Arap Ülkelerinde Yaşanan Son Gelişmeler

A- A A+

2010 Aralık ayı ortalarında önce Tunus’ta başlayan ve kısa sürede Mısır, Libya, Cezayir, Fas yanında Yemen, Bahreyn gibi Körfez ülkelerine de sirayet eden halk hareketlerinin bütün bölge için son derece önemli sonuçlar doğurması muhtemeldir. Tunus’taki olay bölgede silah kullanılmadan tamamen halk hareketi ile liderin ülkeden kaçması ve rejimin değişmesi neticesini veren ilk örneği oluşturmaktadır.


Şu anda diğer bazı Arap ülkelerinde de görülen halk hareketlerini 1990’ların başlarında Berlin Duvarı’nın yıkılması sonucu ortaya çıkan küreselleşme ve yeni dünya düzeninin dayandığı özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, yönetimlerin şeffaflığı ve hesap verebilirliği, vatandaşın yönetime katılımı, sivil toplum örgütlerinin geliştirilmesi gibi hususların giderek daha yaygınlaşan ve sansürü zorlaşan sosyal medya (internet, facebook, twitter vb. diye anılan iletişim araçları) vasıtası ile halk kitlelerine geniş şekilde intikal etmesi ve onları bilinçlendirmesi ile izah yanlış olmayacaktır. 


Bunlara ilaveten halk hareketlerinin başladığı ülkelerdeki yönetimlerin uzun yıllardır halkın gerçek tercihlerini yansıtmayan hileli seçimlerle iktidarı ellerinde tutmaları, asgari sosyal talepleri dahi güvenlik bahanesi ile şiddetle bastırmaları, giderek yaygınlaşan yolsuzluklar, nepotizm ve özellikle daha ileri düzeyde tahsil görmüş genç nüfus arasında işsizliğin artması, global ekonomik krizin etkisiyle son zamanlarda ana gıda maddeleri fiyatlarındaki artışların yoksulluğu ve gelir dağılımını daha da derinleştirmesi, olayların ilk başladığı Tunus’ta halkın silah kullanmadan rejimi değiştirmeyi başarması gibi sayısız etkenin yol açtığı düşünülmektedir.


Parlamento,  siyasi parti ve sendika gibi hiçbir siyasi kuruma sahip olmayan ve aşiret yapısından uluslaşma sürecine bir türlü geçemeyen Libya’da çatışmalar halen devam etmekte, ölü sayısı 1000’lerle ifade edilmekte, bölgede ilk defa kendi halkına karşı Nijer ve Çad uyruklu paralı askerler kullandığı ileri sürülen Kaddafi’nin önceleri sadece Başkent Trablus ve civarını kontrol altında tutabildiği,  buna mukabil muhaliflerin ülkenin büyük kesimine hâkim oldukları, ay başında yönetim komiteleri kurdukları hatta Adalet Bakanı başkanlığında geçici bir Libya Milli Konseyi kurulduğu, ancak zaman içinde Kaddafi’ye bağlı güçlerin uçakların da desteği ile muhaliflerin ele geçirdiği bölgeleri geri almaya çalıştıkları bunda da giderek daha fazla başarılar elde ettikleri ve gelişmelerin aşiret boyutu da olan bir iç savaşa doğru geliştiği yolunda haberler yoğunluk kazanmaktadır. Bu durumun bölünme ihtimalini de içeren uzunca süreli bir iç istikrarsızlığa yol açması olasıdır.


Fransa’nın Libya’da muhaliflerce kurulan geçici yönetimi tanıması üzerine Libya, Fransa ile diplomatik ilişkilerini kesmiştir. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Kaddafi’ye iktidardan çekil çağrısında bulunup olayların sorumlularının Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suçtan yargılanacağını vurgulayarak muhalefet cephesine alenen destek verdikleri,  ayrıca ABD’nin Akdeniz’deki 6. Filosunu takviye ettiği, Fransa ve İngiltere’nin de benzer önlemlere yöneldiği görülmektedir.


AB ülkelerinin, Fransa ve İngiltere’nin Libya’ya karşı zecri tedbirler alınması, bu çerçevede Libya askeri uçaklarının sivil halka zarar vermesini önlemek amacıyla Libya Hava Sahasının kapatılması önerisinin bu aşamada kabul görmemesi üzerine askeri tedbirlerin geçerli bir hukuki gerekçe ve bölge ülkelerinden bu yönde bir talep gelmesi üzerinde durdukları; NATO’nun ise gerekli hazırlıkları yaptığı ancak BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmaksızın herhangi bir hareketa geçmeyeceği bilinmektedir.


Hafta sonunda Arap Ligi, Körfez İşbirliği Konseyi ve Afrika Birliği Kaddafi’yi kınayan kararlar almışlar, Arap Ligi ayrıca Kaddafi’nin meşruiyetini kaybettiğini ve halkına karşı tehlikeli önlemler aldığını vurgulayarak Libya Hava Sahasının kapatılması için BM Güvenlik Konseyine başvuruda bulunma ve Libya Milli Konseyi ile doğrudan temas kararları almıştır.
 

Sözü geçen bölgesel teşkilatlarca alınan kararların Kaddafi’yi siyasi yönden izole edeceği açıktır. Libya Hava Sahasının kapatılması fikri olayların başlamasından kısa süre sonra ortaya atılmış, bunun hayata geçirilmesinin zor, masraflı ve karmaşık bir organizasyon gerektirdiği gibi BM Güvenlik Konseyi’nin bu yolda bir kararına da ihtiyaç duyulacağı gerekçeleri ile gündemden düştüğü hatırlanacaktır. Bu kere Arap Ligi’nin müracaatının ne yönde neticeleneceğini şimdiden kestirmek zor görünmektedir. Zira Rusya ve Çin’in dış müdahale konusunda çekinceleri vardır. Ancak talebin bu kere 22 Arap ülkesinin taraf olduğu bölgesel bir teşkilattan (Arap Ligi) gelmesinin ayrı bir anlam ve ağırlığı olacağı sanılmaktadır.

       

Beyaz Saray, Arap Ligi’nin kararının olumlu olduğunu belirtmekle birlikte “uçuşa yasak bölge“ (no-fly zone) hakkında herhangi yorum yapmaktan kaçınmıştır. Bazı ABD’li yetkililerin Arap Ligi’nin de uçuşa yasak bölge operasyonuna hava meydanlarının tahsis ederek, yakıt ve bakım hizmeti vererek katılmalarının önemini vurguladıkları basında yer almıştır. Haberlerde ayrıca Obama’nın bir Libya koordinatörü atanması için Dışişleri Bakanı Clinton’a talimat verdiği de belirtilmiştir.

 

Uçuşa yasak bölge hakkında çeşitli uzmanlarca yapılan değerlendirmelerde, masraflı ve karmaşık bir organizasyonun Libya’nın Hava Savunma Sistemlerinin tahribini gerektirdiği, ayrıca bu operasyonun helikopter, tank ve diğer ağır silahlara karşı etkili olmadığı bu itibarla Kaddafi’nin askeri güç ve yeteneğini ne ölçüde zayıflatılacağının da belli olmadığı vurgulanmaktadır. Ayrıca uçuşa yasak bölge tehdidi ortadayken Kaddafi’nin sivil halka karşı yoğun bir bombardımana cesaret edip edemeyeceği bilinmemektedir.


Son olarak Fransa ve İngiltere’nin BM Güvenlik Konseyi’nin talebi, Arap Ligi’nin kabul etmesi ve muhaliflerin de daveti halinde müdahaleye hazır olduklarını bildirdikleri yolunda bazı haberlere rastlanılmaktadır. Ancak yabancı askeri müdahalenin Bölge Ülkelerinde tepkiye neden olacağı, muhalefet cephesinin Libya’ya radar ve silah sokulmasına karşı çıktığı anlaşılmaktadır.


Olayların başlamasından kısa süre sonra BM Güvenlik Konseyi’nin Libya’ya silah ambargosu konulması, Kaddafi ve yakınlarının mal varlığının dondurulması ve aile fertlerine seyahat yasağı kararı almış olduğu hatırlanacaktır. Bu kararda kuvvet kullanımı yer almamaktadır. Diğer taraftan Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı, Kaddafi ile çocukları ve yüksek dereceli görevliler hakkında insanlığa karşı suçtan inceleme başlatılacağını açıklamıştır.


1990’ların başında Libya’nın Doğu ve Güney bölgelerinde din ağırlıklı başkaldırıları kanlı şekilde bastırmış olan Kaddafi olayların El-Kaide tarafından düzenlendiğini ve asilere karşı mücadelenin sonuna kadar devam ettirileceğini ısrarla vurgulamaktadır. Olaylar nedeniyle 250.000 kişinin Tunus ve Mısır‘a geçmeye çalıştıkları ve mülteci sayısının daha da artacağı tahmin edilmektedir.  Dünya petrol fiyatlarında büyük bir sıçramaya da neden olan olayların petrol bölgelerinde henüz herhangi bir saldırı ve zarara yol açmadığı anlaşılmaktadır. Libya’da tam manasıyla insani bir felaket yaşandığı ortadadır. Buna son vermek üzere, Venezualle Devlet Başkanı Chavez’in taraflar arasında arabuluculuk yapmak üzere ortaya attığı Uluslararası Barış Komitesi kurulması önerisinin Kaddafi tarafından kabul edildiği ancak muhaliflerce red olunduğu haberleri basında çıkmıştır.


Yemen’de El-Kaide’ye karşı ABD ile yakın işbirliğinde bulunmuş olan Devlet Başkanı Salih’in 2013 seçimlerinde aday olmayacağı vaadine ve muhaliflerin katılacağı yeni bir hükümet kurulacağı önerisine rağmen olayların aynı hızla devam ettiği, son olarak eski bir El-Kaide yöneticisinin de protestoculara katılarak bunları teşvik ettiği, gösterilerde İslami Devlet çağrısında bulunulduğu gözlenmektedir. Nüfusunun % 70’i Şii olmasına rağmen Sünni bir aile tarafından idare olunan ve ABD’nin 5. Filosuna ev sahipliği yapan Bahreyn’deki gösterilerin üç bakanın azli ve bazı reformların süratle yapılacağı vaadi ile olayların hızı bir ara kesilmiştir. Ancak geçen hafta sonu gösterilerin yeniden ivme kazanarak Sünni/Şii çatışmasına dönüşmeye başladığı, halen durum sakin görünmekle birlikte son olarak ABD Savunma Bakanı Gates ve Genel Kurmay Başkanı’nın Bahreyn’e gittikleri, Savunma Bakanı Gates’in Kral’a destek beyanında bulunduğu bilinmektedir. Buna ilaveten Suudi Arabistan’ın Şii çoğunluklu Doğu Eyaletlerinde gösterilerin yapılacağı işaretlerinin alınması üzerine Hükümetin her türlü gösteriyi yasakladığını, gösterilerin Şeriat kanunlarına aykırı olduğunu, güvenlik güçlerinin gereğini yapacağını açıkladığı; buna karşın bugüne dek sakin ve istikrarlı görülen Umman Sultanlığı’nda protesto ve gösterilerin başladığı görülmektedir. Cezayir ve Fas’ta olayların yatıştığı izlenimi edinilmektedir. İran’da ise aralıklı olarak protesto gösterilerinin tekrarlandığı, Mart ayı başında reformcu iki liderin tutuklanması ve 200’den fazla kişinin gözaltına alınmış olması dikkati çekmektedir.  Kuzey Irak’ta daha önce de varlığı ortaya çıkan muhalefetin son haftalarda Süleymaniye ve Erbil’de gene sokaklara döküldüğü, bunun yanında Irak’ın genelinde de daha çok sosyal taleplerin dile getirildiği kitle hareketlerine şahit olunmaktadır.


Sonuç

Anlaşıldığı kadarıyla otoriter rejimlere karşı başlatılan bu sürecin geriye dönülemez şekilde devam etmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu sürecin hangi merhalelerden geçeceğini ve nereye varacağını bugünden kestirmek güç görülmekle birlikte herhangi bir demokrasi tecrübesi geçirmemiş bu ülkelerde her ülkenin kendine özgü sosyal yapısının, eğitim düzeyinin, ekonomik durum ve gelir dağılımının, toplumsal kurumlarının gelişmişlik düzeyinin yeni yönetimlerin şeklini belirleyeceği düşünülmektedir.


Bu arada Tunus’ta dini lider Gannuşi’nin ülkeye geri dönmesini takiben 1990’ların başında yasaklanan muhafazakâr grubun yasallaştırılması, Mısır’da örgüt olarak yasaklı olan Müslüman Kardeşler’in siyasi beyanlarını sınırlamaları, buna mukabil Yemen’de El-Kaide taraftarlarının gösterilerde alenen İslami Devlet çağrısında bulunmaları Arap ülkelerinde başlayan başkaldırı sürecinin bu ülkelerde önümüzdeki dönemde yeni siyasi dinamikleri sahneye çıkaracaktır. Bahreyn’in ise bölgede özel bir stratejik önemi haizdir. Coğrafi olarak körfezdeki ulaşım, enerji güvenliği ve İran’ın nüfuzunun yayılması açılarından değerlendirilmesi gereken bir ülkedir. Bahreyn’deki karışıklıkların bir rejim değişikliğine ulaşmasının ABD’nin durumunu bir hayli zayıflatacağı, Suudi Arabistan’ın büyük bir tehditle karşı karşıya kalması neticesini vereceği bu gelişmelerin ise İran’ın elini kuvvetlendireceği açıktır. Nitekim bu tehlikeyi gören Suudi Arabistan’ın 14 Mart tarihinde 1000 kadar askerini Bahreyn’e gönderdiği yolunda basında haberlere rastlanmıştır. Bir iç çatışma dönemine girmiş görünen Libya dışında diğer ülkelerde benzeri gelişmelerin önlenebilmesi için geçiş dönemlerinin iyi yönetilmesi önem kazanmaktadır. Mevcut veya yeni iktidar olmuş yöneticilerin önünde,  kitlelerin yıllardan beri birikmiş sosyal ve ekonomik taleplerinin karşılanması, güven veren sivil hükümetlerin,  gerçek temsile ve katılıma dayalı demokratik kurumların yaşama geçirilmesi, çözümlenmesi ve aşılması gibi fevkalade güç sorunlar bulunmaktadır.


Özellikle son dönemde geliştirilen ticari, ekonomik ilişkilerimiz, müteahhitlik hizmetleri, müşebbislerimizin doğrudan yaptıkları yatırımlar başta Libya olmak üzere bu ülkelerdeki gelişmeleri ülkemiz açısından daha da önemli kılmakta ve bunları çok dikkatli ve duyarlı biçimde izlemeyi gerekli kılmaktadır. 

 

 

 

*Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral (E), Sönmez Köksal Büyükelçi (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top