Türkiye-Irak-İran Üçgeninde Son Gelişmeler (DSA)*

A- A A+

1. a)  Irak Parlamento seçimlerinden (7 Mart 2010) beri 8 ayı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen ancak geçen hafta Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı seçilebilmiştir. Bunu takiben Cumhurbaşkanı Talabani Kanun Devleti koalisyonu lideri Başbakan Nuri Al Maliki’yi yeni Hükümeti kurmakla görevlendirmiştir.

 

Anayasa gereği Maliki’nin 30 gün içinde yeni hükümeti kurması gerekmektedir. Seçimlerde Maliki’nin Kanun Devleti koalisyonunun 89 Milletvekili, Allavi’nin Koalisyonunun ise 91 sandalye kazandığı hatırlanacaktır. Maliki’nin Başbakanlığa atanmasında seçimlerde yetmiş milletvekili çıkaran Irak Ulusal İttifakının takriben 50’ye yakın Sadr taraftarının Maliki’ye destek vermeleri ve Barzani’nin de aynı şekilde Maliki’yi desteklemesi rol oynamıştır.

 

Maliki’nin gerek etnik gerek mezhepsel yönlerden geniş tabanlı bir uzlaşı hükümeti kurmayı tasarladığı, Hükümete bazı bakanlar vermeyi kabul etmekle birlikte kendisi hükümete girmeme kararında olan Allavi’nin özellikle güvenlik ve ekonomik konularda geniş yetkilerle donatılmış Ulusal Strateji Siyasi Konseyi Başkanlığı’na getirileceği yolunda haberler basında yer almaktadır.
 

b)  Sadr’ın Maliki’ye verdiği destek karşılığında bazı Bakanlıkları kontrol etme ve 2011’de yenilenecek olan Irak-ABD güvenlik anlaşmasında ABD’nin yetki ve etkisinin asgariye indirilmesini istediği ileri sürülmektedir. Suudi Arabistan Kralı’nın bir süre önce Irak’taki hükümet kurma çalışmalarındaki kilitlenmeyi çözmek niyetiyle siyasi liderleri Riyad’a davet etmesinin altında kendisi de Şii olmakla beraber İran’dan belli bir mesafe de duran ve ABD ile belli bir ilişki içinde olan ayrıca Sünni’lerin de büyük kısmının desteğini haiz Allavi’yi öne çıkarma niyetinin olduğu, Maliki’nin de bu nedenle Suudi Arabistan’ın bu girişimini reddettiği tahmin edilmektedir.

 


c)   Hükümetin kurulmasını takiben Kürtlerin, Anayasanın 140. maddesinde yer alan referandum, referandum sürecinin önemli bir halkasını teşkil eden ve bugüne kadar ertelenegelen Kerkük’te nüfus sayımının yapılması, Petrol Yasası ve Petrol Gelirlerinin Paylaşımı Yasası konularında çaba sarf edecekleri sanılmaktadır. Bu arada ABD’nin Irak’tan bir an önce çekilmesi görüşünde olan Sadr’ın Irak’ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin taraftarı olduğu ve Kerkük’ün Irak’ın ayrılmaz parçası olduğu noktasında ısrar ettiğini hatırlatmak yerinde olacaktır. 

 

 

d)  Bütün mevcut çelişkilere ve istikrarsızlık unsurlarının devamına rağmen yirmi milyon seçmenin oy kullandığı seçimlerde 18 Eyalet’te 325 sandalye için 6000’den fazla adayın çeşitli partiler ve ittifak grupları içinde serbestçe yarışabilmiş olması, seçimlerin genelde nispi bir sükûnet içinde cereyan etmiş olması ve katılım oranının % 65’e yaklaşması, seçimler arifesinde 500’ü aşkın Sünni adayın veto edilmiş olmasına rağmen bir önceki seçimleri tamamen boykot etmiş olan Sünnilerin seçimlere katılmaları hatta Sünni bölgelerinde seçime katılımın Şii Vilayetlere nazaran daha yüksek olması, istikrarsızlığın ve şiddet olaylarının devam etmesine karşın seçimlerin demokrasinin Irak’ta yerleşmesi yönünden küçümsenmeyecek bir adım oluşturduğunu söylemek mümkündür.

 


  
 e)   ABD’nin Irak’a müdahalesinden yedi yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen ülkede barış ve istikrarın bir türlü sağlanamadığı açıkça görülmektedir. ABD askerlerini çekmeye başlamış olup, muharip kuvvetlerin tamamının 2011 yılının sonuna kadar Irak’ı terk etmesi öngörülmektedir. Irak güvenlik güçlerinin gerek sayısının gerek eğitim seviyesinin arttırılmasına çaba gösteriliyorsa da bu güçlerin bugün ülkede cari şartların ışığında ülkenin istikrarını ne ölçüde sağlayabilecek düzeyde oldukları bilinmemektedir. Eski Baas’çıların da keza affedilip yeniden kurumlarına entegre edilmesinin sağlanıp sağlanamayacağı da meçhuldür.

 


Anlaşıldığı kadarıyla İran ABD’nin Irak’tan bir an önce çekilmesini istemekte ve ABD’ye herhangi bir şekilde devamlı üs veya kolaylıklar tanınmasına karşı çıkmakta buna ilaveten Irak’ın Saddam döneminde olduğu gibi İran’ı dengeleyecek askeri bir güç haline gelmesinin ve eski Baas’çıların affının önlenmesine çalışmaktadır. Diğer bir ifade ile İran, Irak’ı mümkün olduğunca kontrol ve etkisi altında tutmak istemektedir. Nitekim Irak’ın sınır illerinde ve Şiilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde etkinliğini her bakımdan giderek arttırdığı bilinmektedir.


 


 f)  Irak’taki son gelişmelerin Türkiye bakımından gerçekçi bir değerlendirmesini yapmak önem taşımaktadır. Irak’ın toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunması, ülkenin istikrar ve barış içinde komsuları ile dengeli ilişkiler yürütmesi her zaman için Türkiye bakımından hayati önemi haiz olmuştur. Bu durum ister istemez Türkiye ile İran arasında bir çıkar çalışmasını gündeme getirebilir. Bu çatışma genel olarak Irak üzerinde olabileceği gibi Kuzey Irak’ta Kürt bölgesi üzerinde de yoğunlaşabilir. Şimdiden hükümetin kurulması aşamasında Türkiye ve İran’ın ters yönde çaba sarf ettikleri yolunda haberler mevcuttur. Türkiye son zamanlarda Kuzey Irak’a yönelik açılım politikasını başarı ve sebat ile sürdürürse İran’ın da büyük önem verdiği bu bölgede etkinliğini perçinlemiş olur. Diğer taraftan Kerkük’ün statüsünün Türkmenlerin haklarının korunması şeklinde çözümlenmesinin Türkiye’nin Irak politikasının temel hedeflerinden biri olacağı hatırdan çıkartılmamalıdır.

 

    
2.  a)  Türkiye-İran ilişkileri her zaman büyük önem taşımakla beraber farklı dönemlerde inişli çıkışlı bir seyir göstererek 1926 senesinde imzalanan Güvenlik ve Dostluk Anlaşması ile istikrarlı bir eksene oturtulmuştur. Ancak iki ülke arasında İslam Devrimi öncesinde bile bir rekabet olagelmiştir. İslam devrimi kuşkusuz Türkiye’deki rejimin tam bir antitezi olarak tezahür etmiş ve bu durum uzun bir süre İran ile Türkiye arasında gerginlikler yaratmıştır. Unutmamak gerekir ki tarihi açıdan bakıldığında İran Şiiliği Osmanlı Sünniliğine ve özellikle Halifeliğe karşı dini bir ideoloji olarak gelişmiştir. Diğer taraftan,  İran bir ara PKK’ya bazı kolaylıklar sağlamış ise de zaman içinde özellikle PJAK’tan duyduğu endişe nedeniyle bu konuda daha yapıcı bir tutuma girdiği izlenimini vermektedir. Son yıllarda ilişkiler hızla gelişmiş toplam ticaret hacmi on milyar doları aşmıştır. Türkiye, halen petrol ihtiyacının takriben % 20’sini, doğal gaz ihtiyacının da % 11’ini İran’dan karşılamaktadır. (Bkz. DSA 66 ve 68 sayılı bültenler).

 


b)  İran çok tartışmalı nükleer programı nedeni ile bugün başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin çoğu ile ciddi bir ihtilaf içindedir. İran bu programının barışçı olduğunu iddia etmekte ise de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) raporları ışığında İran’ın asıl hedefinin nükleer silah imal etmek olduğu kanaati yaygındır. 15 kadar mevcut veya inşa halinde nükleer tesise sahip olan İran’ın bunların bir kısmını UAEA’dan gizlediği gibi elektrik üretiminde kullanılan uranyum derecesinin üzerinde kesafette zenginleştirilmiş uranyum elde etmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir. Buna ilaveten İran’da birçok reaktör mevcut olmasına karşın şu anda faaliyete Ekim ayı sonunda başlayan tek nükleer santral olan Buşehr santralinin yakıtının da Rusya tarafından garanti edilmiş olması İran’ın nükleer programının barışçı olduğu tezinin inanırlığı üzerinde soru işaretlerine yol açmaktadır. Ayrıca imal ettiği ve diğer ülkelerden tedarik ettiği balistik füzelere nükleer başlık takılmaması halinde bunları üretmenin bir mantığı olmayacağı da uzmanlarca vurgulanmaktadır.

 


c)  Uluslararası camiayı tedirgin eden bu konu İran’ı NPT (Non-Proliferation Treaty) imzalamış olması nedeniyle hem UAEA’nın hem de BMGK’nın (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) zaman zaman gündeminde ön sırayı işgal etmiştir. BMGK 2006, 2007, 2008, 2010 yıllarında toplam 5 karar sureti ile (1696, 1737, 1747, 1803 ve 1929) İran’a yaptırımlar uygulanmasını kabul etmiştir. Kararlarda esas itibariyle İran’ın UAEA’nın koyduğu kurallara uyması istenmekte ve bu çerçevede diğer hususların yanı sıra uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması, UAEA ile yakın işbirliği içinde hareket etmesi istenmektedir.

 

 

d)  Kasım 2009’da UAEA Guvernörler Meclisinin İran’ın tutumunun NPT’ye bir meydan okuma teşkil ettiği gerekçesi ile aldığı kınama kararına Türkiye’nin çekimser
oy kullanması zamanında çeşitli yorumlara yol açmıştı. İran’ın nükleer programının barışçı amaçlı olduğunu belirten ve yaptırımların bir netice vermeyeceğinde ısrar eden Türkiye, konunun çözümünün siyasi müzakereler yolu ile sağlanabileceği görüşünden hareketle bu istikamette gayet faal bir politika izlemiş ve bu politikasında da zaman zaman ABD ve AB’den teşvik görmüş olduğu bilinmektedir. Türkiye’nin yoğun girişimleri sonucu 17 Mayıs 2010 tarihinde Türkiye İran-Brezilya Nükleer Anlaşması imzalanmıştır. Ne var ki anlaşma bir netice sağlayamamıştır. Anlaşmanın BMGK’da çıkarılması düşünülen kuvvetli yaptırım kararını önlemeyi hedeflediği, İran’ın elinde Türkiye’ye nakledeceği 1200 kg. dan çok daha fazla uranyum stoku bulunduğu ileri sürülmüş ve anlaşma dikkate alınmayarak Rusya ve Çin’in de katılımı  ile 30 Ağustos 2010 tarihinde BMGK’dan daha teferruatlı bir yaptırım kararı geçirilmiştir. Türkiye’nin BMGK’nın 1929 sayılı kararına aleyhte oy vermesi başta ABD olmak üzere Batıda hayal kırıklığına yol açmış eksen kayması tartışmalarını oldukça kuvvetli bir şekilde gündeme getirilmiştir.

 

 

e)  İran’ın nükleer programında ısrar etmesinin nedenleri olarak evvel emirde ülkesini ve rejimi korumak, kendisini bölgesel güç olarak kabul ettirmek ve bölgesel güç olarak da etkinliğini bölgede yaymak ve geliştirmek hususlarını saymak mümkündür. İran’ın Suriye ile işbirliği halinde Hamas’a ve Lübnan’da Hizbullah’a siyasi, askeri, eğitim ve teçhizat yardımı yaptığı, Gazze’deki Hamas yönetimine yılda 250.000 dolar verdiği bilinmektedir. İran’ın ayrıca Lübnan’da etkinliğini esas itibariyle Hizbullah ve Şii cemaatler aracılığı ile giderek arttırdığı, Hizbullah nezdindeki İslami Devrim Muhafızları’nın sayısının 5000’i aştığı, bu durumun Lübnan’da etkinliğini yeniden tesis etmeye çalışan Suriye’yi rahatsız ettiği ileride Suriye ve Hizbullah’ın Lübnan’da çıkarlarının çatışmasının beklendiği ileri sürülmektedir. Keza bu çerçevede Ahmedinejad’ın Lübnan ziyaretinin de Suriye’yi kaygılandırdığı, Beşar Esad’ın, İran ve Hizbullah’a sıcak bakmayan Harriri ve Canbulat ile işbirliği ilişkilerine girdiği yolunda basın haberlerine de rastlanmaktadır.
 

 

f)  İran’ın nükleer silaha sahip olmasının Türkiye bakımından sadece güvenlik yönünden bir tehdit olmayıp bunun ötesinde nükleer silaha sahip İran’ın bölgede elde edeceği siyasi ağırlık ve nispi üstünlüğün Türkiye’ye getireceği sınırlamalar ve diğer sakıncaların da göz önünde tutulmasını gerektirmektedir.

 

 

Bu vesile ile İsrail’in nükleer silah sahibini olmasının İran’ı bu yola sevk ettiği görüşünü ileri sürmenin nükleer güce sahip İran’ın başta Türkiye olmak üzere bölge yönünden yaratacağı tehdit ve risklerin göz ardı edilmesine yol açacağı açıktır. Ayrıca özellikle Türkiye bakımından İsrail ve İran’ın nükleer güç olmasının aynı olmadığı, İsrail’in nükleer tehdidini telaffuz dahi etmeyen bölge ve Körfez Ülkelerinin İran’ın nükleer programını büyük bir tehdit olarak algılayarak mukabil tedbirler almaya yöneldikleri basın haberlerinde vurgulanmaktadır. Bu çerçevede Suudi Arabistan’ın 60 milyar dolarlık uzun vadeli bir silah alımına giriştiği, Körfez ülkelerinin İran füzelerine karşı çeşitli korunma sistemleri elde etmeye çalıştıkları bilinmektedir. Son olarak sızdırılan Wikileaks belgelerine göre Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve hatta Mısır, İran’a karşı askeri bir harekât talep etmektedirler. Bunlara ilaveten İran’ın nükleer silaha sahip olmasını bölgede bazı ülkeleri de şüphesiz aynı yola iterek bölgenin nükleer yönden büyük bir tehdit ile karşı karşıya kalmasına yol açacaktır.
  

 


g)  İran’ın nükleer programının önünde en büyük engel ABD olarak görülmektedir. ABD’nin, İran’ın bizatihi nükleer silaha sahip olmasından çok İran’ın bölgesel nükleer güç olmasının yaratacağı Körfezde ve bölgede etkinliğini arttırma, petrol akışını sekteye uğratma, Irak’ı kontrol altına alma, İsrail’in güvenliğini tehdit gibi sonuçlardan ciddi endişe duyduğu görülmektedir.

 


ABD’nin, İran’ın geliştireceği nükleer başlık taşıyabilecek balistik füzelere karşı bir füze savunma sistemi oluşturmak üzere geçen yıldan beri çeşitli girişimlerde bulunduğu hatırlanacaktır. Bu proje son olarak ABD tarafından bir NATO projesi şekline dönüştürülerek 19 Kasım 2010 tarihinde Lizbon Zirvesi”nde prensip olarak kabul edilmiştir. Projeye Rusya da katılacaktır. Projede Türkiye’nin de görüşleri doğrultusunda herhangi bir devlet adı zikredilmemiş küresel düzeyde mevcut balistik füzelere karşı tüm ittifak üyelerinin topraklarını koruyacak sistem olarak kabul edilmiştir. Sistemin uygulamasına yönelik füze ve radarların nerelere yerleştirileceği ve komuta-kontrol mekanizma ve mahallerinin ileriki aşamalarda tespit edilmesi kararlaştırılmıştır.

 


3. Türkiye’nin Orta-Doğu’daki itibarının ve saygınlığının Demokratik ve Laik rejimimizin yanı sıra esas itibariyle Türkiye’nin Batı ile geliştirdiği yakın iş birliği ilişkilerinden ve Batı İttifakı ve kurumları içinde yer almasından kaynaklandığı aşikârdır. Bu itibarla Türkiye’nin genelde Orta-Doğu ülkeleri ile ve özelde İran ile ilişkilerini geliştirme yolundaki gayretlerini ABD ve AB’den diğer bir deyim ile Batıdan uzaklaşma şeklinde yorumlamak fazla abartılı görülmektedir.

 

Türkiye, İran ile ilişkilerinde bazen birbirileriyle çelişen birçok unsuru bağdaştırmak zorundadır. Bir yandan kendi güvenliğinin gereklerini ekonomik ve ticari çıkarlarını gözetirken diğer yandan İran’ın takip ettiği genel politika ve özellikle de nükleer programının bölgede yarattığı kaygı ve endişeleri ciddi şekilde değerlendirmesi ayrıca ABD ile ilişkilerini, NATO dayanışmasını ve AB ile üyelik sürecini de göz ardı etmemesi gereklidir. Dış politikamızda dengelerin korunmasına itina etmek büyük önem taşımaktadır.  
  

 
*Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top