Batı’nın Türk Dış Politika Algısı ve ‘Yeni Osmanlıcılık’

Orhan DEDE
18 Temmuz 2011
A- A A+

Prof. Dr. Mustafa Aydın’ın Türk dış politikasının temelleri ile ilgili Türk Dış Politikasının Tarihsel Çerçevesi ve Analizi adlı makalesinde dile getirdiği gibi yakın zamana kadar Türkiye, Batı medyasında ya da akademik çevrelerde dünya uluslararası ilişkiler dengesinde oynadığı rollerle bağdaşmayacak ölçüde az yer almıştır.

 

 

Yapılan çalışmalarda Avrupa’yı Asya’ya bağlayan stratejik önemi sürekli vurgulansa da Türkiye sadece Avrupa’nın kıyısında Asya’ya açılan jeostratejik bir köprü olarak kabul görmüştür. Bütün köprüler gibi birbirine bagladığı mekânlar arasına sıkışıp kalmış bir müphem: ne Avrupalı, ne Asyalı; ne Orta Doğulu, ne Balkanlardan ne de Kafkasyalı olabilen Türkiye, yerine göre hem hepsi hem de hiçbiri olarak kabul edilmiştir. Görünen o ki Türkiye’yi icad edilmiş bu muğlâklık üzerinden değerlendirmeye alışkın olan Batı, bir süredir ülkenin kendisini Asya’nın batı ucunda, jeopolitik açıdan eşsiz konumdaki Anadolu yarımadasına sabitleyip tüm dünya ile köprüler kurmasını anlamlandırmakta ve adlandırmakta sıkıntı çekmektedir.


Türkiye’nin 20. yüzyılın son çeyreğinde başlattığı, 21. yüzyılın henüz geride bıraktığımız ilk on yılında ise gittikçe görünür ve hissedilir hale gelen aktif, çok yönlü ve insiyatif alabilen dış politikası Batı medya ve akademi çevrelerinde eksen kaymasından Yeni Osmanlıcılığa kadar maalesef yine, icad edilmiş bir dizi kavramla açıklanmaya çalışılmakta; ancak Türkiye’nin jeopolitik, jeokültürel, tarihsel ve ekonomik unsurlarının devreye sokularak geliştirildiği derinlikli, doyurucu ve bütüncül analizlere pek rastlanmamaktadır.


İlber Ortaylı’nın dile getirdiği gibi, bu durumun oluşmasında Batı’da Türkiye üzerine çalışmalar yapanların 19. yüzyılın büyük düşünürleri kalibresinde insanlar olmamalarının rolü büyüktür. Başta uluslararası medya çevreleri olmak üzere bugün Türkiye üzerine yazıp çizenlerin sıkça yer verdikleri Yeni Osmanlıcılık düşüncesi, genellikle sözkonusu medya çevrelerinin Türkiye içerisinde bazı meslektaşlarından aldıkları bilgiler ışığında sığ bir değerlendirme olarak dile getirilmekte ve ciddi araştırmaların ortaya koyduğu kuşatıcı bir analiz olarak seslendirilememektedir. Türkiye’nin bölgesinde takip ettiği aktif politikaların bazı merkezlerde aşırı yorumlarla Yeni Osmanlıcılık olarak değerlendirilmesi anlaşılabilir bir olgu olsa bile bunun gerçeği yansıttığını iddia etmek Türkiye’yi ve Türk toplumunu tanımamanın bir ifadesidir.

Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden oluşan dünya dengelerinde önüne çıkan farklı siyaset üretme ve uygulama fırsatlarını son derece enerjik ve dengeli bir biçimde degerlendirdiği, Türkiye toplumunun geçmis yıllara oranla Osmanlı geçmişine yaklaşımının hem farklılaştığı hem de ilgisinin arttığı doğru olmakla birlikte, bu gelişmelerin ülkede Osmanlı dönemine dönüş ya da yeni bir Osmanlı İmparatorluğu geliştirme eğilimi taşıdığını savunmak temelsiz bir yaklaşımdır. Sözkonusu dönemde Türkiye’nin ana dinamiğini demokrasi ve demokratikleşme kavramları oluşturmuştur ve bu günümüzde gittikçe artan bir seyir takip ederek devam etmektedir. En son 12 Haziran 2011’de yapılan seçimlerde özgürlükçü, sivil bir anayasa yapımı iradesinin arkasında güçlü bir şekilde duran Türkiye kamuoyu tabiidir ki ülkede yaşanan demokratikleşme süreçlerine paralel olarak dış politika üretim aşamalarını daha aktif bir şekilde etkilemektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin alev alev yanan bölgesinde istikrarı korumak adına geliştirdiği ve geliştirmeye çalıştığı dış politikaları Yeni Osmanlıcılık parantezinde küçümseyip ötekileştirmek, Prof. M. Şükrü Hanioğlu’nun ifadesiyle, toplumumuzu kavrayamamış çevrelerin geliştirdiği suni bir görüş inşa etmekten başka bir şey değildir.


Özellikle son dönemde Orta Doğu’da yaşanan ve ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan gelişmeler, Irak’ta yaşanan sorunların çözüme kavuşmadan Tunus, Mısır, Yemen, Libya ve en son olarak Suriye’nin bir kaos ortamına sürüklenmesi... Lübnan’da bıçak sırtındaki dengelerin özenle korunmak durumunda olması... Yine bölgenin önemli aktörlerinden İran’ın Birleşmiş Milletler’in (BM) ağır yaptırımları altında bulunması ve bu kez sorunların sadece ülkenin Doğu komşularıyla sınırlı kalmayıp Batı’da bir Avrupa Birliği (AB) üyesi olarak Yunanistan’ın iflas etmek üzere olması; Yunanistan’ı Portekiz, İrlanda ve İspanya’nın takip edebilecegine ilişkin işaretlerin gittikçe güç kazanması, Türkiye’yi hem batısında hem doğusunda beliren sosyal ve siyasal huzursuzluklar yumağında, kendi içinde yaşadığı bazı önemli sorunlara rağmen, bir istikrar adacığı haline getirmektedir. Bu keşmekeşin içerisinde sahip olduğu huzuru ancak istikrar havuzunu genişleterek sürdürebileceğinin farkında olan Türkiye, bir yandan demokrasi ve demokratik değerlerin kendi sınırları içerisinde mümkün olan en geniş düzeyde genişlemesi, derinleşmesi ve içselleştirilmesi için çaba sarfetmekte, diğer yandan da başta demokrasi olmak üzere insan hakları, özgürlükler gibi evrensel değerlerin bölge kültürüyle harmanlanıp özümsenmesini ve yaygınlaşmasını sağlamaya çalışmaktadır.


Türkiye bu temel hedef doğrultusunda geliştirdiği politikalarla Orta Doğu başta olmak üzere Kafkaslar ve Balkanlar’da, Yeni Osmanlıcılık söyleminin imlediği gibi bir tahakküm kurma peşinde değil, aksine bir zamanlar kaderdaşlık edip aynı çatı altında birlikte olduğu toplumlarla insanlığın evrensel değerlerini bölgesel değerlerle bağdaştırarak ve gerekirse bölge değerleri ışığında yeniden üreterek yaygınlaştırmak ve yaşanır kılmak arzusundadır. Türkiye sahip olduğu tarihi, ekonomik ve gelişmiş insan unsurlarını devreye sokarak bölge toplumları ile geliştireceği pozitif etkileşimlerle bu hedeflerini gerçekleştirebilecek güçtedir ve gerçekte son yıllarda olan da budur. İki yönlü gelişen ve birbirini olumlu etkileyen böyle bir sürecin bazı Batı başkentlerinde uyandırdığı olumsuz yansımaları kavramak Türkiye için gerçekten zor olmaktadır. Öyleyse Türkiye’den beklenen nedir?


Eğer istenen Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde takip ettiği tek boyutlu, tek yönlü politikalar gibi tekdüze, risksiz ve renksiz politikalar üretmesi ise Türkiye kamuoyunun geldiği nokta itibarıyla bu mümkün görünmemektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin bölgede aldığı insiyatifler Yeni Osmanlıcılık kâbuslarıyla ötekileştirilip eksen kayması ya da yeni Türk İmparatorluğu gibi içi boş söylemlerle başarısızlığa mahkûm edilmemelidir. Zira Orta Doğu’da başlayan ayaklanmaların temel noktasını Türkiye’nin oluşturduğunu söylemek zor olsa da bu hareketlerin Türkiye örneğinden etkilenmediğini, 40 küsür yıldır ayaklanmamış Arap toplumlarının Türkiye’de gelişen demokratikleşme süreçlerine bakıp ‘neden biz de başaramayalım’ ümidine kapılmadıklarını iddia etmek yanlış olmasa gerektir. Afganistan ve Irak müdahaleleri öncesinde dile getirildiği üzere amaç bölge ülkelerine demokratik değerleri taşımaksa eğer, Türkiye’nin sunduğu örnekte bunu milyonların ölümüne, göç etmesine ve trilyonlarca doların harcanmasına gerek kalmadan başarmak mümkün görünmektedir.


O halde Türkiye’nin bölgede öncülük ettiği, hem bölge ülkelerinin birbiriyle hem de bölge dışı merkezlerle olmak üzere iki boyutlu gelişen diyalog süreçleri bölge ile ilgilli ciddi birikimi olmayan bir grup insanın önyargılı değerlendirmelerine kurban edilmemelidir. Bilhassa Orta Doğu’da dengelerin her an alt üst olacak şekilde nazik bağlarla örülü olduğu, Arap baharı olarak adlandırılan halk hareketlerinin beklenenden uzun sürebileceği gerçeğinin gittikçe gün yüzüne çıkması ve yaşananların muhtemel bir Şii-Sünni çatışmasına evrilebileceği ile ilgili kaygıların yaygınlaşması göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin Batı’nın her fırsatta dile getirip şampiyonluğunu üstlendiği barış, demokrasi, istikrar, refahın yükselmesi, insan onuruna saygı gibi ilkelerin bölgede yaygınlaşmasına ve yerleşiklik kazanmasına çalışması takdir edilmelidir. Türkiye bu çabalarında elbette, büyük çoğunluğu itibari ile bölgenin cahili olduklarını yaklaşımlarından anladığımız Batılı dostları ile farklılık arzeden politikalar üretecektir, fakat bu zorunlu olarak Türkiye’nin geçmişini bölgede yeniden ihdas ettiği/etmek istediği anlamına gelmemektedir. Aksine yapılan, sözkonusu evrensel değerlerin bölgenin dini ve kültürel değerleri ile özdeşleştirilip yeniden üretilmesi ve bölge halklarının bu değerler üzerinde refah ve istikrara kavuşmasına yardımcı olmaktır.


NATO genel sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in Libya müdahalesinin başlamasının ardından kısa bir süre sonra dile getirdiği ‘Libya’daki krize askeri bir çözüm yolu görünmüyor, siyasi bir çözüm üretme ihtiyacımız var’ itirafı bölgede çözümü sağlayacak dili işaret etmektedir. Oysa Fransa İçişleri Bakanı Claude Gueant’ın Sarkozy’nin Libya müdahalesine öncülük etmesine methiyye düzmek isterken onun bir Haçlı Seferi’nin lideri olduğunu söyleyivermesi hem Libya halkını özgür kılmak için düzenlendiği söylenen harekâtın düşünsel arka planını, hem Batılı zihnin bilerek ya da bilmeyerek Orta Doğu’da çözüm üretecek bir dil geliştirmekten ne kadar uzak olduğunu hem de ‘Yeni’ takısına bile ihtiyaç duymadan kimin geçmişi yeniden inşaa etmenin düşünü kurduğunu göstermesi bakımından ilginç bir örnektir. Batı’nın savunuculuğunu yaptığı demokratik değerleri Batı dışı toplumlar, buna Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri Avrupa’dakı ‘öteki’ olarak kabul edilen Türkiye de dâhil, sahiplenip gelişmelerine katkıda bulunmaya başladıkları zaman takındığı Batılı ülkelerin takındığı bencil tutum her şeyden önce ürettiği, savunduğu ve yaygınlaştırmaya çalıştığı değerlere zarar vermektedir. Dolayısıyla, bugün Türkiye söz konusu olduğunda gerçekte sorun, ülkenin Yeni Osmanlı hayalleri kurması ya da kurmaması değil, bu değerleri kendi dini ve kültürel arka planında yoğurup yeniden üreterek bir güç ve o gücü kullanabilecek potansiyel bir mecra temerküz edebilmesidir. Türkiye’nin bu ince gücü otarşik yapısından evrilip dünyaya açıldıkça değişen ve değiştikçe gelişen ekonomisiyle birleşince ortaya çıkan tablo bazı çevreleri ürkütmekte ve Türkiye’ye Yeni Osmanlıcılık temelinde haksızlık edilmektedir. Oysa Batı’nın şampiyonluğunu yaptığı değerlerle barışık, güçlü, sorumluluk ve insiyatif alabilen bir Türkiye’nin hem üst üste ekonomik krizlerle savrulan Avrupa toplumlarına hem de dünya huzuruna katkısı kuşkusuz çok daha fazla olacaktır.


Öte yandan, Turkiye’yi Osmanlı coğrafyasına mahkûm eden Yeni Osmanlıcılık söyleminin ülkenin Osmanlı coğrafyasının ötesinde geliştirdiği ilişkiler karşısında nasıl bir açıklama getirdiği/getireceği de belli değildir. Mesela İsrail ile yaşanan Mavi Marmara olayını Türkiye’nin Yeni Osmanlıcı, Asyacı, İslamcı vs. gibi tutumlar geliştirdiğinin kanıtı sayanlar, olayın gerçekleştiği sırada Başbakan ve Dışişleri Bakanın, kabinenin diğer bazı üyeleri ile birlikte Osmanlı coğrafyasından on binlerce kilometre uzakta, Güney Amerika’nın en batısında, Şili’de dostluk ve ikili ilişkileri geliştirmek üzere ne aradıklarına bir cevap vermek zorundadır. Yeni Osmanlıcılık ile kastedilen Türkiye’nin bu uzak coğrafyalara açılarak gelişmesine ve büyümesine devam etmesine engel olmak ise Türkiye toplumunun dünya ve kendi geçmişi ile barışarak özümsediği demokratik değerler temelinde ilerlemesine mani olmanın artık pek mümkün olmadığı bilinmelidir. Avrupa’nın büyük ekonomileri üst üste krizler yaşarken son açıklanan rakamlara göre Türkiye’nin Çin’i de geride bırakarak dünyada en hızlı gelişen ekonomi olması üzerinde düşünülmeye değer bir tablodur. Yine Haziran ayında yayınlanan bir London School of Economics (LSE) raporuna göre Türkiye’nin yükselen güçler arasında birinci sırada yer aldığı gerçeği unutulmamalıdır.


Türkiye bu başarıları evrensel değerlerin ülke içerisinde yaygınlaşması ve özümsenmesi ile oluşan toplumsal barış ve katılım süreçleri sonucunda elde edebildiğinin farkındadır. Bu nedenle, Türkiye bölgenin geleceği adına insanlığın evrensel değerlerinin ülke içerisinde ve bölgede mümkün olan en üst düzeyde yaşanmasının kanallarını özenle açmaya çalışmaktadır. Bu kanalların açılmasına öncülük ederken karşılaşılan sorunların bertaraf edilmesinde bölgenin oyun kurucu bir aktörü olarak Türkiye’nin gerektiğinde yumuşak gücünü devreye sokarak sonuç alması bir ‘İmaparatorluk’ özlemi tezahürü olarak algılanmamalı ve Yeni Osmanlıcılık suçlamalarıyla ülke rencide edilmemelidir. Burada en büyük görev karar mercilerine düşmektedir. Aşırı bir özgüvenle özensiz bir şekilde geliştirilen söylemlerin Türkiye’nin gelişmesinde Osmanlı hayaleti arayanların değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramadığı akıldan çıkarılmamalıdır.

Back to Top