olaylara Bakışı

Suriye, 1979 devriminden beri İran’ın en sağlam müttefiki olagelmiştir.(2) Humeyni yönetimini Arap ülkelerinden ilk Suriye tanımıştır. Suriye, İran-Irak Savaşı sırasında İran’ı desteklediği gibi Lübnan’daki faaliyetleri için topraklarının İran tarafından üs olarak kullanmasına izin vermiştir. İki ülke ilişkilerinde tek anlaşmazlık 1980’lerin sonunda Lübnan’da İran’ın Hizbullah’ı Suriye’nin ise Hizbullah’ın rakibi Emel hareketini desteklemesi olmuştur. Bu ayrılığı kısa sürede aşan İran-Suriye dostluğu, ne Irak’la çatışmaların ne de Soğuk Savaş’ın bitişinden etkilendi ve bugüne kadar devam etti. Lübnan’da Hizbullah’a destek vermek İran’ın temel politikalarından biridir ve İran bu yüzden Suriye’yi Lübnan’a açılan kapısı olarak görmektedir. Suriye’deki protesto gösterileri başlayınca İran, Esad iktidarını desteklediğini beyan etmiştir. Muhaliflerin ise İran’a sempati beslediğine dair bir işaret yoktur. Hatta Suriyeli protestocular Esad’ın hamisi olarak gördükleri İran ve Hizbullah’ın bayraklarını yakmaktadır. Bu yüzden İran, Suriye’de yönetimin daha demokratik ve çoğulcu hale gelmesini iktidarın kısmen ya da tamamen kendi düşmanlarının eline geçmesi olarak görmektedir.


Tahran’ın Suriye’deki gösteriler karşısındaki tutumu şaşırtıcı değildir. İran’ın resmi haber ajansları Suriyeli isyancıları “silahlı terörist gruplar” olarak adlandırmakta, çıkan isyanı CIA, Mossad ve Suudi Arabistan’ın kurduğu bir komplo olarak değerlendirmektedir. (3) Devlet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalar da aynı yönde olmuştur. Sözgelimi, 14 Haziran’da İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ramin Mihmanperest; ABD ve İsrail’in Suriye’deki “terörist grupları” sabotaj operasyonları yapmaları için kışkırttığını iddia etmiştir.(4) Dini Lider Hamaney de 9 Temmuz’da yaptığı konuşmada Suriye ayaklanmasını Orta Doğu’daki diğer halk hareketlerinden ayırarak bu ülkedeki hareketin ABD-İsrail menşeli ve “sapkın” olduğunu iddia etmiştir.(5) Söz konusu yaklaşım Tahran’ın bütün siyasi ve toplumsal gelişmeleri anlamlandırmakta başvurduğu klasik açıklamadır. Buna göre İran rejimi ve müttefiki Şam yönetiminin eksik yönü yoktur ve karşılaşılan tüm sorunlar, sözgelimi Suriye’deki isyan, düşmanlar tarafından planlanmış olmak zorundadır. Tahran’ın algısının kendi politikalarını her durumda meşrulaştırmak adına faydalı olduğu düşünülebilir ancak aynı zamanda özeleştiri ve gerçekçi çözümler üretme yeteneğini kısıtlamaktadır. İran, Suriye’deki halk hareketinin zor kullanarak bastırılması ve Şam’daki baskıcı yönetimin değişmeden muhafazası dışında bir vizyon geliştirememektedir.


Esad yönetimi yayılan gösteriler karşısında baskının dozunu artırdıkça İran’ın Suriye’ye sözlü destek dışında da yardımlarda bulunduğu yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Mesela ABD Mayıs ayında, AB ise Haziran’da; Suriye’de gösterilerin bastırılmasına yardım ettiği gerekçesiyle İran Devrim Muhafızları komutanlarının mal varlıklarını dondurma kararı almıştır. Batı basınında İran’ın Suriye’ye isyancıları tespit ve takip etmeye yarayan donanım ve halka müdahalede kolluk kuvvetlerinin ihtiyaç duyacağı malzemeler gönderdiği yönünde haberler çıkmıştır.(6) İran’daki başkanlık seçimleri sonrası muhalif gösterilerin bastırılmasında görev alan bazı askeri uzmanların Suriyeli güvenlik güçlerinin eğitimi için bu ülkeye gönderildiği de iddialar arasındadır.


Türkiye’nin Esad yönetimine karşı giderek sertleşen tutumu doğal olarak İran’ı tedirgin etmeye başlamıştır. Ancak, bu durum İranlı yetkililerce ifade edilmemiştir. Mesela, Hamaney Orta Doğu’daki gelişmeleri değerlendirdiği konuşmasında Türkiye’den hiç söz etmemiştir. Oysa Tahran’ın rahatsızlığı, İran devlet medyasında birbiri ardına çıkan Türkiye’yi suçlayıcı haber ve yorumlarda açıkça görülmektedir. Örneğin, 22 Haziran’da Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan bir haberde Türkiye’nin Suriye’de kargaşa ortamı oluşturmak için Amerika, Suudi Arabistan ve İsrail’le işbirliği yaptığı ileri sürülmüştür.(7) İran’ın tepkisini sadece dolaylı yollardan dile getirmesi Türkiye’yi karşısına almak istemediğinin göstergesi olabilir. Nitekim bazı haberlerde Türkiye’ye bir anlamda açık kapı bırakan yorumlara yer verilmiştir. Mesela, bir süre önce IRNA’da çıkan bir yorumda Türkiye’nin Suriye’ye karşı tavrının Avrupa’dan maddi yardım almak için bir taktik olduğu ve bölgesel stratejik hedeflerinin Ankara’yı “direniş üçlüsünün” (İran-Suriye-Hizbullah) yanında yer almaya sevk ettiği savunulmuştur.(8) Öyle görünüyor ki İran, Türkiye’ye tepkili olsa da Türkiye’yle ilişkilerin öneminin farkındadır ve bu ilişkilerin zarar görmesinden hoşnut değildir.


Bölgesel ve bölge dışı bazı kesimler ise Türkiye-İran arasındaki gerilimden memnun görünmekte ve bu gerilimi büyütmeye çalışmaktadır. Örneğin, bir süre önce Lübnan basınında İran’ın Türkiye’yi tehdit ettiği yönünde bir haber çıkmış (9), İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ramin Mihmanperest bu iddiaları Batı medyası tarafından yayılan gerçekdışı haberler olarak nitelendirmiştir.


İlişkiler Nasıl Etkileniyor?

Türkiye’nin İran nezdinde diplomatik girişimleri yoğunlaştırması ve yanlış anlamaların giderilerek iki ülke ilişkilerindeki olumlu gidişatın korunması Suriye’deki sürece doğru katkı sağlanması açısından son derece önemlidir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun 10-11 Temmuz’da gerçekleştirdiği İran ziyareti bu yönde önemli bir adım olmuştur. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Meclis Başkanı Laricani ve Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Celili ile de temaslarda bulunan Dışişleri Bakanı, en önemli mesajları İranlı meslektaşı ile görüşmesi sırasında vermiştir. Davutoğlu, İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi ile düzenlenen ortak basın toplantısında Türkiye’nin dış müdahaleye karşı olduğunu ama insan hakları konusunda da duyarlı olduğunu vurgulamıştır. Salihi ise iki ülkenin bazı konularda farklı düşünseler de pek çok ortak noktaya sahip olduğunu belirtmiştir. İran ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilere ve turizme dikkat çeken Salihi; İran, Türkiye ve Suriye’yi tek bir ailenin üyeleri olarak nitelendirmiştir.


Somut anlamda iki ülke ilişkilerinin iyi gidişatı koruduğu görülmektedir. Zira İran üç yönden Türkiye’yle iyi ilişkilere gerek duymaktadır. İlk olarak ambargolarla yüz yüze olan İran için Türkiye ticari ihtiyaçlarını karşılama adına en iyi seçenektir. Nitekim İran-Türkiye ticari ilişkileri Suriye yüzünden yaşanan anlaşmazlıktan pek fazla etkilenmemiş görünmektedir. İran-Türkiye Stratejik Ticaret Geliştirme Birliği Başkanı Majid Dhasemi; 11 Temmuz’da, İran’a yatırım yapan Türk iş adamlarından 15 yıl süreyle vergi alınmayacağını ilan etmiştir. İkincisi, her iki ülke Kuzey Irak’ta üslenen PKK ve PJAK’tan muzdariptir. İran’ın Temmuz ortasından itibaren Kandil Dağı çevresinde icra ettiği harekât Türkiye ve İran’ın terörle mücadelede aynı safta olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Son olarak bir süredir gündemden düşmüş gibi görünse de İran’a nükleer enerji programı nedeniyle uygulanan yaptırımlara karşı çıkması, Türkiye’nin uluslararası politikada yalnız kalan Tahran yönetimi için önemini artırmaktadır.


İran-Türkiye ilişkilerinde fiilen bir kötüleşme olmasa da söylem düzeyinde bir tepki söz konusudur. İran’ın olumsuz algısının derecesi azalmakla birlikte halen devam ettiği görülmektedir. Örneğin Devrim Muhafızları’na yakın olarak bilinen Sobh-e Sadeki adlı haftalık dergide 30 Temmuz’da yayınlanan bir makalede Türkiye’nin Amerika’nın tarafında durduğu, seçim yapmak zorunda bırakılırsa İran’ın Suriye’yi Türkiye’ye tercih edeceği söylenmiştir. (10) Bu ve benzeri yorumlar doğrudan yetkililerden değil ama devletin çeşitli kurumlarına yakın, devletten bağımsız görüş üretmeyen medya organları aracılığıyla gelmektedir. Bu durumla başa çıkabilmek için Türkiye’nin İran’a yönelik yayın yapabilmesinin önemi ortaya çıkmaktadır.


Aslında henüz kuruluş aşamasında olan TRT’nin Farsça kanalı Türkiye’nin Suriye’deki olaylara ve İran’a bakışını yansıtmak konusunda bazı adımlar atmıştır. Nisan ayında TRT Farsça yayınında Türkiye’nin Suriye’de reform yoluyla demokrasiye geçişi istediği belirtilmişti.(11) Davutoğlu’nun İran ziyaretinden hemen sonra ise Türkiye’nin Ortadoğu’ya bakışını anlatan bir yorum yapılmış, İran ile Türkiye’nin Suriye konusunda anlaşmazlıkları olsa da sorunun barışçıl şekilde çözülmesi konusunda hemfikir olduklarının altı çizilmiştir.(12) Bu süreçte, Türkiye-İran ilişkilerinin önemini vurgulayan ve Türkiye’nin tutumunu doğru şekilde aktaran daha çok yorumun TRT Farsça kanalında yayınlanması uygun olabilir. Özellikle, Ankara’nın bazı diğer ülkelerle birlikte Suriye’ye komplo kurduğu yönünde çıkan iddiaların mesnetsiz olduğunun işlenmesi ve bu iddiaların Türkiye-İran ilişkilerine fayda sağlamayacağının belirtilmesi faydalı olabilir. Böylece Türkiye aleyhinde yapılan yayınların gerçeği yansıtmadığı, Türkiye’nin Suriye’deki gelişmeler karşısındaki rahatsızlığının demokrasi ve insan hakları merkezli olduğu açıklanabilecektir.


Sonuç

Suriye’de yaşanan sorunlardan Türkiye gibi İran da rahatsızdır. Ancak İran’ın bu konuda Suriye’ye sunduğu tedbirler sorunu gidermek yerine ülkenin yalnızlaşmasına yol açmaktadır. İran’ın desteklediği baskıcı tutum Esad rejiminin değişmesini en son isteyecek Rusya tarafından bile tepkiyle karşılanmaktadır. (13) İranlı yöneticiler bu nitelikteki gelişmeleri kendileriyle dış mihraklar arasında bir mücadelenin safhaları olarak görmektedir. İran, bu yüzden Suriye halkının haklı taleplerini, Türkiye’nin bu konudaki eleştirilerini kendi bölgesel nüfuzuna karşı bir komplo olarak görmekte ve tedirginlik duymaktadır. Oysa dış müdahalenin önlenmesi, Suriye’de dirlik ve düzenin sağlanması ve Suriye halkının esenliği hem Türkiye’nin hem İran’ın ortak çıkarlarına hizmet etmektedir. Türkiye’nin Suriye’ye tavsiye ettiği adımlar ise bu durumun gerçekleşmesi için en uygun yolu göstermektedir. Gerek Suriye’de gerekse bölge genelinde istikrar için Türkiye ve İran’ın rekabetten ziyade işbirliğini öne çıkaran yaklaşımlar geliştirmesi bu nedenle oldukça önemlidir.

 

 

Dipnotlar:

(1) Marwan Bishara, A New Middle East Triangle?, 6 Temmuz 2011 http://blogs.aljazeera.net/imperium/2010/06/08/new-middle-east-triangle
(2) Suriye-İran ilişkilerini ayrıntılarıyla inceleyen en kapsamlı eser: Goodarzi J. M., Syria and Iran: Diplomatic Alliance and Power Politics in the Middle East, (London, IBTauris, 2006)
(3) Fars Haber Ajansı, 26 Nisan 2011, http://www.farsnews.net/newstext.php?nn=9002060584
(4) Reuters, 14 Haziran 2011, http://www.reuters.com/article/2011/06/14/us-iran-syria-idUSTRE75D1Z820110614
(5) Dini Lider Web Sitesi, 9 Temmuz 2011, http://farsi.khamenei.ir/news-content?id=12833
(6) Washington Post, 26 Mayıs 2011, http://www.washingtonpost.com/world/national-security/iran-reportedly-aiding-syrian-crackdown/2011/05/27/AGUJe0CH_story_1.html
(7) Fars Haber Ajansı, 22 Haziran 2011, http://www.farsnews.net/newstext.php?nn=9003311149
(8) İslam Cumhuriyeti Haber Ajansı, 4 Temmuz 2011, http://www.irna.ir/NewsShow.aspx?NID=30460325
(9) Sabah, 27 Haziran 2011, http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/06/27/tarhandan-sok-tehdit
(10) Sobh-e Sadeki, 30 Temmuz 2011, http://www.sobhesadegh.ir/1390/0508/M08.HTM
(11) TRT-Persian, 5 Nisan 2011, http://www.trtpersian.com/trtworld/fa/newsDetail.aspx?HaberKodu=4cc09156-ea0a-4813-9bf2-1fa11c205562
(12) TRT-Persian, 5 Nisan 2011, http://www.trtpersian.com/trtworld/fa/newsDetail.aspx?HaberKodu=c650ab6e-8eae-4dd9-9bfa-55fa20708988
(13) ntvmsnbc, 5 Ağustos 2011, http://www.ntvmsnbc.com/id/25238904/

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top