İran İzlenimlerim

A- A A+

9-13 Aralık 2010 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (SAM) davetlisi olarak bir grup akademisyenle birlikte İran’ın başkenti Tahran’a beş günlük oldukça verimli ve güzel bir ziyaret gerçekleştirdik.

 

SAM Başkanı Sayın Prof.Dr. Bülent Aras’ın başkanlık ettiği heyet olarak başta İran Dışişleri Bakanlığı ve Tahran Üniversitesi’ne bağlı resmi araştırma merkezlerinin yanı sıra, birçok özel araştırma merkezini ve düşünce kuruluşunu ziyaret ettik. Tahran Üniversitesi’nde “Son Gelişmelerin Işığında Türk Dış Politikası” başlıklı konferansa iştirak ettik. Bütün bunların yanı sıra İran’ın önemli arşiv ve kütüphanelerinde de inceleme yapma imkânı bulduk. Kendi adıma çok yararlı geçtiğine inandığım bu ziyaret ve İran hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

 


Bir dönem Rusya-İran ilişkileri üzerinde çalışmalar yaptığım için en fazla görmek istediğim ülkelerden birisi İran idi. Özellikle İran’ın nükleer dosyası üzerinde uluslararası kamuoyunda süren tartışmalar bu ülke hakkındaki merakımı daha da arttırıyordu. Bu yüzden Dışişleri Bakanlığı’ndan arayıp da gelmek isteyip istemediğimi sorduklarında tereddütsüz kabul ettim. Bir ülke hakkındaki ilk gerçek izlenimleri doğal olarak konsolosluklarda vize kuyruklarında beklerken, vize mülakatlarında sorguya çekilirken veya sınır kapılarında pasaport kontrolü için beklerken ediniriz. Bu yüzden konsolosluklarda, havaalanlarında Türk vatandaşlarına gösterilen tavır ve uygulanan muamele genellikle o ülkenin bize bakışını yansıtan önemli verilerdendir. Bu tavır ve muamele kimi zaman oldukça küçük düşürücü bile olabilir. Bu anlamda diplomatik ya da hususi pasaport hamili olmamamıza rağmen Tahran uluslararası İmam Humeyni havaalanında tek bir soru bile sorulmadan bir-iki dakika bekledikten sonra pasaport kontrolden rahat bir şekilde geçmemiz beni oldukça memnun etti. Vizelerin kaldırılmasının ekonomik ve siyasi olumlu sonuçlarının yanı sıra psikolojik olarak da çok pozitif etkisinin olduğu aşikâr. Bu rahatlığın bir gün vize muafiyeti anlaşması imzaladığımız ama bir türlü teknik sorunlardan dolayı yürürlüğe koyamayan Rusya ve vize muafiyeti anlaşması imzalamaya bile yanaşmayan dost ve kardeş Azerbaycan’a yapılacak ziyaretlerde de yaşanmasını temenni ediyorum.


Havaalanından Tahran şehir merkezine giden otoyolda ilerlerken bir süre sonra yolun sağ tarafında hemen dikkati çeken yapı Humeyni’nin anıt mezarı oluyor. İran’ın başkenti Tahran yaklaşık 15 milyonluk nüfusuyla devasa bir şehir. 1876 yılında küçük bir köy iken Kaçar hanedanından Ağa Mehmet Han Kaçar tarafından başkent olarak seçilmiş. O zamandan başlayan şehirleşme günümüzdeki büyük bir metropolü ortaya çıkartmış. Şehir Elbruz dağlarının eteklerindeki bir yaylaya kurulmuş. Kurulduğu coğrafyanın etkisinden, hızlı şehirleşmeden ve araçlarda kalitesiz yakıt kullanılmasından dolayı ilk dikkati çeken şey hava kirliliği oluyor. Şehrin her tarafına sinen toz hemen fark ediliyor. Resmi kaynaklar Tahran’ın nüfusunu 9-10 milyon olarak veriyorlar. Şehir trafiğinde yaşanan keşmekeşin sebebini trafikte 4-5 milyon araç olduğunu öğrendiğimizde daha iyi anlıyoruz. İstanbul trafiği Tahran’daki trafik yanında normal bile kabul edilebilir. Tek farkı Tahran’da sürücüler çok mecbur kalmazlarsa korna çalmıyorlar ve yayalara karşı daha saygılılar. Şehrin 5 hattan oluşan 60 istasyonluk 140 kilometre uzunluğundaki metro sistemi bir nebze olsun ulaşımı rahatlatıyor.


Tahran’daki ilk günümüz resmi tatil olan Cuma gününe denk geldiği için ilk günümüzü şehri tanımakla geçirdik. İlk günün tek resmi programı Tahran’daki düşünce kuruluşlarından “Institute of New Abrar Perspective”i ziyaret etmekti. Ziyaret süresince birçok resmi ve özel düşünce kuruluşunu ziyaret ettik. Ancak İran’daki özel/sivil kuruluşların da bir şekilde devlet ile bağlantılı olduklarını akıldan çıkartmamak gerekiyor. Institute of New Abrar Perspective’de bizleri enstitünün neredeyse tüm uzmanları karşıladılar. Programa göre iki saat olarak düşünülen ziyaret konuşmalar başladıktan sonra planlanandan neredeyse iki saat daha fazla sürdü diyebilirim. Enstitünün sekiz uzmanı başta Prof.Dr. Bülent Aras olmak üzere heyetteki akademisyenleri adeta soru yağmuruna tuttular. Her bir uzmanın sorduğu 4-5 soru tamamen Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika ile alakalıydı. Soruların çeşitliliği ve içeriği Türk dış politikasının İran’da dikkatle takip edildiğinin işaretiydi bizim açımızdan.


Türkiye’nin Ortadoğu’da yükselen popülaritesinin izlerini İran’da da görmek mümkün. Açık bir şekilde Türkiye’nin özellikle Filistin meselesi konusundaki tavrını takdirle anıyorlar. En fazla merak edilen konu Türk dış politikasında görülen değişimin konjonktürel mi yoksa sürekli mi olduğu hakkındaydı. Türkiye’nin son yıllarda özellikle Ortadoğu ile ilişkilerinde izlediği politikanın bir gün AKP iktidardan uzaklaşırsa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ya da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu siyaseti bırakırsa aynı şekilde devam edip etmeyeceğini sorguladılar. Zaten yabancı uzmanların ve akademisyenlerin söz Türk dış politikasından açıldığında ilk sordukları soru genellikle bu oluyor. Batılı uzmanlar bunu eksen kayması perspektifinden değerlendirirken doğulu uzmanlar adeta bu politikayı samimiyet testinden geçirmek istiyorlar. Buna en bariz bir şekilde Dışişleri Bakanlığı’nın 15-16 Mayıs 2010 tarihlerinde Four Seasons Hotel’de düzenlediği “Turkish Diplomacy&Regional/Global Order in the Early XXI. Century” başlıklı konferansında şahit olmuştuk. Dünyanın dört bir tarafından gelen akademisyen ve uzmanlar iki gün boyunca bu soruyu biz Türk meslektaşlarına her fırsatta sorup durmuşlardı. Aynı duruma Tahran’da da şahit olduk diyebiliriz. Sorular oldukça çeşitliydi. Türkiye’nin bir “Yeni Osmanlıcılık” politikası olup olmadığından tutun, Lübnan’da Hizbullah bayraklarının yanında niçin Türkiye bayrakları olduğuna kadar uzuyordu. Aslında bayrak sorusu bir anlamda İran yanlısı Hizbullah nezdinde yükselen Türkiye sempatisine duyulan bir miktar kıskançlığı da yansıtıyordu diyebiliriz. Hatta İran Körfezi’ne niçin Arap Körfezi ya da Basra Körfezi dendiğini dahi sorguladılar.


İlk günün akşamını ve sonraki günlerin akşamlarını geç saatlere kadar Tahran’ı tanıma adına geçirdiğimizi belirtmeliyim. Tahran geceleri de canlı bir şehir. Muharrem ayı içerisinde Tahran’a gittiğimiz için şehrin her tarafında Kerbela faciasını anımsatan yazı, resim, pankart ve törenleri görmek mümkündü. Şehrin resmi ve özel bütün binalarında “Ya Hüseyin” yazısı dikkati çekmekteydi. Cadde kenarlarında her tarafı Kerbela resimleri, dua ve şiirlerle donatılmış, yoldan geçenlere bedava yemek dağıtılan çadırları görmek mümkündü. Ancak esas törenler akşamları ve özellikle Tahran’ın güneyindeki semtlerde yapılmaktaydı. Bulunduğumuz süre içerisinde bu semtlere gidip Kerbela olayına dair ağıtlar, mersiyeler okuyarak sokakları arşınlayan heyetleri çok yakından görme fırsatını bulduk. Heyetler, arkada üstüne ses sistemi yerleştirilmiş küçük bir arabada mersiye okuyan ve  ritm için davul çalan iki kişiden; önde ise ellerindeki zincirleri çalınan zil ve davulun ritmine kaptırmış bir şekilde sırtlarına vurarak muntazam adımlarla yavaş yavaş ilerleyen çocuk, genç ve yaşlılardan oluşuyordu. Geçtikleri dar sokaklardaki kaldırımlarda bekleşen ya da pencerelerden başlarını uzatıp yaşlı gözlerle takip eden kadınlar onlara eşlik ediyorlardı. Biz bile bir taraftan kenardan onları ilgiyle izlerken diğer taraftan okunan mersiyeyi anlamasak da Kerbela’da yaşananları düşünüp, ses ve ritme kendimizi kaptırınca ağlamamak için kendimizi zor tuttuk diyebilirim.


İkinci ve üçüncü günler programın en yoğun olduğu günlerdi. İlk ziyaretimizi İran Dışişleri Bakanlığı’nın stratejik araştırmalar merkezi diyebileceğimiz Politik ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’ne (IPIS) yaptık. Dışişleri Bakanlığı’nın Araştırma ve Eğitim Dairesi’nden sorumlu Bakan Yardımcısı Mustafa Dolatyar heyeti içtenlikle karşıladı ve çalışmaları hakkında bilgi verdi. Türkiye ile eğitim alanında daha yakın ilişkiler geliştirmek istediklerinden bahsetti. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı Politik ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nün Uluslararası İlişkiler Fakültesi’ni ziyaret ettik. Burada fakültenin Türkiye uzmanları ile küçük bir yuvarlak masa toplantısı yapıldı. SAM Başkanı Prof.Dr. Bülent Aras iki komşu ülkenin birbirlerini daha iyi tanımak zorunda olduklarını ve ziyaretlerinin sebebinin iki ülke akademik kurumları arasında daha yakın işbirliği imkânlarının nasıl arttırılacağını araştırmak olduğunu belirtti.


Arkasından bence ziyaretin en ilginç kısmına geldik diyebiliriz. Heyetimizi hemen yakınlardaki İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Arşiv binasına (Center for Documents and Research Services) davet ettiler. 7 bin metrekareden fazla alanı kapsayan arşiv binası oldukça etkileyiciydi. Özellikle bizim için bazı arşiv belgeleri çıkartıldı ve gösterildi. Rusya, Fransa, İngiltere ve Osmanlı gibi imparatorluklardan İran’a gönderilmiş orijinal belgeleri, fermanları, mektupları görmek oldukça heyecan vericiydi. En heyecan verici olanı ise İran’ın yenilgisiyle sonuçlanan 1826-1828 Rusya-İran Savaşı’ndan sonra 21 Şubat 1828 tarihinde imzalanan Türkmençay Antlaşması’nın orijinalini görmekti diyebilirim. Bizim heyet için özel olarak çıkartılan anlaşma metnini yakından incelemek kendi adıma bu ziyaretin unutulmaz anlarından birisiydi. Diplomatik Arşiv müdürü bu göreve gelmeden önce Finlandiya’da büyükelçiymiş. Bize verdiği bilgiye göre, İran büyükelçileri görev süreleri bitip de merkeze döndüklerinde ya da bir başka göreve atandıklarında ilk olarak bu diplomatik arşivde iki ay süresince diplomatik görevleri hakkında hatıralarını, yaşadıklarını, yaptıklarını rapor şeklinde yazıp arşive teslim ederlermiş. Oldukça ilginç ve diplomatik tarih açısından faydalı bir uygulama olduğunu söyleyebilirim.


İkinci günün sonraki ziyareti Uluslararası İlişkiler Geliştirme Enstitüsü’ne idi. Burası daha çok emekli büyükelçilerin bir araya geldiği bir araştırma merkezi görünümündeydi. Burada bizim açımızdan en ilginç gelişme İran’ın eski Ankara büyükelçisi Ali Rıza Bagheri ile karşılaşmamız oldu. Bilindiği gibi büyükelçi Ali Rıza Bagheri, Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın 30 Ocak 1997’de düzenlediği Kudüs Gecesi’ne katılmış ve burada sarf ettiği sözler nedeniyle tepki çekmişti. 28 Şubat sürecinde “persona non grata” ilan edilen Bagheri ülkesine dönmek zorunda kalmıştı. Fırsat bulmuşken Bagheri’ye o günlerde neler olduğunu, neler yaşadığını sormadan edemedik. Hem onun zamanı hem bizim zamanımız kısıtlıydı. Anlatması çok uzun sürer dedi kısaca. İlişkilerin o dönemde gerilmesinin esas sorumlusu hangi taraftı şeklindeki sorumuza, “Burada suç ne Türkiye’nin ne İran’ındı. O dönemde devreye başka güçler girdi” şeklinde kısa bir cevap vermekle yetindi.


Akşama doğru heyet bir başka önemli kurumu ziyaret etti. İran Çağdaş Tarih Çalışmaları Enstitüsü’ne (IICHS) yaptığımız ziyaret de oldukça etkileyici idi. Alanında İran’da tek enstitü ve aynı zamanda toplumsal tarih arşivi olan IICHS 1986 yılında kurulmuş. Esas olarak İran’ın devrim öncesi ve sonrası tarihi öneme sahip belgelerini korumak ve arşivlemek için kurulmuş. Sahip olduğu zengin belgeleriyle 18. yüzyıl sonrası İran’ın sosyal, politik, ekonomik ve kültürel yönlerine dair yapılan araştırmalara kaynaklık ediyor. Eski gazete ve dergilerden, özel koleksiyonlara ve belgelere, sesli tarih kayıtlarına kadar birçok eseri raflarında araştırmacılara sunuyor. Türkiye-İran ilişkilerine dair birçok belgeye buradan ulaşmak mümkün. Yetkililer büyük bir incelik göstererek bizim için arşivin en hassas belgelerini açtılar. Hayatımda ilk defa Osmanlı fermanlarını çok yakından incelemek ve elime almak imkânını buldum. Oldukça heyecan vericiydi.


Burada başka ilginç şeyler de gördük. Örneğin büyük önder Atatürk’ün başka hiçbir yerde olmayan, yayınlanmamış fotoğraflarını gördük bu arşivde. Bu tür belgeler önemli tarihlerde düzenlenecek sergilerle kamuoyuna açılsa iki ülke kültürel ilişkilerine çok önemli katkılar yapacağı konusunda hepimiz hem fikirdik. Son İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi ile eşi Farah Pehlevi’nin (Farah Diba) özel eşyalarının saklandığı bölümde bizim için açıldı. Farah Diba İran tarihinde ilk ve son defa olmak üzere “Şahbanu” ünvanı verilen tek hükümdar eşiydi. Şah Rıza Pehlevi’den dört çocuğu olan Farah Diba’nın küçük kızı Leyla Pehlevi 31 yaşında iken 2001’de Londra’da intihar etmişti. En küçük oğlu Ali Rıza Muhammed 4 Ocak 2011 günü akşamı Boston’da 44 yaşında kafasına silahla ateş ederek intihar etti. Her ikisinin de yaşadıkları sürgün acısına dayanamayarak hayatlarına son verdikleri yorumu yapıldı. Şimdilerde 73 yaşında olan son imparatoriçe Farah Diba 1980 yılından beri ABD’de yaşıyor. Arşivde Farah Diba’nın okul kimliklerinden, pasaportlarına, evlilik cüzdanlarına, imzalı özel fotoğraflarına kadar bir dizi belgeyi yakından inceleme imkânı bulduk.


1979 devrimi ve yaşanılanları düşününce arşivlerdeki bu belgelerin Şah döneminin kalıntısı diye yok edilmeyip aksine özenle saklanması sadece takdir edilecek ve saygı duyulacak bir yaklaşım. Arşivde ayrıca Şah dönemi İran aristokrasisi ve zengin ailelerin nikâh belgeleri, özel mektupları, fotoğrafları gibi başka belgeleri de gördük, inceledik. Bize verilen bilgiye göre Kaçar hanedanından günümüze kadar ulaşılabilen belgeler burada muhafaza ediliyordu. Adeta toplumsal hafıza merkezi diyebiliriz. Belgeler arasında öyle özel şeyler bulunmaktaydı ki ister istemez bizde bunların sahipleri tarafından arşive bağışlandığı fikri uyandı. Bunu öğrenmek için sorduğumuzda ise hiç kimsenin bağışlamadığını, devrim gerçekleşince yurt dışına kaçan ailelerin evlerinden bu tür tarihi öneme sahip belgelerin zayi edilmeden tek tek, sayfa sayfa toplandığını anlattılar. Diğerlerini bilmem ama bunları duyunca benim aklıma bir zamanlar hurda kâğıt diye tren vagonlarına doldurulup Bulgaristan’a 3 kuruş 10 paraya yani yok pahasına satılan bir buçuk milyon Osmanlı dönemine ait belge geldi. İncelemelerimizden sonra bize akşam yemeği veren enstitü yetkilileri Türkiye’den gelecek olan araştırmacıları beklediklerini de sözlerine eklediler.


İkinci günün akşamını da Tahran caddelerinde halkın arasına karışarak geçirdik. En çok dikkatimiz çeken şey trafik polislerine sık rastlamamıza rağmen ortalıkta resmi kıyafetli polis görmememiz oldu. 15 milyonluk şehirde bulunduğumuz süre içerisinde siren sesleri de duymadık. Mihmandarlarımız şehrin gece geç saatlerde bile yabancılar için güvenli olduğunu söylediler. Gerçekten de öyleydi. Aynen Rusya’da olduğu gibi yoldan geçen herhangi bir arabayı durdurup taksi olarak kullanabiliyorsunuz. Pazarlar tipik doğu pazarları gibi. Ambargo ülkeyi oldukça etkilemiş. Türkiye’den neredeyse 20 yıl geride olduğu izlenimi  ediniyorsunuz. Dışarıdan teknoloji alamayınca kendi araba modellerini üretmişler. Hava kirliliğinin en önemli sebebinin kalitesiz benzin kullanılması olduğuna değinmiştim. Bunun sebebi ise dünyanın en önemli petrol üreticilerinden olan İran’ın kendi petrolünü işleyebileceği ileri teknolojili rafinerilere sahip olmaması. Ancak ülkenin her yanına doğalgaz götürülmüş, köylere kadar. Tahran’da Türk mallarına çok az rastladık. Bu da bize Türkiye-İran ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi gerektiğine işaret ediyordu.


Tahran oldukça kozmopolit bir yer. İlk başta düşündüğünüz anlamdaki şehri ve insanları görememenin şaşkınlığını yaşıyorsunuz. Tahran böyle bir yer ama Kum, İsfahan, Şiraz gibi daha muhafazakâr şehirler var. Tahran’da gece hayatı oldukça canlı. Şehrin kuzeyindeki Derbent denilen bölgedeki restoranlar kadınlı erkekli gruplarla kaynıyordu. Tahran’da her tarafta Azeri asıllı İran vatandaşları var. Farsça bilmeseniz bile çoğu kimse ile Azerice anlaşabiliyorsunuz. Tahran’ın güneyi kuzeyine göre daha muhafazakâr. Elçilikler genellikle şehrin kuzeyinde. İngiltere büyükelçiliğinin bulunduğu bölgede internet erişiminde sık sık problemler yaşanıyormuş. Sebebini İran-İngiltere ilişkilerindeki gerginliklere bağlıyorlar. İngiltere elçiliğinin internet erişimini zora sokmak için İran’ın sinyal bozucular vs kullandığı iddia ediliyor. ABD’nin bir zamanlar elçilik olarak kullandığı bina ise Devrim Muhafızları’nın karargâhı olarak hizmet veriyor.


Osmanlı büyükelçiliği resmen 1851 yılında açılmış. Türkiye büyükelçiliği ve ikametgâhı Tahran’ın en güzel yerlerinde bulunuyorlar. Bulunduğumuz süre içerisinde ikametgâhta misafir edildik. Otantik mimarisi ve geniş bahçesiyle Türk büyükelçiliği ve ikametgâhı görülecek yerlerden. İkametgâhın bulunduğu yere “Pole Rumi” yani “Rum Köprüsü” deniliyor. Rum, yani Osmanlı ya da Anadolu anlamında. Yeri gelmişken Sayın Büyükelçimiz Ümit Yardım’ın büyük bir incelik ve misafirperverlikle bizlerle ilgilendiğine değinmeliyim. Türkiye ile İran arasında akademik alanda işbirliği kurulması konusunda büyük gayret sarf ettiğini gözlemledik. Zaten gittiğimiz her yerde İranlılar büyükelçimizin bu çabalarından takdirle bahsettiler.


Üçüncü güne Tahran Üniversitesi’ni ziyaretle başladık. Sabah saatlerinde üniversitenin kuzey kampüsünde bulunan Dünya Çalışmaları Fakültesi’ni ziyaret ettik. Fakülte dekanı Prof.Dr. Saied Reza Ameli bize önce fakülteyi gezdirdi ve bilgi verdi. Fakültede yüksek lisans seviyesinde eğitim veren İngiliz, Fransız, Alman, Hindistan, Kuzey Amerika, Rusya ve İspanya-Güney Amerika Çalışmaları adıyla bölümler bulunmakta. Sayılan bölümlerde eğitim ilgili olduğu ülkenin diliyle yapılmakta. Rusya Çalışmaları bölümündeki hocalar ve öğrencilerle konuştuğumda bunu ne kadar iyi yaptıklarını görme imkânı buldum. Fakülte öğrencileri ve hocalarıyla bir yuvarlak masa toplantısı yaptık. Öğrenciler Türkiye’nin dış politikası ile oldukça ilgililerdi. Füze kalkanı meselesinden İsrail ile olan ilişkilerimize kadar birçok konuda sorular yönelttiler. Dekan Prof.Dr. Saied Reza Ameli fakültelerinde eğitim dili Türkçe olacak bir Türkiye Çalışmaları bölümü açmak istediklerini söyledi. Türkiye’den üniversitelerle işbirliği yapmaya hazır olduklarını da ekledi. Bu amaçla bazı girişimlerde bulunmuşlar. Önde gelen birkaç devlet üniversitesine bu konuda niyet mektuplarını ve işbirliği taleplerini iletmişler. Dekan’ın söylediğine göre hiçbirisinden cevap alamamışlar. Hatta bir üniversitenin adını vererek en az 10 defa resmi mektup yazdığını ama hiçbirisine cevap alamadığını özellikle belirtti. Diğer ülkeler hakkında açılmış bölümleri ve yapılan çalışmaları görünce insan ister istemez üzülüyor. Türkiye ve İran yüzlerce yıldır iki komşu ülke. Birbirimizi tanımak zorundayız. Ama ne Türkiye’de İran üzerine çalışan bir enstitü ya da merkez var ne de İran’da Türkiye üzerine çalışan bir merkez, enstitü var. Bunun eksiklik olduğunun farkına varılması, ilişkileri geliştirmek için ideolojik kaygılar ve önyargılardan kaçınılması gerekiyor. Yuvarlak masa toplantılarından birisinde bir İranlı akademisyen şu cümleyi söylemişti: “Birbirimizden korkmamıza gerek yok. Bizim dini yorumlayışımız birbirinden çok farklı. Bu yüzden ne Türkiye İran olur, ne de İran Türkiye olur!”. Türkiye her alanda aldığı mesafeye bakılarak gerçekten de İran gibi bir ülke olmaz, ama kapalı kutu İran’ın cazibe merkezi haline gelmeye başlayan Türkiye gibi bir ülke olması her zaman ihtimal dâhilinde.  


Dünya Çalışmaları Fakültesi’ni ziyaretimizden sonra üniversite kampüsünde kısa bir gezinti yaptık. Tahran’da Cuma namazları bu kampüste özel olarak ayrılmış bir alanda kılınıyor. Kampüs içerisinde gezinirken dikkatimizi birkaç çadır ve üstlerinde dalgalanan bayraklar çekti. Aralarında Türkiye bayrağının olduğu bu bayraklar İran’ın Filistin’e yardım için organize ettiği Asya Konvoyu’na katılan ve bu konvoyun geçeceği ülkeleri simgeliyordu. Çadırların önünde gelen geçenin üstlerine basmaları için yere büyük boyutlu ABD, İngiltere ve İsrail bayrakları serilmişti. Çadırlarda İsrail’in Gazze’deki saldırıları sırasında öldürülen kadın ve çocukların büyütülmüş fotoğrafları, cenaze törenleri, saldırıları protesto eden karikatürler vardı. Yolun iki tarafında ise Batılı liderlerle bazı Arap liderlerin fotoğrafları ve aleyhlerinde yazılmış dövizler bulunmaktaydı. Biz Tahran’da iken yolda olan, 15 ülkeden aktivistin katıldığı ve Filistin'e ulaşmak için 7500 kilometre yol kat eden Asya Konvoy’u Aralık 2010 sonunda Mısır’ın El Ariş limanına ulaştı ama Mısır makamları İran’dan katılan kişilerin Gazze’ye girişine izin vermedi. Hatta Mısır İran’ın hibe ettiği 10 jenaratörün de bölgeye girmesine onay vermedi. Bu durum Araplar ile İranlılar arasındaki rekabeti ve anlaşmazlığı yeniden gözler önüne serdi.  


Daha sonra Tahran Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Hukuk Fakültesi konferans salonunda düzenlenen “Son Gelişmeler Işığında Türk Dış Politikası” başlıklı konferansa geçtik. Konferansta SAM Başkanı Prof.Dr. Bülent Aras Türk dış politikasının genel esaslarını, metodlarını ve hedeflerini anlattı. Konferansın diğer konuşmacısı Tahran Üniversitesi Merkezi Avrasya Programı Başkanı Prof.Dr. Elahe Koolae idi. Öğrencilerin ilgisi salonu doldurmalarından ve konferans sonundaki sorulardan anlaşılıyordu. Konferanstan sonra üniversitede yenilen öğle yemeğinden sonra kütüphane ziyaret edildi. Kütüphane de özellikle nadir el yazmalarının olduğu bölüm ve bazı kitaplar hakkında bilgi verildi. Kütüphanenin önündeki holde 2. Mahmut döneminden bir fermanın camekân içerisinde bütün ihtişamıyla korunuyor olduğunu görmek bizi ayrıca sevindirdi.


Son olarak Kafkasya çalışmaları Enstitüsü ile Çağdaş Abrar Uluslararası Araştırmalar ve Çalışmalar Enstitüsü’nü ziyaret ettik. Buralarda da yuvarlak masa toplantılarına katıldık. Kafkasya Çalışmaları Enstitüsü’nde ağırlıklı olarak konuşulan konu Türkiye’nin Kafkasya politikası ve Ermenistan ile olan ilişkileri idi.  Abrar Enstitüsü’nde ise NATO-Türkiye ilişkileri, Türkiye’nin İran’ın nükleer çalışmalarına bakışı ağırlıklı bir yuvarlak masa toplantısı yapıldı. Bu yuvarlak masa toplantılarında İranlı uzmanlara özellikle Rusya-İran ilişkilerindeki son zamanlarda yaşanan problemlere değinerek İran’ın Rusya ile olan ilişkilerini hala stratejik olarak nitelendirip nitelendirmediklerini sordum. Soruma genel olarak ilişkilerin pragmatik olduğunu, tam anlamıyla stratejik sayılamayacağını, Rusya’nın tarih boyunca İran ile olan ilişkilerinde zaten hep bu şekilde davrandığını belirterek cevap verdiler. İran’ın nükleer silah üretmeyi düşünmediğini, İran’a mesela Kuzey Kore'ye kıyasla bakıldığında haksızlık yapıldığını,  bu konuda Türkiye’nin yapıcı politikasından memnun olduklarını ifade ettiler. Biz de kendilerine bir ülkenin doğal kaynaklarının kendi öz malı olduğunu, bu yüzden istediği gibi kullanabileceğini ama teknolojinin tüm insanlığın ortak malı olduğunu,  bu sebeple barışçıl amaçlı nükleer enerjiden faydalanmaya her ülkenin hakkı olduğunu, fakat Türkiye’nin yanı başında nükleer silah sahibi bir ülke görmek istemediğini ifade ettik.

 

Beş günlük Tahran ziyaretimiz bu şekilde sona erdi. Tahran’a gittiğimde her tarafta ABD ve İsrail aleyhtarı yazıların, resimlerin olmasını bekliyordum ama Tahran Üniversitesi kampüsünde gördüklerimiz hariç şaşırtıcı bir şekilde hiçbir yerde göremedim. Hiç kimse ABD veya İsrail’in ülkelerini vurabileceğinden bahsetmiyordu. Sanki umurlarında değilmiş, hiç düşünmüyorlarmış gibiydiler. Daha da ilginci çok az yerde Filistin bayrağı ya da haritası gördük. Halk kendi hayatını yaşamaya çalışıyor her yerde olduğu gibi. Bir bedbinlik yerine tam aksine canlılık, enerji var. Binlerce yıllık tarihe ve devlet geleneğine sahip olmanın verdiği vakar hemen hissedilebiliyor. Acı çekmenin insanlara kazandırdığı sabrı ve bu acıyla kendilerini hep diri tutmayı burada gözlemlemek mümkün. İnsanlar acıdan kendilerine kimlik oluşturmuşlar adeta. Kerbela olaylarının yas törenleri sanki acılarla canlı ve enerjik kalmanın formülünü bulduklarını gösteriyor. Ambargo vs. İran’ı sanki daha da hırslandırıyor, güçlendiriyor. Bir ABD/İsrail saldırısına/işgaline Irak gibi tepki göstermelerini beklemek yanlış olur. Nükleer çalışmalar konusunda İran’ı tecrit edip cezalandırmak yerine uluslararası sisteme entegre etmenin yollarını aramak gerekiyor. Köşeye kıstırılmış kedi psikolojisine giren İran’ın ne yapacağı kestirilemez. Bu yüzden Türkiye gibi ülkelerin salim akılla İran ile uluslararası toplum arasında arabuluculuk yapma çabalarını desteklemek gerekiyor. Benim intibalarım İran’ın da bunu anlamış olduğu yönünde. Öyleyse bu ülkelere fırsat vermek bölgesel ve küresel istikrar için en mantıklı olanıdır diye düşünüyorum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top