Gezi Parkı Olayları: Çıkarılması Gereken Dersler

A- A A+

Mayıs ayı sonlarında Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Gezi Parkı’nda ağaçların yerinden sökülmesi ve parkın Elmadağ tarafına bakan duvarının yıkılmasıyla başlayan eylemler, 15 Haziran’da parkın emniyet güçlerince tamamen boşaltılmasıyla azalmaya ve nitelik değiştirmeye başlamıştır.İlk etapta çevreye duyarlı bir grup tarafından başlatılan eylemler Taksim’deki yeşil alanın korunması ve Gezi Parkı alanında inşa edileceği duyurulan Topçu Kışlası’nı protesto maksadıyla düzenlenmiştir. Ancak eylemin 4. gününde emniyet güçlerinin park alanına müdahalede aşırı güç kullanması, pek çok polis ve göstericinin yaralanması neticesinde eylemler Türkiye geneline yayılmış, çevre duyarlılığının ötesinde siyasi iktidara karşı geniş katılımlı protestolara dönüşmüştür. Eylemler sırasında Gezi Parkı civarında ve Taksim meydanında araçlar ve dükkânlar tahrip edilmiş, İstanbul dışında Ankara ve İzmir gibi diğer büyükşehirlerde iktidar aleyhinde kitlesel gösteriler gerçekleştirilmiştir. Yurt genelinde iktidara tepki gösteren çevreler, bu eylemlere belirli saatlerde hanelerinde ışıklarını açıp-kapatarak, pencerelerinden tencere-tava sesleriyle ve trafikte iseler korna çalarak iştirak etmiştir.
 

 

Eylemler sırasında Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği’nin başvurusu üzerine İstanbul 6. İdare Mahkemesi, Topçu Kışlası inşaat projesini durdurma kararı almıştır. Başbakan’ın kışlanın inşaatındaki ısrarına ve sert tepkisine rağmen, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İstanbul Valiliği ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı eylemcilerin kaygı ve taleplerinin dikkate alınacağını beyan ederek ülkedeki gerilimi yatıştırmaya çalışmıştır. Nihayet Başbakan Erdoğan’ın da yargı süreci tamamlanmadan parka hiçbir şey yapılmayacağını, yargı kararının lehte çıkması durumunda dahi İstanbul’da halk oylamasına gidileceğini açıklamasıyla gerilim nispeten düşmüştür. Gezi Parkı eylemleriyle iktidara karşı gelişen tepkinin Başbakan Erdoğan’ın şahsına yoğunlaştığı ve 2014’teki seçimler öncesinde Türkiye’nin yeniden bir kutuplaşma dönemine girmeye başladığı görülmüştür.

 


Özgürlük-Güvenlik Dengesi

 

Gezi Parkı olaylarının ve eylemcilere müdahale şeklinin sağlıklı bir analizi için iki farklı paradigmanın göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Birinci paradigma demokratik hak ve özgürlükler merkezli bakış açısıdır. İkinci paradigma ise güvenlik ağırlıklı yaklaşımdır. Kitlesel protesto gösterileri şeklinde ortaya çıkan hareketlerin güvenlik problemine dönüşmeden yatıştırılabilmesi için alınabilecek tedbirler, bu iki yaklaşımın dengeli biçimde uygulanması ile gerçekleştirilebilir. Demokratik hak ve özgürlüklere rağmen güvenlik ağırlıklı yaklaşımın öne çıkması kitle hareketlerine dönüşen dinamiklerin güçlenmesine hizmet edebileceği gibi, güvenlik önlemlerinin yeterince dikkate alınmadığı durumlarda daha olumsuz neticeler ortaya çıkabilir.

 

2011 yılında "Wall Street’i İşgal Et" hareketinin New York’ta gerçekleştirdiği protesto gösterilerine müdahalede güvenlik ağırlıklı yaklaşım öne çıkmış, Federal İstihbarat Dairesi (FBI) ve İç Güvenlik Dairesi (DHS) gösterileri terörle mücadele kapsamında değerlendirerek bastırma yoluna gitmiştir.(1) Gösteriler sırasında Amerikan polisi eylemcilere karşı aşırı güç kullanmış, şiddet kullanarak basın mensuplarının bölgedeki gelişmeleri aktarmasını engellemiş ve gazetecileri tutuklamıştır.(2) New York’taki finans merkezi Wall Street yakınlarındaki Zuccoti Park’ta başlayan ve kısa süre içinde Amerika’nın diğer kentlerine yayılan gösterilerde binlerce kişi tutuklanmış ve toplam 32 kişinin hayatını kaybettiği iddia edilmiştir. Wall Street olaylarında göstericilerin polise karşı şiddete (molotof bombası, taş, sopa vs.) tevessül etmemesine rağmen Amerikan polisinin eylemcilere oldukça sert müdahale ettiği gözlemlenmiştir. Wall Street eylemlerinde Amerikan polisinin sert müdahalesiyle mukayese edildiğinde, Yunan polisinin 2011’de Atina’daki eylemler karşısındaki tutumunun ise tefrit derecesinde pasif olduğu görülmüştür. Atina’da Sindagma Meydanı’ndaki protesto gösterilerinde polisin geç müdahalesi, eylemcilerin meclis binasını kuşatmasına sebep olmuştur. Yunan polisinin şiddete başvuran göstericilere karşı yumuşak tutumu ve gösterilerin beklenmedik biçimde genişlemesi kent merkezinde anarşi doğurmuş ve ağır hasarlara yol açmıştır.
 

 

Gezi olayları demokratik hak ve özgürlükler paradigmasından değerlendirildiğinde; park için geliştirilen inşaat projesine karşı çevre duyarlılığına dayalı gelişen demokratik bir tepki görülmektedir. Parkın mevcut şekliyle muhafaza edilmesini savunan protestocuların ilk tepkileri demokratik sistem içinde meşru talepler olarak değerlendirilebilir. Çağcıl demokrasilerde yerel yönetimler etkin bir yönetişim sistemi tesis ederek bu talepleri şehirdeki çevre düzenlemelerine yansıtabilmektedir. Ancak Türkiye’de siyasi irade, Gezi Parkı’nda demokratik ve meşru talepler şeklinde ortaya çıkan ilk tepkileri kabullenememiş ve tepkileri bastırmak suretiyle taleplerin son bulacağını değerlendirmiştir. Siyasi iktidarın emniyet güçlerine müdahale talimatı vererek demokratik talepleri göz ardı etmesi ve polisin müdahalede orantısız güç kullanması eylemcilere oldukça geniş bir kitlenin destek verdiği protesto sürecini başlatmıştır. Süreç içinde çeşitli siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve bazı yasa dışı örgütler ortaya çıkan gerilimden istifade etmeye, Gezi olayları üzerinden siyasi iktidara karşı kitlesel bir tepki cephesi oluşturmaya çalışmıştır.

 

 

Başlangıçta sadece demokratik hak ve özgürlükler açısından değerlendirilebilecek Gezi Parkı olayları, muhalif unsurların katılımıyla genişlemiş, ülke içindeki aşırı grupların (SDP, ESP, TKİP, TKEP/L, Halk Cephesi, Halkevleri vs.) müdahil olması ile şiddet eylemlerine dönüşmeye başlamıştır. Taksim’deki araçların, durakların ve işyerlerinin tahrip edilmesi ve terör örgütlerinin (PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, TKP/ML, THKP/C) meydanda etkili olmaya başlaması ile Gezi olayları bir güvenlik problemine dönüşmüştür. Gezi Parkı olaylarının güvenlik problemine dönüşmesi, Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olan dış aktörlerin istismar edebileceği bir zafiyet doğurmuş, yurt genelinde kitlelerin yönlendirilebileceği psikolojik bir zemin meydana getirmiştir. Olaylar, müdahalelerde yapılan yanlışlar öne çıkarılarak emniyet güçlerinin geçici bir süre ile de olsa hareketsiz bırakılmasına yol açmış, eylemcilerin uyguladığı şiddet göz ardı edilirken polisin müdahale hakkı sorgulanmıştır. Gezi olayları sırasında emniyet güçlerinin karşılaştığı zorluklar ve maruz kaldığı tepkiler, gelecekte dış aktörlerin desteğiyle gelişebilecek kitlesel hareketlere müdahalenin Türkiye aleyhinde nasıl kullanılabileceğini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

 

 

Eylemlerin Nedenleri

 

Gezi Parkı eylemlerinin nedenleri nelerdir? Gezi olayları sadece park alanında ağaçların sökülmesi, Topçu Kışlası ve AKM’nin yerine inşa edilmesi planlanan opera binası projeleriyle mi ilgilidir? Yoksa ülke içindeki gelişmelerin yol açtığı gerilimin patlama noktasına geldiğini mi göstermiştir? Eylemler Başbakan Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bir uluslararası komplodan mı ibarettir? Gezi olaylarında bölgesel ve küresel dinamikler nasıl okunmalıdır?

 

İç Dinamikler

 

Ulusal ölçekte Gezi Parkı hadiselerinin yayılmasına hizmet eden dinamikleri, 2002’den itibaren üç kez üst üste oylarını artırarak iktidara gelen ve “egemen parti” konumuna yükselen AK Parti’nin otoriterleşme eğiliminin hazırladığı ifade edilebilir.(3) 2011’deki seçimlerde %50’lik bir çoğunluğun desteğiyle iktidara gelen AK Parti’nin “ustalık dönemi” olarak gördüğü üçüncü döneminde yönetişim ve çoğulculuk ilkelerinden uzaklaşmaya başladığı değerlendirilmektedir.

 

3. AK Parti iktidarı ile birlikte 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde zayıf muhalefet-güçlü iktidar ilişkisinin süreklilik kazandığı Japonya ve İsveç’te örneği görülen egemen parti olgusunun Türkiye’de ortaya çıktığı görülmektedir.(4) AK Parti iktidarı, sivil-asker ilişkilerinin normalleşmesi ve yüksek yargıdaki reformlarla birlikte egemen parti konumunu ihraz etmeye başlamıştır. Üç kez üst üste iktidara gelen AK Parti karşısında muhalefet partilerinin zayıflaması Türkiye’de güçlü iktidar-zayıf muhalefet ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Muhalefet partilerinin iktidar karşısında zayıflamaya devam etmesi, sol çizgideki siyasetin radikalleşmesi ve sol partilerde demokratik yollarla iktidara gelinemeyeceği yönünde oluşan kanaat, Türkiye’deki siyasi gerilimin zaman zaman patlama düzeyine tırmanmasına yol açmaktadır.

 

Gezi Parkı ve Taksim meydanındaki eylemlere katılan kişilerin profili göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’de egemen parti konumuna yükselen AK Parti karşısında sol siyasetin eylemlerde etkili olduğu görülmektedir. GENAR’ın 8-9 Haziran 2013 tarihlerinde gösterilerin yapıldığı meydanlarda 498 kişi ile görüşerek gerçekleştirdiği ankette, eylemcilerin son seçimlerde %74,3’ünün CHP’ye, %15,8’inin BDP’ye, %2,4’ünün TKP’ye ve %2,1’inin İşçi Partisi’ne oy verdiği tespit edilmiştir. Aynı araştırmada eylemcilerdeki “olayların sebebi” algısının %58 oranında Başbakan Erdoğan’la ilgili olduğu ortaya çıkmıştır.(5) GENAR’ın araştırması Türkiye’de demokratik yollardan iktidara gelemeyeceğini değerlendiren siyasi hareketlerin ötekileşme sürecine girdiğini ve Başbakan Erdoğan karşıtlığında bir araya gelebildiğini göstermiştir. Protesto gösterilerinde MHP’nin ve sağ çizgideki diğer partilerin bulunmaması ise Türkiye’de özellikle sol çizgideki siyasetin çıkmaza girdiğine işaret etmektedir.

 

Türkiye’deki sol yelpazede AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından beri Başbakan’ın şahsına duyulan ciddi bir tepkinin varlığından bahsedilebilir. Bu tepkinin Gezi olayları ile patlama noktasına gelmesi ve daha geniş kitlelerce dile getirilmesi ise AK Parti iktidarının Başbakan Erdoğan’ın şahsında temerküz etmeye başlaması ve hükümetin otoriterleşme eğilimiyle açıklanabilir. AK Parti iktidarında son yıllarda belirginleşen lider odaklı siyaset anlayışının, iktidara karşı gelişen tepkinin Başbakan’ın şahsına yoğunlaşmasında etkili olduğu değerlendirilmektedir. AK Parti’deki lider odaklı siyaset anlayışının iktidarın otoriterleşme emareleri göstermesiyle birlikte Türkiye’deki siyasi gerilimi tırmandırdığı ve Erdoğan karşıtlığını artırdığı gözlemlenmektedir.

 

 

AK Parti’nin özellikle 2011 genel seçimlerini takip eden dönemde %50 oranındaki çoğunluğun desteğine dayalı bir özgüvenle hareket ettiği, otoriterleşme eğilimi gösterdiği ve özellikle çözüm süreciyle birlikte medyayı etkisi altına almaya çalıştığı ifade edilebilir. Metrolpoll’ün 3-12 Haziran 2013 tarihleri arasında Türkiye genelinde 2818 kişilik bir örneklemle gerçekleştirdiği ankette ortaya çıkan sonuçlar bu açıdan çarpıcı veriler ortaya koymaktadır. Ankete göre Türkiye’de halkın %50’si AK Parti hükümetinin “giderek daha otoriterleştiğini” düşünmektedir. Anket sonuçları, “siyasi iktidarın otoriterleştiği” yönündeki algının muhalefet partilerini destekleyen kitlelerden ibaret olmadığını, AK Partili seçmenin %27’sinin de bu görüşe katıldığını göstermektedir. Ankette ortaya çıkan veriler Türkiye’de halkın %53’ünün ise medyanın özgür olmadığını düşündüğünü ortaya koymuştur.(6)

 

 

2010 Anayasa değişikliği referandumu ve 2011 genel seçimleri sonrası dönemde AK Parti iktidarının ve Başbakan Erdoğan’ın mutlak iktidarını tesis etmeye çalıştığı, çoğulcu bakış açısından tekçi anlayışa kaydığı gözlemlenmektedir. Erdoğan’ın Menderes-Özal çizgisinden uzaklaşarak Erbakan’ın mirasına yöneldiği, MSP dönemindeki gibi kadro yetiştiren gençlik kuruluşlarına odaklandığı ve bu kuruluşları ülke genelinde işlevsel konuma getirmek suretiyle kendi tabanını iktidara taşımayı amaçladığı görülmektedir. Bu dönemde AK Parti iktidarının kendisini destekleyen çoğunluğun dışında kalan kitlelerin talep ve beklentilerini yeterince dikkate almadığı, bu kapsamda özellikle Alevi vatandaşlarımızın taleplerinin göz ardı edildiği müşahede edilmektedir.

 

 

Ulusal ölçekte Başbakan Erdoğan’ın şahsına karşı gelişen tepkinin PKK/KCK terör örgütünün silahsızlandırılması amacıyla başlatılan çözüm süreciyle birlikte güçlendiği görülmektedir. Çözüm süreci kapsamında Kürt kökenli vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin genişletilebileceği bir döneme girilirken Alevi vatandaşlarımınız taleplerine ihtimam gösterilmemesi çoğulcu demokrasi anlayışı ile çelişmektedir. Kürt meselesinin çözümüne yönelik atılan adımlara rağmen Alevi vatandaşlarımızın beklentileri karşılanmamış, Alevi Çalıştayları’yla başlatılan süreç devam ettirilmemiş ve İstanbul Boğazı’na inşa edilecek üçüncü köprüye konulan isim mevzuunda bölgesel konjonktürün meydana getirdiği hassasiyetler hesap edilmemiştir.

 

 

Bölgesel ve Küresel Konjonktürün Etkisi

 

Gezi olaylarıyla başlayan tepki hareketinin kısa süre içinde Türkiye geneline yayılmasında iç dinamiklerin ve Başbakan Erdoğan’ın Topçu Kışlası inşaatındaki ısrarının etkili olduğu aşikârdır. Ancak süreç aynı zamanda Orta Doğu’da Suriye krizi ile birlikte belirginleşen mezhepsel gerilim ve büyük güçlerin strateji tercihleriyle birlikte değerlendirilmelidir. İlk etapta kendiliğinden gelişen ve Türkiye’deki siyasi gerilimden beslenen eylemler, süreç içinde bölgesel ve küresel ölçekteki dinamiklerle güçlenmiş, dış aktörler tarafından yönlendirilebilecek bir güvenlik problemi haline gelmiştir.

 

 

Gezi parkı olayları bölgesel gelişmeler bağlamında değerlendirildiğine Arap Baharı ile Orta Doğu’da belirginleşen Şii-Sünni geriliminin etkileri öne çıkmaktadır. Çözüm sürecinde terör örgütünün eylemsizlik dönemine girmesi ile Türkiye’de Türk-Kürt kimlikleri ekseninde tasarlanan çatışma senaryolarının yerini Alevi-Sünni gerilimi senaryoları almış durumdadır. DHKP-C terör örgütünün ve Suriye istihbarat teşkilatı Muhaberat’ın desteğiyle Hatay’da örgütlenmeye başlayan (THKP/C) Acilciler’in bu dönemde faaliyete geçirilmesi manidardır. Suriye’nin kuzeyini PKK/KCK terör örgütüne açan Esed rejimi, Lazkiye’de DHKP-C’yi himaye ederek ve Acilciler grubunu harekete geçirerek Türkiye’de Alevi-Sünni gerilimini tahrik etmeye çalışmaktadır. Böyle bir bölgesel konjonktürde Reyhanlı saldırılarını Gezi Parkı olaylarının takip etmesi, olaylarda Batılı ülkelerden gelen provokatörlerin yanında Suriye ve İran uyruklu eylemcilerin de yer alması dikkat çekmiştir.

 

 

Gezi Parkı olaylarında büyük resmin görülebilmesi için küresel düzeydeki gelişmelerin de hesaba katılması önem arz etmektedir. Zbigniew Brzezinski, teknolojik devrimlerin sağladığı imkânlara işaret ederek insanlık tarihinde küresel düzeyde ilk defa bu denli yoğun bir siyasi bilinçlenme ve etkileşimin ortaya çıktığını ifade etmektedir. Brzezinski’nin “küresel siyasi uyanış”(7) olarak nitelendirdiği bu dönemde devlet otoritelerinin geniş çaplı protesto gösterileri şeklinde ortaya çıkan krizlerle sıklıkla karşı karşıya kaldığı görülmektedir.

 

 

Soğuk Savaş sonrası süreçte büyük güçlerin diğer ülkelerdeki toplumları yönlendirmek amacıyla terör örgütlerinden ziyade kitle hareketlerini teşvik ettiği gözlenmektedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki devrimler ve Arap Baharı sürecindeki halk hareketleri, bu stratejinin kısmen tatbik edildiği örnekleri ortaya çıkarmıştır. Nitekim aynı süreçte PKK terör örgütü de destek aldığı aktörlerin yönlendirmesiyle KCK yapılanması üzerinden kitleleri harekete geçirmeye çalışmış, Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı” kurgulamıştır. Dolayısıyla Gezi Parkı eylemleri, büyük güçlerin diğer ülkelerdeki iç problemleri değerlendirerek kitleleri harekete geçirme stratejisi göz önünde bulundurularak okunmalıdır. Başlangıçta sadece çevre duyarlılığı temel neden olsa da, Türkiye geneline yayılan eylemlerin dış aktörlerin destek ve teşvikinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir.

 

Suriye’de insanlığa karşı işlenen suçlar karşısında nispeten kayıtsız kalan, ABD, Yunanistan, Portekiz, İspanya, Fransa ve İngiltere’deki daha şiddetli eylemleri görmezden gelen Batı kamuoyunun Gezi Parkı olaylarındaki tutumu dikkat çekmiştir. Batılı ülkeler olaylar sırasında olağanüstü hızlı ve beklenmedik ölçüde sert tepkiler vermiş, diplomatik olmayan bir üslupla Türkiye’ye uyarı mesajları göndermeye başlamıştır. Bu tepki ve uyarıların özellikle Türkiye’nin müttefiki statüsündeki bazı Batılı ülkelerden gelmesi düşündürücüdür.

 

 

Eylemlerin başlamasıyla ABD Dışişleri Bakanı John Kerry kaygılarını dile getirmiş, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Caitlin Hayden yazılı bir açıklama yaparak gelişmeleri kaygı ile izlemeye devam ettiklerini, ifade ve toplanma özgürlüğünden yana olduklarını beyan etmiştir. Alman Federal Meclisi Gezi olayları ile ilgili özel bir oturum gerçekleştirerek Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle aracılığıyla Türk hükümetine “itidal” çağrısı yapmıştır. Fransız Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Türkiye’ye “ölçülü hareket edilmesi” çağrısında bulunurken, Avrupa Parlamentosu aynı dönemde Gezi Parkı’ndaki gelişmelerin değerlendirildiği ve Türkiye’ye çağrıların yer aldığı bir raporu oy çokluğuyla kabul etmiştir. BM Genel Sekreteri sözcüsü Martin Nesirsky ise düzenlediği basın toplantısıyla, Ban Ki Moon’un Türk hükümetine gösteri ve ifade özgürlüğüne saygı çağrısını duyurmuştur.

 

Yabancı basının tutumu, Gezi Parkı olaylarının küresel sistemden bağımsız değerlendirilemeyeceğini göstermiştir. Taksim’deki gelişmeleri dünya kamuoyuna düzenli biçimde aktaran yabancı basının Türkiye’deki gelişmeleri “iç savaş” havasında yansıttığı, “Türk baharı” izlenimi vermeye çalıştığı fark edilmiştir. Özellikle Rus basınının Taksim’deki gelişmeleri naklederken “Türk baharı”, “Türk savaşı”, “İstanbul savaş alanı” ve “Kalabalıklar Tahrir’de olduğu gibi Taksim’i almak istiyor” başlıklarını tercih etmesi, Russia Today (RT) televizyonunun Twitter hesabındaki haber cümlelerinin sonuna  “#occupygezi” (geziyi işgal et) etiketini koyması dikkat çekmiştir. Göstericilerin çevreye verdiği zarar ve uyguladığı şiddeti görmezden gelen yabancı basın kuruluşlarının, özellikle emniyet güçlerinin müdahale tarzına odaklandığı, belirgin biçimde taraflı bir habercilik yaptığı müşahede edilmiştir. Bazı Batılı medya kuruluşlarının Türkiye’de halkın iradesiyle seçilen siyasi iktidarı, Arap dünyasındaki halk hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olan totaliter yönetimlere dahi benzettiği görülmüştür.

 

 

Gezi Parkı olaylarıyla başlayan gösterilerde yer alan çok sayıdaki yabancı uyruklu eylemci de Türkiye’deki sürecin sadece Taksim’deki çevre düzenlemeleriyle açıklanamayacağını ortaya koymuştur. Gösterilerde eylemcileri kışkırtan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Yunanistan, Suriye ve İran uyruklu yabancılar tespit edilmiş ve gözaltına alınmıştır. Eylemleri yönlendiren yabancı uyruklular arasında diplomatik pasaportlu kişilerin de yer alması dikkat çekmiştir.

 

 

Sonuç & Çıkarılabilecek Dersler

 

Gezi Parkı olaylarının, eylemlerin başlangıcından itibaren dış aktörler tarafından planlanan ve yürütülen bir proje olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Olayların uluslararası bir komplodan ibaret olduğu yönündeki yaklaşımda siyasi iktidarın sorumluluğu, güçlü iktidar-zayıf muhalefet ilişkisinin yol açtığı gerilim ve yaklaşan seçimlere doğru iktidar ve muhalefet partileri arasındaki artan kutuplaşmanın etkisi göz ardı edilmektedir. Gezi olaylarının yayılması, Türkiye’deki iç dinamiklerin etkisi ve siyasi iktidarın ilk tepkisiyle gerçekleşmiştir. Park alanında çevreci duyarlılıkla başlayan ilk protestoların yapıcı bir üslupla yatıştırılması mümkünken siyasi iktidarın tercihi bu yönde olmamıştır. Gösteriler,  Başbakan Erdoğan’ın kışlanın mutlaka inşa edileceği yönündeki ısrarı ve eylemlerin 4. gününde doğrudan Başbakan’ın talimatıyla park alanına yapılan müdahalenin ardından genişlemeye başlamıştır. Başbakan Erdoğan göstericilerin taleplerini dinlemekle birlikte krizi direnç göstererek yönetmeyi tercih etmiş, protesto gösterilerinin ülke geneline yayılmasına karşılık 2014’teki seçimlere hazırlık maksadıyla karşı mitingler düzenlemeye başlamıştır.

 

 

İç siyasette bıraktığı izler, ekonomide yol açtığı sonuçlar ve Türkiye’nin dünya kamuoyundaki itibarına etkileri düşünüldüğünde Gezi Parkı olaylarından gerek iktidar gerekse muhalefet ve göstericilerin çeşitli dersler çıkarması gerekmektedir. Gezi Parkı olaylarından çıkarılması gereken dersler, eylemlerin ortaya çıkış şekli ve gelişim biçimi dikkate alınarak tespit edilebilir. Protesto gösterilerinin seyri incelendiğinde olayların üç aşamada değerlendirilebileceği görülmektedir.

 

 

Birinci aşamada demokratik taleplerle Gezi Parkı’na gelen ve taleplerini dile getiren küçük bir grubun park alanında gösteri yaptığı gözlemlenmiştir. Bu aşamadaki taleplerin büyük ölçüde Gezi Parkı’nın mevcut şekliyle korunmasına yönelik olduğu ve siyasi iktidar karşıtlığından beslense de gösterilerin hükümetin devrilmesi gibi bir amaç taşımadığı görülmüştür. Birinci aşamadaki gösterilerin çağcıl demokrasilerin gereği olduğu, benzer taleplerle düzenlenen bu tür gösterilerin sıradan bir gelişme olduğu ifade edilebilir. Yönetişim ilkesinin işletilmesi ve taleplerin dikkate alınması ile bu aşamadaki protesto gösterilerinin bir güvenlik problemine dönüşmeden yatıştırılmasının mümkün olduğu değerlendirilmektedir.

 

 

İkinci aşamada protesto gösterileri yaygınlaşmış, daha kalabalık bir kitle Gezi Parkı ve Taksim meydanına toplanmaya başlamıştır. Küçük bir gösterici grubunun başlattığı eylemler Türkiye’deki siyasi gerilimden beslenerek iktidar aleyhinde kitlesel bir harekete dönüşmüş, radikal sol grupların (SDP, ESP, TKİP, TKEP/L, Halk Cephesi, Halkevleri vs.) ve terör örgütlerinin (PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, TKP/ML, THKP/C)  müdahil olmasıyla şiddet ihtiva etmeye başlamıştır. Birinci aşamayla mukayese edildiğinde bu aşamadaki belirgin özellik eylemlerin radikal sol çizgiye kayması ve göstericiler arasında şiddete başvuran unsurların ortaya çıkması olmuştur. Bu aşamada sürece müdahil olan aşırı sol grupların ve terör örgütlerinin, Gezi olaylarını kullanarak devrimci halk ayaklanması gerçekleştirmeye ve böylece hükümetin devrilmesine çalıştığı görülmüştür. Bu aşamada MHP dışındaki muhalefet partilerinin göstericileri desteklemek suretiyle süreçten istifade etmeye çalıştığı,  iktidara karşı ülke genelinde güçlü bir tepki cephesi oluşturmaya gayret ettiği gözlenmiştir.

 

 

Üçüncü aşamada krizin büyümesiyle dış aktörlerin devreye girdiği, protesto gösterilerini yönlendirmeye başladığı ve uluslararası medyanın Gezi olaylarını sıra dışı bir dikkatle dünya kamuoyuna yansıtma çabası taşıdığı müşahede edilmiştir. Bölgesel ve küresel faktörlerin bu aşamada sürece dâhil olduğu, bazı dış aktörlerin Türkiye’deki potansiyel siyasi ve sosyal gerilim noktalarını istismar etmeye çalıştığı ifade edilebilir. Orta Doğu’da Suriye krizi ile birlikte artan mezhepsel gerilimi Türkiye’de bir Alevi-Sünni gerilimine dönüştürmeyi amaçlayan aktörlerin protesto gösterilerini kullanmaya teşebbüs ettiği anlaşılmıştır. Batıdaki ekonomik krize rağmen ekonomisinin büyümeye devam etmesi ve Orta Doğu’da bağımsız politikalar takip etmeye başlayan Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olan büyük güçlerin Gezi Parkı olaylarını değerlendirme gayreti içinde olduğu gözlemlenmiştir.

 

 

Gezi olaylarının AK Parti iktidarına verdiği temel mesajın çoğulcu demokrasi anlayışının uygulanması olduğu değerlendirilebilir. AK Parti’yi iktidara getiren, güçlendiren, Türk siyasetinin merkezine taşıyan çoğulcu anlayışın muhafaza edilmesi ve AK Parti'nin tüm Türkiye’nin partisi olmaya devam etmesi bu nedenle oldukça önemlidir. Başbakan Erdoğan, sadece kendisine oy veren %50’lik çoğunluğun başbakanı değildir. Başbakan Türkiye’de kendisine oy vermeyen bütün muhalif unsurların da başbakanıdır ve çoğulcu demokrasi anlayışıyla bu toplulukların talep ve beklentilerini karşılayacak şekilde hareket etmelidir. Aksi takdirde Japonya ve İsveç örneklerinden farklı olarak Türkiye’de egemen parti konumunun çoğunluğun iradesine dayalı post-modern bir otoriter sisteme yol açması muhtemeldir.

 

Gelecekteki benzer kitlesel hareketler karşısında nasıl hareket edilebileceği noktasında Gezi Parkı olaylarından çeşitli dersler çıkarılmalıdır. Protesto gösterilerinin kitlesel bir eyleme dönüşmeden teskin edilebilmesi için siyasi karar mercilerinin proaktif bir yaklaşım geliştirmesi, ikna edici olmaya çalışması ve yönetişim ilkesini uygulaması önem arz etmektedir.

 

Proaktif yaklaşımla toplumun bilgilendirilmesi protesto gösterilerinin krize dönüşmeden yatıştırılmasını mümkün kılabilir. Gezi Parkı olayları, Türkiye örneğinde geniş halk kitlelerinin yönlendirilmesi ve kısa süre içinde örgütlenmesinde sosyal medyanın oldukça etkili olduğunu göstermiştir. Gezi olayları sırasında halk kitlelerinin desteği ve iktidara duyulan tepkinin hızlı biçimde yükselmesi kısmen sosyal medya aracılığıyla yayılan asılsız haberlerle sağlanmıştır. Bu nedenle benzer protesto hareketlerinde sosyal medyanın hızlı ve etkin biçimde kullanılması, gelişmelerle ilgili toplumun doğru bilgilendirilmesi ve provokasyonların engellenmesi açısından gereklidir.

 

 

Siyasi karar mercilerinin protesto gösterilerinde dile getirilen talepleri dikkate alarak ikna edici olmaya çalışması gösterilerin yaygınlaşarak krize dönüşmesini engelleyebilir. Meydanlarda protesto gösterileri düzenleyen eylemcilerin bütün taleplerinin yerine getirilmesi mümkün değildir. Ancak dile getirilen demokratik taleplerin topyekûn yok sayılması da katılımcı demokrasi ilkesiyle çelişmektedir. Bu nedenle protesto gösterileri ortaya çıktığında ikna edici olmak ve demokratik talepleri dikkate almak elzemdir. Yönetişim ilkesine işlerlik kazandırarak toplumun farklı kesimlerinin karar süreçlerinde yer aldığı hissine sahip olmasını sağlamak benzer krizlerin ortaya çıkmasını engelleyecektir. Yönetişimin uygulanmaması muhalif unsurların aşırı gruplarla birlikte hareket etmesine, böylece aşırı grupların meşruiyet kazanmasına da hizmet edebilir. Gösterilerin güvenlik problemine dönüşmesi halinde ise güvenlik tedbirlerine dengeli ve kararlı bir şekilde başvurmak, güvenlik tehdidinin büyüklüğüne göre diğer unsurları devreye sokmak krizin yönetilmesi için gereklidir.

 

 

Gezi Parkı olaylarından muhalefet partilerinin ve göstericilerin çıkarması gereken temel dersin, demokratik tepki hakkının demokratik sistemin sınırları dâhilinde gerçekleştirilmesi gerektiğidir. Eylemlere iştirak ettiklerini alenen beyan etmeseler de CHP ve BDP’nin çevreci duyarlılıkla başlatılan girişimi iktidar aleyhinde bir cephe oluşturmak maksadıyla istismar ettiği gözlemlenmiştir. CHP ve BDP’nin yanında diğer marjinal sol partilerin de Gezi olaylarını iktidarı devirmeye yönelik kullanma çabası içinde olduğu ve eylemcilerin şiddetini maruz gördüğü müşahede edilmiştir. Muhalefet partilerinin bu tutumunun Türkiye’de katılımcı demokrasinin yerleşmesine hizmet etmediği, siyasi kutuplaşmayı derinleştirdiği değerlendirilmektedir. Çevre duyarlılığıyla siyasi iktidarı protesto eden göstericilerin orantısız güçle bastırılması ne kadar yanlışsa, göstericilerin şiddete tevessül ederek provokasyona açık bir çatışma ortamına yol açması ve bu yolla iktidarı devirmeye teşebbüs etmesi o kadar yanlıştır.

 

 

Sonnotlar:

 

(1) Naomi Wolf, “Revealed: How the FBI Coordinated the Crackdown on Occupy,” The Guardian, 29 Aralık 2012,  http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2012/dec/29/fbi-coordinated-crackdown-occupy

(2) Sara Rafsky, “At Occupy Protests, US Journalists Arrested, Assaulted,” Committee to Protect Journalists (CPJ), 11 Kasım 2011,  http://www.cpj.org/blog/2011/11/at-occupy-protests-us-journalists-arrested-assault.php

(3) Kemal Kirişçi, "How Erdogan Fell From Grace," The National Interest, 4 Haziran 2013,  http://nationalinterest.org/commentary/how-erdogan-fell-grace-8549

(4) Fuat Keyman,  “Yeni Türkiye ve Demokrasi,” Analist, Sayı: 13 (Mart 2012): 56-57; Meltem Müftüler Baç ve E. Fuat Keyman, “The Era of Dominant-Party Politics,” Journal of Democracy 23 1 (2012): 92-93.

(5) Gezi Parkı Profili, GENAR, Haziran 2013, http://www.genar.com.tr/files/GEZIPARKI_PROFIL-SON.pdf

(6) Türkiye’nin Nabzı: Gezi Parkı Protestoları ve Türkiye’nin Otoriterleşme-Özgürlük Sorunu, MetrolPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar, 17 Haziran 2013, http://www.metropoll.com.tr/report/turkiyenin-nabzi-gezi-parki-protestolari-veturkiyenin-otoriterlesme-ozgurluk-sorunu-haz      

(7) Zbigniew Brzezinski, “Major Foreign Policy Challenges for the Next US President,” International Affairs 85 1 (2009): 53.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top