Terör Neden Artış Gösteriyor? Ne Yapılmalı?

Prof. Dr. Atilla SANDIKLI
17 Ağustos 2012
A- A A+

Son zamanlarda Türkiye’de terör eylemlerinde bir artış yaşanmaktadır. Terör eylemlerinde son aylarda neden böyle bir artış oldu diye hemen hemen toplumun her kesiminde belirli soru işaretleri oluştu ve bununla ilgili basın-yayın organları çok sayıda görüşler ortaya koydu. Terör eylemlerindeki bu artışın birçok nedeni bulunmaktadır.

Bu nedenler üç başlık altında toplanırsa; birinci başlık Arap Baharı ve Suriye’deki gelişmelerin yol açtığı süreç, ikinci başlık Türkiye’nin bir yıl önce uygulamaya koyduğu yeni terörle mücadele stratejisi ve üçüncü başlık ise terör örgütünün bu gelişmelerle etkileşimli olarak yürüttüğü strateji olarak tespit edilebilir.

1. Arap Baharı ve Suriye’deki Gelişmelerin Yol Açtığı Süreç

Birincisi özellikle otoriter yönetimler altında bulunan Arap dünyasındaki özgürlük talepleri ile ön plana çıkan ve bu otoriter yönetimlerin yıkılmasıyla sonuçlanan Arap Baharıdır. Tunus’ta başlayan halk hareketleri daha sonra Mısır, Libya ve Yemen’e sıçramış, Suriye’de Türkiye’nin sınırında önemli sonuçlar doğurmaya başlamıştır. Suriye’deki gelişmeler; Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki gelişmelerden farklı olarak Türkiye’yi derinden etkilemektedir. Türkiye’nin Suriye ile çok uzun bir sınırı vardır. Suriye’de yaşayan insanların bir kısmının tarihi, kültürel ve akrabalık derecesinde Türkiye ile ilişkileri bulunmaktadır.

Türkiye başlangıçta Suriye’de halkın özgürlük taleplerinin karşılanması için Esed’le görüşmeler yaptı. Ankara, Suriye’yi hem özgürlük taleplerini karşılayabilecek bir değişime yönlendirmek istedi hem de Suriye yönetimini uluslararası sisteme entegre etmeye çalıştı. Bu açıdan çok önemli girişimler oldu. Ancak Esed kendisi kabul etmiş görünse de ya içten kabul etmedi ya da Baas rejimine bu değişim konusunda herhangi bir etkide bulunamadı.

ABD’nin özellikle Ortadoğu’ya yönelik Büyük Ortadoğu Projesi gündemdeydi. 2004-2005 yıllarından itibaren her yıl 1 milyar doları bölgedeki sivil örgütlenmelere harcıyor ve özgürlük ortamını oluşturacak sivil toplum örgütlenmesini yönlendirip, bu fikirleri yaygınlaşması için çaba sarf ediyordu. Dolayısıyla bir müddet sonra Arap Baharı hareketi ortaya çıktı. Tunus’ta başlayan gelişmeler son olarak Suriye’ye yansıdı. Suriye’de halkın özgürlük talepleri karşılanmayınca, halk bu talepleri gösterilerle gündeme getirmeye çalıştı. Esed yönetimi, Baas yönetimi gösterilere sert tepkiler gösterince muhaliflerin gösterileri artmaya başladı. 

“Bu Suriye’nin iç işidir” diye bir değerlendirme akla gelebilir.  Fakat Suriye’deki durum farklıydı. Birincisi Bush doktrininde “haydut devlet” olarak sayılan ülkeler hangileriydi; Irak yönetimi, Saddam rejimiydi devrildi. İkincisi Libya’daki Kaddafi rejimiydi o da devrildi. Üçüncüsü Suriye idi. Otoriter rejimlere karşı bir değişim rüzgârı esiyor. Çünkü Büyük Ortadoğu Projesi’nin de temel esası budur. İkincisi artık güvenlik konusunda bireyin güvenliği ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle otoriter yönetimlerin kendi halkına karşı şiddet uygulaması ve katliama dönüşen operasyonlar yapması artık o ulusların iç işleri olarak kabul edilemez duruma gelmiştir. Böyle bir süreç ülkeyi uluslararası müdahaleye açık hale getirir.

Suriye’de rejimin gösterileri şiddetle bastırması karşısında sivil halk daha etkin örgütlenmeye başladı. Tepkilerin yükselmesiyle ve gerilimin tırmanmasıyla silahlı çatışmalar başladı. Esed bunu daha büyük güçlerle bastırmaya çalıştı. Sonuçta bugün geldiğimiz noktada Esed rejiminin muhalefete karşı yürüttüğü şiddet yoluyla baskı politikasının neticesi 20.000’in üzerinde ölü ve bunun 2-2.5 katı kadar yaralıdır. 200.000 civarında da yurtdışına göç var. Ayrıca 500.000-600.000 arasında da ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalan halk var. 

Türkiye, sıfır sorun politikası ve bölgesel entegrasyon kapsamında Suriye ile ilişkilerini en üst seviyeye getirmişken son bir yıl içinde iki ülke tam tersi bir duruma, düşman iki devlet konumuna geldi. Suriye’deki hadiseler Türkiye’yi iki şekilde etkiledi. Birincisi Türkiye’nin yanı başındaki bu iç savaştan dolayı Suriye’den yurda göç eden insanlar oldu. İkincisi Suriye’de iç savaş dolayısıyla bir otorite boşluğu ortaya çıktı. Suriye’nin kuzeyinde belirginleşen otorite boşluğu ile Şam’ın Türkiye’ye karşı PKK terör örgütünü kullanma temayülü nüksetmeye başladı. Nitekim Şam yönetiminin özellikle Türkiye’nin hızlı yükseliş dönemlerinde ve Türkiye ile hasım pozisyonuna gelme durumunda daha önce yapmış olduğu gibi terör örgütlerine destek verme özelliği var. 

Bu özellik baba Esed döneminde özellikle Abdullah Öcalan’ın Suriye’de barındırılması, PKK terör örgütü kamplarının himaye edilmesi, örgüte eğitim, lojistik, istihbarat, silah ve para kaynağı sağlanması gibi girişimlerle tezahür etmişti. Suriye’nin bu genetik özelliği Türkiye ile hasım ülke pozisyonuna gelince kendiliğinden tekrar ortaya çıktı. Yine Türkiye’nin Ortadoğu bölgesinde cazibe merkezi olma yolunda gelişme göstermesi, ekonomik, kültürel ve siyasi yönden güçlenmesi ve Ortadoğu’da etkinliğinin artması birçok bölge ülkesi gibi Suriye’yi de rahatsız ediyordu. Türkiye’nin gelişmesini durduracak ve Ankara’yı iç meselelerle uğraşmaya zorlayacak stratejilere ihtiyaç vardı. Suriye geçmişte olduğu gibi PKK terör örgütünü taşeron olarak kullanmaya başladı. Son zamanlarda PKK’nın terör eylemlerinin artmasındaki önemli nedenlerden birisi örgütün taşeronluk özelliği nedeniyle bölge ülkelerinden özellikle Suriye’den önemli destek ve yönlendirme almasıdır. 

Suriye’deki gelişmelerle birlikte İran’ın da terör örgütüne yönelik tutumunun değiştiğini gösteren emareler ortaya çıkmıştır. Yakın geçmişte PKK terör örgütünün İran’daki uzantısı PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) vardı. İran, Kandil’e askeri bir harekât gerçekleştirdi. Harekâtın gerçekleştirildiği dönemde Murat Karayılan’ın yakalanmasıyla ilgili bazı söylentiler çıktı, sonra da birdenbire PJAK’ın etkinliği ortadan kalktı. Bu değişimde iki sebep olabilir. Birincisi PKK terör örgütü, sıklet merkeziyle tamamen Türkiye’ye yönelmeyi düşünmüş olabilir ve bu sebeple artık PJAK’ı gündemden düşürmüştür. İkincisi de İran’la karşılıklı anlaşma olabilir. Türkiye-İran ilişkileri gerilmeye başlayınca Tahran’ın da terör örgütüne desteği söz konusu olabilir. 

Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetiminin de ikircikli bir politika izlediği ifade edilebilir. Bölgesel Kürt Yönetimi, bir yandan Türkiye’nin taleplerine destek vereceğini açıklarken, diğer yandan “Kürtler hiçbir zaman birbiriyle çatışmaz” gibi bir düstur doğrultusunda irade gösteriyor olabilir. Türkiye’nin PKK terör örgütüyle ateşkes yapmasını gündeme getirmesi uyguladığı ikircikli politikanın yansımalarıdır. Ülke sınırları içinde silahlı terör örgütü mensupları dolaşacak ve Türkiye ateşkes uygulayacak. Bu mümkün mü?

Esed rejiminin PKK terör örgütüne sağladığı destekle birlikte örgüte dış destek gündeme tekrar gelmiş durumdadır. Bu kapsamda terör örgütünün en büyük dış desteği Avrupa’dan aldığı belirtilmelidir. PKK terör örgütünün finans kaynağının merkezi Avrupa ülkeleridir. Örgüt; Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Avusturya, İsveç, Danimarka, Hollanda, Belçika ve Yunanistan’da oldukça rahat hareket edebilmekte, bu ülkelerdeki yasal görünümlü yasa dışı faaliyetlerinden finansman temin etmektedir. PKK, 2004’ten bu yana Avrupa Birliği’nin terör örgütü listesindedir. Örgüt Avrupa’da başta uyuşturucu ticareti olmak üzere, Kürt nüfustan haraç alma, kara para aklama, sahte belge düzenleme, kaçak göçmenleri Avrupa ülkelerine sokma, işyeri kundaklama gibi pek çok alanda suç işlemektedir. Ancak, Avrupalı ülkeler örgüte karşı adım atmada oldukça isteksiz hareket etmekte, PKK’yı dolaylı biçimde himaye etmeye devam etmektedir. PKK terör örgütünün bu denli rahat varlık gösterdiği bu ülkeler NATO’da Türkiye’nin müttefiki olan ülkelerdir.

Türkiye’nin PKK terör örgütüyle mücadelesine destek verdiğini her vesile ile beyan eden ABD’nin ne kadar destek verdiğinin sorgulanması gerekir. Bir ülke terör örgütüne doğrudan destek vermiyorsa, örgüte destek olmadığı ifade edilemez. Terör örgütüyle mücadeleye de destek vermesi gerekir.  Terörle mücadeleye destek vermiyorsa, aslında terör örgütüne dolaylı olarak destek veriyor demektir. Türkiye ve ABD, Ortadoğu’da pek çok meselede birlikte hareket etmiş iki yakın müttefiktir. Bu nedenle ABD’nin Türkiye’nin terörle mücadelesine destek sağlaması gerekir. Washington, destek verdiğini iddia etmektedir. Ancak bu destek söyleminin altı dolu mu diye incelendiğinde, söylemin altının boş olduğu görülmektedir. Örneğin hâlihazırda Türkiye’nin terörle mücadelesinde en önemli ihtiyacı silahlı insansız hava araçlarıdır. ABD, ısrarla talep edildiği halde silahlı İHA’ları Türkiye’ye tedarik etti mi? Hayır. Türkiye’nin PKK terör örgütüyle mücadelede ihtiyaç duyduğu en önemli araçlardan bir diğeri Süper Kobra helikopterleridir. ABD bu helikopterleri Türkiye’ye vermedi. Sınır ötesi harekâtlar için de Türkiye, ABD konusunda benzer bir hayal kırıklığı içindedir. Türk ordusu, Kandil’e ve Irak’ın kuzeyinde Türkiye’ye yakın örgüt kamplarına nadir ve çok etkili olmayan harekâtlar icra edebilmektedir. Ancak bu harekâtların ABD tarafından sınırlandırıldığına ilişkin önemli soru işaretleri vardır.

Bu bakış açılarından bakıldığında ABD’nin müttefiki Türkiye’ye terörle mücadelede destek sağlamadığı ifade edilebilir. Terörle mücadeleye destek sağlanmaması ise dolaylı olarak terör örgütüne destek olarak nitelendirilmelidir. ABD’nin Ortadoğu’da pek çok mevzuda birlikte hareket ettiği, NATO’daki en büyük müttefiklerinden birisi olan Türkiye’ye destek vermemesinin iki muhtemel sebebi vardır. Birinci muhtemel sebep, Türkiye dış politikasında gücünü yeteri kadar kullanamamakta, PKK terör örgütüne karşı uluslararası desteği temin edememektedir. İkinci ihtimal ise bazı devletler tarafsız kalmak suretiyle PKK terör örgütüne destek vermeye çalışmaktadır. 

PKK neticede taşeron bir örgüttür. Bu taşeronun asıl görevi nedir; Türkiye’nin hızlı bir şekilde gelişerek bölgede cazibe merkezi haline gelmesini engellemek ve Türkiye’yi yıpratmak. Dolayısıyla ihtiyaç olduğunda destek sağlanıyor ve terör örgütü Türkiye’ye zarar veriyor. İhtiyaç azaldığında belli tedbirlerle destekler azaltılıyor. Terör örgütüne desteğin süreklilik arz etmesi PKK’nın taşeron hizmeti sağlamasına bağlıdır. Bu nedenle bu ülkeler kendi politikalarına hizmet ettikleri müddetçe PKK terör örgütüne destek sağlamaktadır. Türkiye, sağlanan dış destekle daha faal hala gelen terör örgütüne karşı kısmen güvenliği sağlıyor ancak yıpranmış oluyor. Sonrasında ise destek azaltılabiliyor.   


2. Türkiye’nin Yeni Terörle Mücadele Stratejisi

PKK terör örgütünün eylemlerini artırmasının ikinci ana sebebi Türkiye’nin son zamanlarda terör örgütüne karşı yapmış olduğu kararlı ve azimli mücadeledir. PKK terör örgütüyle mücadelede bir ara müzakerelerle çözüm arayışlarında bulunuldu. PKK terör örgütü bu zamanı kendi lehine kullandı ve KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) adlı çatı yapılanmasını tesis etti. Örgüt, KCK yapılanması vasıtasıyla silahlı kuvvet kabiliyetini kırsaldan şehirlere taşımaya çabaladı. Mahalle mahalle, köy köy, ilçe ilçe teşkilatlandı. Geniş şehir yapılanmaları oluşturarak şehirlerin yakınlarında oluşturduğu kamplarda istediği şekilde hareket etmeyen Kürt vatandaşları sözde yargılamaya ve cezalandırmaya başladı. Birçok insanı infaz etti.

BİLGESAM gibi kuruluşlar KCK'nın ne demek olduğunu, bu yapının ne kadar problem doğuracağını belirten yayınlar yaptı.(1) Hükümet yeni bir terörle mücadele stratejisi uygulamaya başladı. Etkin KCK operasyonları şehirlerdeki PKK terör örgütü yapılanmasını felç etti. Kırsalda Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma ve Polis etkili operasyonlar yapmaya başladı. Terör örgütü kırsalda da her geçen gün güç kaybetti. Örgütün Güneydoğu’daki kış hazırlıkları akamete uğratıldı, yapılanmaları tahrip edildi. Bu süreçte demokratikleşme, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik açılımlarla PKK terör örgütüne verilen halk desteği de azalmaya başlamıştı. Birçok sivil toplum kuruluşu, şiddet ve silahla bir yere varılamayacağını dile getirmeye başladı. 

Terör örgütü Kürt vatandaşlar arasında PKK’ya yönelik eleştirel fikirlere müsaade etmeme anlayışını sürdürdü. Baydemir'in ve Zana'nın açıklamaları susturuldu. Aygün kaçırıldı. Dolayısıyla her geçen gün güç kaybeden PKK terör örgütü ben varım demeliydi. Terör eylemlerini ve şiddetini artırarak hem taşeron hizmeti verdiği ülkelere, hem de örgüt mensuplarına mesaj vermeliydi. Halkın üzerindeki baskıyı artırarak varlığını şiddet ve kanla hatırlatmaya kalkıştı. Türkiye’nin her yerinde bütün gücünü harekete geçirerek, bütün eylem türlerini gerçekleştirerek, korku ve şiddet ortamıyla yılgınlık ve yorgunluk oluşturarak ne olursa olsun bu iş çözülsün algısını oluşturmaya çalıştı. 


3. PKK Terör Örgütünün Yürüttüğü Strateji

Terör eylemlerindeki artışa yol açan diğer sebep PKK terör örgütünün stratejisidir. PKK terör örgütünün bütün terör örgütleri gibi üç safhalı bir stratejisi vardır. İlk safha, örgüt olarak tanınma, şiddet ve kanlı eylemler yaparak ismini duyurma, toplumda belirli bir baskı oluşturma, korku ve şiddet ortamı hazırlama aşamasıdır. İkinci safha, bu baskı ve şiddet ortamıyla toplumu yönlendirme etkisi meydana getirme ve devlet güçlerine karşı denge sağlamanın hedeflendiği aşamadır. Üçüncü safha ise belirli bir bölgede devlet otoritesinin kitlesel halk ayaklanmasıyla ortadan kaldırılarak yerine örgütün otoritesini tesis etme dönemidir.  

PKK terör örgütü Arap Baharı ve taşeronluk göreviyle beraber ikinci safhayı tam gerçekleştiremeden, yani Türk Silahlı Kuvvetleriyle belli bir bölgede denge oluşturamadan, üçüncü safhaya geçmek istedi. Başlangıçta Türk-Kürt çatışması çıkartmaya çalıştı. Ama burada gerek Kürt vatandaşlarımız, gerekse Türk milliyetçileri gerçekten sağduyulu davrandılar ve PKK’nın bu provokasyonlarına gelmediler. İkinci uygulama şekli kitlesel halk gösterileri yapmak, bu gösteriler esnasında sivil halkı gerektiğinde kendisi öldürmek suretiyle, kitlesel halk gösterilerini kitlesel halk ayaklanmasına dönüştürmek. Örgüt, bunun da birçok denemesini yaptı fakat yine gerek Kürt vatandaşlarımız gerek güvenlik güçlerimiz bu konuda çok sağduyulu ve aklıselim davrandılar ve buna da prim vermediler. Neticede PKK terör örgütü bu girişimlerinde başarısız oldu. 

İkinci safhayı gerçekleştiremeyen ve sürekli zayiat veren PKK terör örgütü için geriye bir tek yöntem kaldı. Sınırlı da olsa belirli bir bölgede sıklet merkezi oluşturmak, bu bölgede terör eylemleriyle devlet otoritesini ortadan kaldırıp, yerine örgütün otoritesini kurmak. Müdahale eden devlet güvenlik güçleri ile sivil halkı karşı karşıya getirmek. Gerektiğinde sivil halkı katletmek ve bu eylemi güvenlik güçlerinin üzerine atmak. Türkiye’nin terörle mücadelesine verilen uluslararası desteği azaltmak ve terörle mücadelede halkın siyasi iktidara sağladığı desteği ortadan kaldırmak. Ayrıca Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasının temellerini sarsmak.  

PKK terör örgütü Arap Baharının yol açtığı siyasi ortamda üçüncü safhaya ikinci safhayı tamamlayamadan geçme girişiminde bulundu. Arap halkları özgürlük talepleri doğrultusunda belli girişimler yapıyor ve sivil halk, güvenlik güçleriyle karşı karşıya geliyordu. PKK terör örgütü de aynı stratejiyi uygulamak suretiyle Türkiye’de halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyi planladı. Terör örgütü başarılı olursa Türkiye’nin bir yıldır kararlı bir şekilde uygulamaya çalıştığı terörle mücadele stratejisine olan halk desteği azaltabilecek Türkiye’nin Suriye politikasına zarar verebilecekti. Örgüt üçüncü safhaya Şemdinli’de atlamaya çalıştı. Terör örgütü; Şemdinli kırsalında belirli bir alanda terör örgüt mensuplarını yoğunlaştırmayı, Şemdinli’ye ulaşım sağlayan yolları mayınlamayı, ilçe merkezine terör örgütü mensuplarını sızdırarak devlet kurumlarına saldırmayı ve bu kurumlara PKK bayrağı çekmeyi hedefledi. Örgüt, Şemdinli’de güvenlik güçleriyle sivil halkı karşı karşıya getirmeye çabaladı ve gerektiğinde sivil halkı katlederek suçu güvenlik güçlerinin üzerine atmayı tasarladı. Şemdinli’de örgütün nihai maksadı “kurtarılmış” bir bölge oluşturmak ve daha sonra bu bölgeyi genişletmek ve yaymaktı. 

Fakat yine tutmadı. Türkiye’deki demokratikleşme süreci ve Kürt sorunuyla ilgili sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel açılımlar aslında PKK terör örgütünün yavaş yavaş beslendiği zeminini kurutmaya başlamıştı. Dolayısıyla Türkiye demokratikleştikçe, Kürtler artık Kürt kimliklerini rahatça açıklamaya başladılar. Üniversitelerde art arda Kürtçe bölümler açıldı. Kürt dilinde rahatlıkla şarkılar söylenmeye başladı. Kürt dilinin geliştirilmesiyle ilgili birçok çalışma yapıldı. Ekonomik olarak da bölgeye büyük teşvikler sağlandı. PKK terör örgütü tam tersi bölgenin ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmesini engellemek için her şeyi yapıyordu. Bölgedeki birçok şantiyeye baskınlar yapıyor, iş makinelerini yakıyordu. Kürt vatandaşlarımız şunu demeye başladı; PKK terör örgütü artık Kürt sorununun çözülmesine bir katkı sağlamaktan ziyade tam tersine engel olmaktadır. Bu nedenle, PKK’nın bu girişimlerini güvenlik güçlerine bizzat Şemdinli’deki vatandaşlar haber verdiler. İkinci haber veren de PKK terör örgütünden kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan teröristlerdi. Dolayısıyla bölgedeki Kürt vatandaşlarımızın desteğini alamayan PKK’nın bu hareketi de başarısız oldu. 


Türkiye Nasıl Hareket Etmelidir?

Teröre karşı başarı; doğru stratejilerle, birlik ve beraberlik içinde tüm halkın sabırlı ve kararlı mücadelesiyle elde edilir. Moralin yüksek ve toplumun güçlü kalması çok önemlidir. Ayrıca terörle silahlı mücadele de başarı ile sürdürülmektedir. Şehirlerde terör örgütü büyük gayretlerine rağmen eylem üstünlüğünü kaybetmiştir. PKK terör örgütünün yüzlerce eylemi daha planlama ve hazırlık safhasında engellenmektedir. Yüzlerce örgüt mensubu yakalanmakta, yüzlerce kilogram ağırlığında patlayıcı madde ve çok sayıda silah ele geçirilmektedir. Örgütün uyuşturucu ticaretine büyük darbeler vurulmaktadır. Yurt dışında ve içinde örgütün parasal kaynaklarına yönelik operasyonlar yapılmaktadır. Kırsalda TSK ve Polis ilk defa bu kadar koordineli operasyonlar yapmaktadır. Bu operasyonlarda da çok sayıda terörist etkisiz durma getirilmektedir. Terörle mücadelede terör örgütünün yüzlerce başarısız girişiminin yanında birkaç sonuç aldığı eylem karşısında yılgınlığa düşülmemelidir. Dik duruş sürdürülmeli, sabırlı ve kararlı bir şekilde mücadele devam ettirilmelidir.  

Türkiye’nin PKK terör örgütüyle mücadelesi, BİLGESAM’ın yayımladığı Terörle Mücadele Stratejisi’nde tespit edilen dört boyut (2) çerçevesinde sürdürülmeli; demokratikleşme, sosyoekonomik ve sosyokültürel projeler, silahlı mücadele ve örgütün uluslararası desteğinin kesilmesine yönelik atılan adımlar devam ettirilmelidir. Demokratikleşme, sosyoekonomik ve sosyokültürel tedbirlerin halk üzerindeki olumlu etkileri her geçen gün daha fazla görülmektedir. Bu tedbirler kararlılıkla sürdürülmelidir. Nitekim bu tedbirler örgütün istismar ettiği hassasiyetleri ortadan kaldırmakta, böylece PKK terör örgütünün halk desteği her geçen gün daha da azalmaktadır. Diğer taraftan terör örgütü silahlı varlığını koruduğu sürece silahlı mücadeleye devam edilmelidir. Güvenlik tedbirlerinde sağlanan başarıların, PKK terör örgütünün zorbalıkla sağlamaya çalıştığı halk desteğini azaltacağı ve örgütü silahlı mücadeleden vazgeçireceği unutulmamalıdır.

Bölgedeki gelişmeler dikkate alındığında terörle mücadeleye uluslararası desteğin artırılması önem arz etmektedir. Bu destek siyasi olduğu kadar istihbarat, lojistik ve operasyonel desteği de kapsamalıdır. En önemli savunma prensiplerinden birisi olan ilerden/derinlikte savunma prensibinin etkin olarak uygulanması için PKK terör örgütü ile mücadele Kandil’de başlamalı, Türkiye sınırlarına yakın kuzey Iraktaki kamplarda yoğunlaşmalı ve yurt içinde devam etmelidir. Aksi takdirde kırsalda etkin sonuç alınması zorlaşır.

 

 



Dipnotlar:


(1) Atilla Sandıklı, KCK Terör Örgütünün Yapısı ve Faaliyetleri, 15 Aralık 2010,http://www.bilgesam.net/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=992:kck-teroer-oerguetuenuen-yaps-ve-faaliyetleri&catid=122:analizler-guvenlik&Itemid=147 

(2) Atilla Sandıklı, Terörle Mücadele Stratejisi,(İstanbul: BİLGESAM Yayınları, 2011)

http://www.bilgesam.net/tr/images/stories/kitaplar/terorlemucadelestratejisi.pdf

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top