Türkiye’nin Bağdat, Necef ve Erbil Üçgeninde Irak Politikası

Ali SEMİN
09 Nisan 2011
A- A A+

Son dönemde Ortadoğu ülkelerindeki gelişmelere bakıldığında; bölgedeki isyan hareketlerinin Tunus’tan başlayarak diğer ülkelere sıçraması, bölgeyi nasıl bir geleceğin beklediğinin habercisi şeklindedir. Arap Dünyasındaki halkların başkaldırması ve isyan çıkan ülkelerdeki gelişmelerin belirsizliği, ister istemez Ankara’yı kaygılandırmaktadır.

 

Türkiye kendi içindeki sorunlara çözüm ararken, yakın çevresindeki gelişmelere de kayıtsız kalmamak için meşakkatli bir mekik diplomasisi içindedir. Ortadoğu bölgesinde yaşanan krizlerin sıradan gelişmeler olarak görülmemesi gerekmektedir. Nitekim son yıllarda Türkiye, yakın çevresindeki ülkelere odaklanmış, başta Irak olmak üzere komşularıyla “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi” adı altında (ulaştırma, güvenlik, enerji, ticaret, sağlık, tarım ve çevre gibi) birçok alanı kapsayan anlaşmalar imzalamıştır. Ankara, bu tür anlaşmaları geliştirerek bölgedeki çatışma ve gerilim ortamını ortadan kaldıramasa da, krizlerden doğan riskleri en aza indirmeye çalışmaktadır.


Bu çerçevede, 28 Mart 2011 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak ziyareti sırasında, Bağdat, Necef ve Erbil’e gitmesi Irak kamuoyunda nasıl karşılanmıştır? Türkiye-Irak ilişkilerinin bundan sonra nasıl bir zeminde seyredeceği, iki ülkenin karşılıklı beklentilerinin neler olduğu bu analizde değerlendirilecektir.


Türkiye’nin Yeni Irak Politikası

ABD, Irak’ı işgali öncesinde Türkiye ile 1 Mart tezkeresi krizini yaşamıştı. Bu nedenle ABD, 2003 yılından 2007 yılına kadar Ankara’yı, Irak’taki tüm gelişmelerden saf dışı bırakmaya çalışmıştı. PKK terör örgütü bu süreçte Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırmış ve Ankara’ya karşı PKK kartı ön plana çıkmıştır. Aynı süreçte Amerikan mutfağında hazırlanan ve 15 Ekim 2005 tarihinde şaibeli bir referandumla kabul edilmiş Irak Anayasası’nın 140. Maddesi ise Kerkük’ün statüsü sorunu ve tartışmalı bölgeler olarak adlandırılan Diyale ve Musul bölgelerini içermektedir.(1) Söz konusu maddeye göre, anılan bölgelerin Saddam döneminde Kuzey Irak’ın yerleşim birimlerinden koparıldığı ancak 140. Maddeyle bu bölgelerin üç aşamalı olarak normalleşme, sayım ve referandum yapılarak tekrardan kuzey yönetimine bağlanacağı öngörülmüştür. Bu bağlamda ABD’nin, Kerkük’ün statüsü sorununu iki sebepten ötürü ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Birincisi, Kerkük’ün Türkiye ve bölge ülkelerine karşı yeni bir koz olarak kullanılmak istenmesidir. Diğeri ise, Kerkük’teki Türkmenlere yapılan baskıların sonucunda Ankara’nın Türkmenleri savunmak amacıyla Irak’taki savaşa çekilmeye çalışılmasıdır. Fakat durumu fark eden Ankara’nın soğukkanlılıkla bu planı engellediğini ifade edebiliriz.


Bu bağlamda Irak’taki gelişmeler Türkiye’yi, hem bölgeye yönelik spesifik ve geleceğe dönük politikalar izlemeye sevk etti hem de Türkiye, Irak politikasında net bir tutum içine girdi. Geçtiğimiz yıllarda Ankara’nın PKK terör örgütü sorunu odaklı bir Irak siyaseti izlediği,  Irak’ı dar bir bakış açısıyla ele aldığı ifade edilebilirdi. Son dönemlerde Irak’ın ehemmiyeti bölge ülkeleri açısından daha çok anlaşılınca Irak, konumu son derece önemli “küçük bir Ortadoğu” olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin “Yeni Irak Politikası”nın, genelde etnik ve mezhepsel bir ayırım yapmadan tüm kesimlerle aynı mesafede yürütülmesi, özel olarak ise Türkmenlerin Irak’taki durumunun göz ardı edilmemesi gerektiği ortaya çıkmıştır.


Iraklı Araplar Açısından Türkiye

Türkiye Irak konusunda artık orta ve uzun vadeli bir politika izlemektedir. Ankara, ilk önce Araplarla ilişkilerini geliştirmeye çalışarak Irak’ta aktif olmaya çalışmıştır. Örneğin 15 Aralık 2005 tarihinde Irak’ta yapılan ilk seçimleri boykot eden Sünni Arapları, Bağdat yönetiminde söz sahibi olmaları için siyasi sürece katma çabasının Türkiye tarafından desteklendiği söylenebilir. Ayrıca 7 Mart 2010 tarihinde Irak’ta yapılan genel seçimlerin ardından hükümet krizinin aşılması için Türkiye’nin, Iraklı laik Şii ve El-Irakiye listesinin lideri Eyad Allavi’ye destek vermesi, açıktan ifade edilmese de, Kürtlerin ve Şii liderlerin (Kanun Devleti listesi lideri Maliki ve Ulusal Irak listesi Ammar El-Hakim) tepkisine neden olmuştur. Hatta Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Milliyet gazetesine 18.11.2010 tarihinde verdiği röportajda, Irak’taki hükümet kurma sürecinde Ankara’nın “yanlış ata oynadığını”, Allavi’nin kurduğu koalisyonu desteklemek isterken, sürecin tamamen dışında kaldığını ifade etmiştir.


Bu çerçevede Türkiye’nin son hükümet krizinde izlediği Irak politikası, deyim yerindeyse, “yanlış hesap Bağdat’tan döndü” biçiminde ifade edilebilir. Başbakan Erdoğan’ın 28 Mart’taki Irak ziyaretinin bu hesabı tamir etmeye yönelik olduğu düşünülebilir. Çünkü Irak’ta yapılan son seçimlerden sonra Ankara’nın, Türkmenlerin de içinde yer aldığı El-Irakiye listesinden yana tavır alması ve sık sık Allavi ile temasta olması, “Ankara, Maliki’yi ihmal ediyor” düşüncesini pekiştirmeye yetmişti. Bu yüzden Başbakan Erdoğan’ın Bağdat ve Necef ziyaretiyle, daha önce Eyad Allavi’den yana tavır sergileyen Türkiye’nin, Maliki hükümetine de destek sağlamaya hazır olduğu mesajını verdiği söylenebilir. Ankara, Bağdat ve Erbil sarmalında gelişen siyasi ve ekonomik ilişkilerin diğer bir ayağının da Şiilerin kutsal kenti olan Necef’e uzanması, Türkiye açısından Irak’taki resmi tamamlaması anlamına gelmektedir. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın Necef’teki Şiilerin en büyük mercii olan Ayetullah Ali Sistani ile görüşmesi ve Hazreti Ali’nin türbesini ziyaret etmesi sıradan bir olay olarak görülmemelidir.(2) Gerek zamanlama, gerekse Türkiye’nin Şiilere yönelik oluşturduğu politikalar açısından, Ankara’nın en büyük kaygılarından biri olan Ortadoğu bölgesinde yaşanan son gelişmelerin “Şii-Sünni çatışmasına” dönüşmemesi ve bu ihtimali önleme çabasının bir göstergesidir. Başka bir ifadeyle, Ortadoğu’da herhangi bir mezhepsel çatışmanın yaşanması bölge açısından en büyük risktir. Bu nedenle bölge, siyasi ve askeri iklimi olarak her zaman bu tür olayların yaşanmasına müsait, kaygan bir zemine sahiptir.


Kuzey Irak Kürtleri ve Türkiye

Türkiye yıllarca kuzey Irak yönetimine karşı mesafeli bir politika izlemiş ve bu bölgeyi güneydoğu sınırı açısından bir tehdit olarak algılamıştı. Bu durum Kuzey Irak Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ve Kürt kökenli Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin tehditkâr söylemler kullanmasına neden olmuştu. Özellikle Türkiye’nin, Kerkük’ün statüsü ile ilgili tutumu ve PKK terör örgütü konusunda Kandil’e havadan ve karadan operasyonlar düzenlemesi, taraflar arasındaki ilişkileri germişti. Kuzey Irak yönetimiyle bütün bu sorunlar yaşanırken, 5 Kasım 2007 tarihinde Başbakan Erdoğan Washington’da dönemin ABD Başkanı Bush’u ziyaret etmiş, bu görüşme Ankara’nın, Iraklı Kürtlere yönelik politikasını gözden geçirmesine sebep olmuştur. 2008 yılının Mart ayından itibaren başlayan sürece bu bağlamda bakıldığında, bugünkü Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerini anlamlandırmak daha kolay olabilecektir.


Başbakan Erdoğan’ın Irak Özel Temsilcisi ve Türkiye’nin hâlihazırdaki Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik’in Selahattin kentinde Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile ilk görüşmeyi yapması, Ankara-Erbil ilişkilerinde bugün gelinen noktanın temel taşını oluşturmuştur. Türkiye bu dönemde Kuzey Irak ile ilişkilerin normalleşmesi konusunda temkinli davranarak ve Türk kamuoyunun tepkisini çekmeden bir dizi adım atmıştır. Bölgeye önce temsilci gönderen Türkiye, ardından bakanlar düzeyinde (Dışişleri Bakanı Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ve Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu) ziyaretler başlatmış ve Erbil’de konsolosluk açmıştır. Bu gelişmeleri takiben 29 Mart’ta da Başbakan Erdoğan Erbil’i ziyaret etmiştir.


Bütün bu süreç zarfında Türkiye’nin kuzey Irak konusundaki politik dengelerinin her geçen gün değiştiği belirginleşmeye başladı. İki taraf arasında gelişen ilişkiler çerçevesinde, Başbakan Erdoğan’ın Erbil ziyareti, Iraklı Kürtler bakımından ne anlama geliyor? Türkiye bu ziyaretle Kürt bölgesini tanıma veya Irak’ın üçe bölünmesi senaryoları çizgisine yakın bir politika mı izliyor? Türkiye’nin Kuzey Irak açılımıyla, kurulması muhtemel “Kürt devleti”ne yeşil ışık mı yakacak? Bu ve benzer soruların kafaları karıştırdığı söylenebilir. Bu soruları cevaplamak için Türkiye ve Kuzey Irak açısından olaylara bakmakta fayda vardır.


1. Türkiye Açısından Kuzey Irak

Türkiye özellikle 2007 yılından bu yana yakın çevresi ile ilgili yaşanan sorun ve gelişmeler karşısında “bekle-gör” politikasını bir kenara bırakıp aktif siyaset dönemine girmiştir. Bu aktif siyaset politikasında tamamen başarılı olup olmadığı tartışmaya açık bir konudur ancak Türkiye’nin bölgedeki gücünü göstermesi açısından önemlidir.


Türkiye açısından Kuzey Irak bağlamında iki mühim mesele vardır: Birincisi, PKK terör örgütü sorununun bertaraf edilmesi konusudur. İkincisi, Kuzey Irak’la yapılan dış ticarettir. Erbil, Türkiye ekonomisi için önemli bir pazar haline gelmiştir. Kuzey Irak’ta son yıllarda inşa edilen konutların, restoranların, alışveriş merkezlerinin ve otellerin büyük çoğunluğu Türkler tarafından yapılmıştır. Kuzey Irak yönetimi, Kandil’de barınan PKK terör örgütü konusunda önümüzdeki süreçte somut adımlar atarsa, Türkiye ile ilişkilerini daha da geliştirebilir. Bunun yanında Türkiye’nin gerek kendi içindeki “Kürt Meselesi” ile ilgili attığı adımlar, gerekse Kuzey Irak’a yönelik yaptığı önemli açılımlara karşılık olarak, Erbil yönetiminin kuzeyde yaşayan Türkmenler konusunda olumlu girişimlerde bulunmasının zamanı gelmiştir. Kuzey Irak Yönetimi’nin 2005’te el konulan ve bugüne kadar iade edilmeyen Irak Türkmen Cephesi (ITC) bürolarının geri verilmesi ve kapatılan ITC bürolarının yeniden açılması gibi adımları atması gerekmektedir. Ayrıca Kerkük kentine yerleştirilen Peşmergelerin geri çekilmesinin sağlanması ve Türkmen parti ve kuruluşları ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi Türkiye ve Türkmenler açısından büyük önem arz etmektedir.


2. Kuzey Irak’ın Türkiye’ye Bakışı

Kuzey Irak’ın bölge ülkeleriyle ilişkileri değerlendirildiğinde, Türkiye ile aralarında her ne kadar çekişmeli ve inişli-çıkışlı bir süreç yaşansa da, Iraklı Kürtler kendi çıkarları bakımından Ankara’nın önemli bir aktör olduğunun hiç kuşkusuz farkındadır. Başka bir ifadeyle, Kuzey Irak’ın ayakta kalması ve gelişmesi konusunda deyim yerindeyse, Türkiye’yi kendilerine bir serum olarak gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Türkiye, Kuzey Irak’ın dünyaya açılan kapısıdır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgesel gücünü dikkate alan Iraklı Kürtlerin, son günlerde her türlü sert söylemlerden kaçınarak, Ankara’yla ilişkilerini geliştirmeye ve onarmaya çalıştığı gözlemlenmektedir. Bu açıdan bakıldığında şu aşamada Kuzey Irak’taki yönetimin önünde iki seçenek durmaktadır: PKK terör örgütüne desteğini sürdürüp Türkiye’yi karşısına almak ya da PKK’yı gözden çıkarıp Türkiye ile ilişkilerini daha da ileriye götürmek. Bunlardan hangisini seçeceğini düşünürsek; Kuzey Irak’ın ne PKK’yı tamamen bırakacağı ne de Türkiye’yi rahatsız edecek şekilde PKK’yı destekleyeceği tahmin edilmektedir. Kuzey Irak Yönetimi gri bir çizgide yürümeyi tercih edecek gibidir.


Bu çerçevede 29 Mart’ta Başbakan Erdoğan’ın Erbil’i ziyareti Kürt kulisini hem renklendirmiş, hem de heyecanlandırmıştır. Kuzey Irak Yönetimi Başkanı Barzani’nin, Erdoğan’ın ziyaretini “tarihi olay” olarak nitelendirmesi dikkat çekicidir.(3) Aslında söz konusu ziyaret tarihi bir olay olmaktan ziyade, Kuzey Irak’ta yapılanan Kürt yönetiminin başarısının bir başlangıcı olarak da görülebilir. Türkiye’nin Kuzey Irak’taki yapıyı tanıması, Kuzey Irak’taki yerel yönetimin yıllardır sarf ettiği çabanın neticesi olarak düşünülebilir. Bu nedenle Başbakan Erdoğan’ın Erbil ziyaretinin Iraklı Kürtler nezdinde uyandırdığı heyecan uzun bir süre devam edecektir.


Öte yandan, ABD güçlerinin 2011 yılının Aralık ayına kadar Irak’tan çekilmesi ihtimalini göz önünde bulundurursak, Irak’ta doğan boşluğun Türkiye, İran ya da Suudi Arabistan tarafından doldurulacağı meselesi önümüzdeki günlerde sıcak bir gündem oluşturacağa benziyor. ABD ve Kürtlerin korkusu, ABD sonrası Irak’ta olası bir “Kürt-Arap” çatışmasıdır. Bu durum Iraklı Kürt yöneticileri kaygılandırmaktadır. Kuzey Irak yönetiminin sergilediği tavra dikkat edildiğinde, ABD sonrası süreçte Araplar ve İran arasında sıkışmaktansa, Türkiye’yi tercih etmek isteği içinde oldukları gözlerden kaçmamalıdır. Diğer taraftan bu konu önümüzdeki dönemde muhtemel “Türkiye-Kuzey Irak Entegrasyonu” tartışmalarını başlatabilir.


Başbakan Erdoğan’ın Erbil ziyareti Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve Kuzey Irak ilişkilerine de olumsuz yansıyacaktır. Ayrıca söz konusu ziyaretin PKK terör örgütünü rahatsız ettiği görülmektedir. 1 Nisan 2011 tarihinde Osmaniye’de mayın patlaması, son günlerde PKK saldırılarının meydana gelmesi, terör örgütünün bu ziyaretten ne kadar rahatsız olduğunu çağrıştırmaktadır. Çünkü Türkiye-Kuzey Irak yönetimi arasındaki ilişkiler güçlenirse, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketi elindeki kozlardan biri olan Barzani ve Talabani faktörünü kaybetmiş olacağa benzemektedir. Kuzey Iraklı Kürtlerinin Türkiye’deki mevcut iktidara destek vermesi durumunda BDP’nin güneydoğuda oy kaybına uğraması beklenebilir.


Türkmenlerin, Türkiye-Kuzey Irak İlişkilerine Bakışı

2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından Kürtler, Kerkük’e girerek tapu ve nüfus kayıtlarının tutulduğu önemli devlet dairelerini yağmalamıştı. Kürtler bununla yetinmeyip Kerkük’ün demografik yapısını değiştirmek amacıyla kuzeyden getirilen on binlerce Kürdü kente yerleştirmişti. Petrol zengini olarak bilinen Kerkük, çeşitli etnik gruplara sahiptir ve Türkmenlerin en yoğun yaşadığı kentler arasında kabul edilmektedir. Hatta bir süre önce Kerkük “Türkiye’nin kırmızı çizgisi” olarak bilinirdi. Bu nedenle de Türkmenler, Kürtler ve Ankara arasındaki kilit noktalardan biriydi. Irak’ın kuruluşundan itibaren Kürtler, Kerkük’ü kuzeye bağlamaya çalışsalar da, ne bölgesel konjonktür buna müsaade etti, ne de kentin yapısı buna elverdi. Kürtler Kerkük’ün kuzeye bağlanamayacağını anlasalar da, her mahfilde şehrin bir Kürt kenti olduğunu iddia ederek bunu bir kart olarak kullanmaktadırlar. Barzani ve Talabani Kerkük’ü Kürt halkının milli mücadelesi haline getirerek, tabanlarını Kerkük söylemleriyle beslemeye devam etmektedir. Bu durum şehirdeki tüm kesimleri rahatsız etmekle birlikte, kentte zaman zaman etnik çatışmalara neden olmaktadır. Özellikle uluslararası kamuoyu Kerkük’ü Türkmenler-Kürtler ve Araplar-Kürtler arasında “patlamaya hazır barut fıçısı” olarak nitelendirmektedir.


Kerkük konusunda bu gelişmeler yaşanırken, Başbakan Erdoğan’ın Erbil’i ziyaret edip Kerkük’e gitmemesinin Türkmenler arasında tepki çektiği açıkça görülebilir. Fakat bu ziyaret Türkmenler açısından değerlendirildiğinde, şu hususlara değinmek gerekir:

 

1. Türkiye ile Kuzey Irak arasında gelişen ilişkiler önümüzdeki süreç içerisinde Türkmen-Kürt ilişkilerine de olumlu bir şekilde yansıyabilir. Daha önce ITC’yi “Türkiye’nin partisi” olarak gören Barzani, Şubat ayında Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi'ne bağlı Peşmerge Bakanı Cafer Şeyh Mustafa, Irak Türkmen Cephesini ziyaret ederek ITC Başkanı Sadettin Ergeç ile görüşmüştür. Kerkük'te gerçekleşen bu ziyaret ile ilk kez bir Kürt Bakan ITC'yi ziyaret etmiş oldu. Ayrıca Barzani’nin temsilcisi Abdüllatif Gelli de ITC’yi ziyaret etmişti. Bütün bu gelişmelere dikkat edildiğinde, Kürt-Türkmen ilişkilerinin normalleşmeye doğru bir yol aldığı söylenebilir.

2. Başbakan Erdoğan’ın, Erbil’i ziyareti şu şekilde de okunabilir: Erbil de bir Türkmen şehridir. Erbil’in tarihine bakıldığında Türkmenler için Kerkük kadar önemli bir konumdadır. Başka bir deyişle ifade edersek, Erbil Kürtlerin kontrolünde olabilir ancak tarihiyle, kültürüyle ve yoğun Türkmen nüfusuyla aynı zamanda bir Türkmen kentidir. Başbakan’ın Erbil ziyareti bu şekilde düşünülürse daha anlamlı olabilir.

3. Genel olarak Irak ve özelde de Kerkük kritik bir dönemeçten geçmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Kerkük’ü ziyaret etmesi elbette Türkmenlere moral desteği verebilirdi. Fakat tüm dikkatleri Kerkük üzerine çekerdi ve Kerkük sorununu daha da tetikleyebilirdi. Bu tür ziyaretlerin Kerkük’ü de kapsamasının en azından bu aşamada doğru olmadığı rahatlıkla ifade edilebilir.

4. Kerkük idari yapısında son günlerde önemli değişimler yaşamaktadır. Bunlardan en önemlisi Kürdistan Yurtseverler  Birliği (KYB) ve Kürdistan Listesi’nde Kerkük Milletvekili olan Dr. Necmettin Kerim’in Kerkük valiliğine atanması, Irak Türkmen Cephesi’nin adayı ve Kerkük İl Meclisi üyesi olan Hasan Turan’ın ise Kerkük Meclis Başkanlığı’na seçilmesidir.(4) Bu gelişme hem Türkmenler hem de Kerkük’ün genel sorunlarıyla ilgili olumlu bir adımdır. Başbakan Erdoğan’ın Erbil ziyareti sırasında Turan’ın seçilmesiyle, Kürt-Türkmen ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmaya çalışıldığı söylenebilir. Kerkük’ün idari yapısında Türkmenlerin vali veya meclis başkanı olması en doğal haklarından birisidir. Temmuz 2008’de Kerkük’ün idari yapısına ilişkin çıkarılan yasanın 23.maddesinde, Kerkük’ün idari dağılımının; yüzde 32 Kürt, yüzde 32 Türkmen, yüzde 32 Arap ve yüzde 4 kentte yaşayan diğer etnik gruplar arasında paylaştırılması kararlaştırılmıştı. Kürtler, söz konusu maddeye itiraz ederek 28 Temmuz 2008 tarihinde Kerkük’te protesto düzenlemiştir.


Sonuç:

Ortadoğu genelinde ve Irak özelindeki bu gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, bölge her geçen gün yeni bir gelişmeyle karşımıza çıkmaktadır. Bölgede yaşanan isyan olaylarının, etnik ve mezhepsel çatışmaya dönüşmesi de büyük tehlikelere neden olabilir. Öte yandan Kuzey Irak PKK terör örgütü sorununun çözümü konusunda kayda değer girişimlerde (PKK’nın Türkiye sınırına geçişinin engellenmesi, Kuzey Irak’ta siyasi ve kültürel faaliyetlerinin engellenmesi gibi) bulunmazsa Türkiye’nin bölgeye yönelik izlediği siyaset olumsuz yönde etkilenebilir.


Ankara’nın, Kuzey Irak’a yönelik politikalarının ekonomik-ticari odaklı olması ve bölgeye yönelik bu yönde attığı adımlar, bölgede kurulabilecek olası bir “Kürt devleti” oluşumuna izin vereceği anlamını taşımamaktadır. Örneğin, İran’ın da Kuzey Irak yönetimi ile arasında önemli işbirliği bulunmaktadır. Fakat eğer Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulursa, buna itiraz eden ilk ülkelerden biri muhtemelen İran olur. Bu nedenle Türkiye’nin Bağdat, Erbil ve Necef kavşağında yürüttüğü diplomasi Irak’ın bölünmesine değil birliğinin muhafaza edilmesine hizmet etmektedir.


Kuzey Irak yönetimi, önümüzdeki günlerde Kerkük sorunu ve Türkmenlerle ilişkileri düzeltme konusunda olumlu girişimlerde bulunabilir. Ancak bu girişimler muhtemelen tedrici olarak gerçekleştirilmeye çalışılacaktır. Bunun da üç nedeni vardır:


Birincisi; Kuzey Irak yönetimi, ABD’nin Irak’ı işgali sonrası Kerkük’teki Türkmen ve Araplara karşı izlediği baskıcı politikaların tepkiden başka bir yararı olmadığının farkına vardı. Artık yaşanan çağ diyalog ve uzlaşı çağıdır. Bu nedenle Kürtlerin de, bazı ısrarcı ve baskıcı politikalarını değiştirmeye çalışması gerekmektedir. İkincisi, Barzani ve Talabani’nin 2003 yılından bu yana Kuzey Irak’tan Kerkük’e yerleştirdiği on binlerce Kürt vatandaşının bir anda geri dönmesini istemesi Kürtler arasında KDP ve KYB’ye karşı güven kaybına neden olabilecektir. Bir diğeri ise; Kuzey Irak yönetiminde yeniden canlanan muhalif gruplar ve Kürt halkının Barzani ve Talabani’ye tepkisidir. Özellikle, son günlerde Kuzey Irak yönetimine karşı düzenlenen protestolar, Erbil’in hem iç idaresinde hem de dış politikasında reforma ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte kuzey Irak yönetiminin tehditkâr ve baskıcı söylemlerden kaçınması beklenebilir.


Başbakan Erdoğan’ın Irak ziyareti Maliki Hükümeti açısından değerlendirildiğinde, Ankara’nın laik Şii ve El-Irakiye listesi lideri Allavi’ye olan desteği, Maliki’ye çevirdiği de düşünülebilir. Son günlerde Şii protestolara sahne olan Bahreyn’e Suudi Arabistan’ın müdahale etmesi sonucunda ortaya çıkabilecek muhtemel bir “Şii-Sünni” çatışmasının Irak’ta da kızışmasını önleme bakımından Başbakan Erdoğan’ın Necef ziyaretinin önemli bir rol oynayacağı söylenebilir. Bütün bu sonuçları özetlersek, Türkiye ve Irak birçok konuda her ne kadar anlaşmaya varsa da, iki ülkenin de daha geniş bir vizyonda işbirliği ve uzlaşı sürecine gidebilmesi için PKK sorunu ve “Su Sorunu” gibi kritik sorunların üstesinden gelinmesi gerekmektedir. Türkmen faktörü de göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin Irak’ta kalıcı politikalar izlemesinin, Türkmenlerin sorunlarının çözümüne katkı sağlaması önemli bir husustur.

 


Sonnotlar:

(1) http://www.alwasatnews.com/1146/news/read/500479/1.html
(2) http://www.mustakbal.net/ArticleShow.aspx?ID=6142
(3) http://ar.radionawa.com/Detail.aspx?id=1628&LinkID=63
(4) http://www.alsumarianews.com/ar/1/19608/news-details-.html

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top