Bosna-Hersek/Sırbistan Krizi: Kapsamlı Yaklaşım Modeli

Nil Ünal
13 Aralık 2011
A- A A+

Soğuk Savaş sonrası değişen güvenlik algılamaları, bölgesel krizlerin uluslararası güvenliğe yönelik bir tehdit olarak kabul edilmesini beraberinde getirmiştir. Küreselleşmenin de etkisi ile bölgesel krizler, doğrudan veya dolaylı olarak diğer ülkeleri de etkilemekte ve bir güvenlik sorunu oluşturmaktadır.

 

Ülkelerin çökmesi ve bağımsız milletlerin oluşması, iç savaşlar, devlet yapısının sarsılması gibi olaylar devlet dışı aktörlere ve bu durumu suiistimal etmek isteyen silahlanmış gruplara fırsat verip, terörizmi, sistematik katliamları, yozlaşmayı, insan ve uyuşturucu trafiğini cesaretlendirmektedir. Birbirleriyle iç içe geçip karmaşık tehditler bütününe yol açacak bu tarz krizleri çözümlemede sadece askeri gücün yeterli olmadığı daha kapsamlı bir yaklaşıma gereksinim duyulduğu uluslararası toplum tarafından kabul edilmektedir. Bu kapsamlı yaklaşım ise askeri operasyonların yanı sıra politik ve kültürel unsurların da etkin şekilde kullanıldığı bir süreç gerektirmektedir.


Bu çalışmada öncelikle teorik açıklamalara yer verilip kriz çözümleme ve kapsamlı yaklaşım modelinden bahsedilecektir. Yaşanan krizlerde üçüncü taraflar olarak uluslararası topluma, uluslararası kuruluşlara ve ulus devletlere düşen sorumluluklara yer verilecektir. Aynı zamanda örnek olay olarak seçilen Bosna-Hersek/Srebrenitsa krizi çerçevesinde Türkiye’nin bu dönemde dış politikasının ne yönde geliştiği ve bir üçüncü taraf olarak krize yaklaşımı ele alınacaktır.


Kriz çözümleme ve kapsamlı yaklaşım modeli

Küreselleşmenin etkisini artırdığı günümüzde bölgesel olarak adlandırılan sorunlar uluslararası alanda etkilerini göstermektedir. Özellikle etnik ya da “uzatmalı etnik ve ulusal krizlerin”,(1) dünyanın farklı yerlerini de tehdit ettiği görülmektedir. Bu sistem içerisinde öğeler arası çatışma ve anlaşmazlık, adına kriz dediğimiz olağanüstü ortamları yaratmaktadır. Bu tarz kaos ve kriz ortamları da acil müdahale gerektirmektedir, ancak yapılacak olan müdahalenin yönetimi de önemli bir unsurdur. Kriz yönetiminin tanımlama, sınıflandırma, planlama ve hazırlama, harekete geçme ve yanıtlama gibi farklı safhaları; kriz yatıştırma, kriz çözümleme ve kriz dönüştürme gibi farklı yaklaşımları bulunmaktadır.(2) Kriz çözümleme yaklaşımı, dolaysız, kültürel ve yapısal şiddete sebep olan nedenleri hedef alıp, bütün sürece yönelik etkinlikleri inceleyip, karşılanmayan insani gereksinimler ile işe başlamaktadır. Kriz yatıştırma ise sürdürülebilir ortak kazanç (win-win) çözümleri ve şiddet olaylarına son vermek gibi sonuca yönelik stratejileri içermektedir.(3)


Kriz çözümlemede sadece askeri yollara başvurmak an itibari ile başarı gösterse dahi ilerleyen zamanlarda, krizin tekrarlanmaması veya yeni biçimlerde ortaya çıkmaması için etkili bir çözüm yolu teşkil etmemektedir. Uluslararası toplum bu yüzden kriz çözümlemede daha kapsamlı yaklaşımlara (comprehensive approach) gerek duymaktadır. Kapsamlı yaklaşımın kavram olarak kabul edilen bir tanımı olmasa da genel olarak diplomasi, güvenlik, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kültür ve ekonomi gibi unsurların birleştiği bir kriz çözümleme yaklaşımı olarak görülmektedir.(4) Kısacası var olan bir krizi askeri baskı ile yatıştırmak yerine daha geniş kapsamlı unsurlar göz önünde bulundurularak daha kalıcı çözüm ve barışçıl yollar hedeflenmektedir.


Kriz çözümleme dinamik bir olgudur ve birbirini tamamlayan dinamik süreçler şeklinde değerlendirilmelidir. Bu dinamik süreçlerde bir yandan krizin çözümü için ortam sağlanırken diğer yandan da krizlere müdahale biçimleri ele alınmaktadır.(5) Kriz çözümlemede farklı strateji türleri bulunmaktadır: çatışmaların önlenmesi (conflict prevention), çatışma yönetemi (conflict management), çatışmanın dönüştürülmesi (conflict transformation), barış yapma (peacemaking), barışı koruma (peacekeeping), barış tesis etme gibi (peacebuilding)…vs. Bu tarz kriz çözümleme stratejilerinin katılımcıları ise arabulucular, müzakereciler, diplomatlar, yardım amaçlı çalışanlar, çatışan taraflar, diğer devletler ve uluslararası örgütler gibi farklı aktörlerdir.(6)


Düzensiz tehditlerle mücadele bütünsel bir yaklaşım gerektirmektedir, yani tehditlere karşı uygulanacak olan yöntemlerde bölge halkının istekleri ve kültürü de göz önünde bulundurulmalıdır. Zira bölge halkının güvenini ve desteğini kazanmak krizin çözümünde önemli bir unsurdur. Öte yandan krizin yaşandığı bölgeye gönderilecek olan birliklerin ne zaman silahlarla karşılık vermeleri gerektiğini, bilgiyi nasıl kullanacaklarını, insani yardımın nasıl yapılması gerektiğini ve iyi yönetişimi sağlayacak bir hükümetin oluşturulması için ne şekilde yardımcı olunabileceğini bilmeleri gerekmektedir. Kısaca, gönderilen birliklerin sadece askeri nitelikleri değil bölge halkına da hitap edecek şekilde profesyonelleşmiş olmaları da önemli bir unsurdur.(7) Bu konuda, ABD Deniz Birlikleri Komutanı Korgeneral Mattis, 2006 yılında yayınlamış olduğu “Operasyonun Altı Unsuru” (Six Lines of Operation) başlıklı makalede etkin bir kriz yönetimi için önerilerde bulunmaktadır.


Korgeneral Mattis öncelikle “yönetim/denetim” (governance) unsurundan, yani yerel halkın şikâyetlerini belirlemek ve sorunun kökenini bulmak gerektiğinden bahsetmektedir; İkinci olarak krizi destekleyenleri tecrit etmek ve hükümete güveni tekrardan kurmak amacıyla “bilgi yönetim” (information operations) unsurundan bahsetmektedir. Bu durumda en önemli öğe bilgiyi doğru bir şekilde kullanmak ve aktarmaktır. Üçüncü unsur yerel halkı korumak adına yapılacak “muharebe harekâtı”dır (combat operations). Muharebe Harekâtı, güçlü, kapsamlı bir anlayış ve bilginin hızlı bir şekilde dağılımı üzerine kurulmuş merkeziyetçi harekâtlardır. Dördüncü unsur güvenlik güçleri eğitmek ve özel güvenlik programları ayarlamak anlamına gelen “birlikleri eğitme ve görevlendirme”dir (train and employ forces). Bu unsuru uygulamak için öncelikle yerel halkın kültürüne ve politik yapısına uygun modeller veya programlar düşünülmelidir. Beşinci unsur, sivil kurumlar bölgeye gelene kadar gıda, su ve tıbbi bakım malzemelerini sağlamak amacıyla temel ihtiyaçların tedarikidir. Son unsur sürdürülebilir bir ekonomi yaratmak yani ekonomik kalkınmadır. Mattis yerel ekonomiyi; işsizliği giderici, çatışmayı durdurucu ve istikrar sağlayıcı bir unsur haline getirmekten bahsetmektedir.(8)


Kriz çözümlemede bir başka tartışma konusu ise üçüncü tarafın tarafsızlığı ve çekimserliğidir. Geçmişte de görüldüğü üzere küresel bir risk oluşturabilecek krizlerde üçüncü tarafın, çekimser ya da tarafsız kalması yaşanan kriz sürecinde anahtar rol oynayabilmektedir. Örneğin, 1992-95 senelerinde Bosna-Hersek’te yaşanan Müslüman Boşnakların katliamı sırasında Birleşmiş Milletler (BM) aracılığı ile bölgeye giden Hollanda taburunun tarafsız kalması katliamın yaşanmasına yeşil ışık yakmıştır.


Üçüncü tarafların çatışma öncesi (önlemek için sorumluluk), çatışma sırasında (tepki verme sorumluluğu) ve çatışma sonrasında (yeniden inşa etme sorumluluğu) olmak üzere farklı rolleri vardır. Bu rolleri arabuluculuk (mediation) ya da müzakere (negotiation) yöntemleri ile oynamak mümkündür. Arabuluculuktaki önemli unsur çatışmaya dahil olan tarafların ortak sorun ve şikayetlerini ortak çıkarlar temelinde barışçıl bir ortam yaratarak çözmektir. Kısacası taraflarla iyi ilişkiler kurabilmek, taraflar arası iletişimi kolaylaştırmak ve yanlış anlamalar ile zamanında mücadele etmek üçüncü taraflar için önemli olgulardır. Anlaşmaya varma yönteminde ise önemli olan unsur ortak sorunu taraflar karşılıklı anlaşmak için buluşmadan önce tespit edip, görüşmede konuşulacak mevzuları belirtmektir. Mühim olan, görüşmeler öncesinde tarafların müzakereler sonunda varılabilecekleri anlaşma için en iyi seçenekleri belirleyip, ortak kazançlar hedef alan bütünleyici bir çözüm bulmaktır. Özetle, krizlerin çözümünde üçüncü tarafların etkinliği büyük önem taşımakta olup bu sorumluluk politik seferberlik gerektirmektedir.(9) Üçüncü tarafların sorumluluğu hususunda Türkiye’nin Bosna krizi sürecindeki tutumu iyi bir örnek teşkil etmektedir.


Bosna-Hersek Krizi ve üçüncü taraf olarak Türkiye

II. Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi soykırımından sonra kabul edilen en büyük insanlık dramı, Temmuz 1995’te Srebrenitsa’daki Müslüman Boşnakların, Bosnalı Sırplar tarafından öldürülmesi olarak kabul edilmektedir.(10) Srebrenitsa’da yaşanan katliamda, göz yumma ve erken sinyalleri önemsememe gibi unsurlar ön plana çıkmıştır.


Eski Yugoslavya’dan ayrılan Bosna-Hersek 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Ancak en başından beri Bosna-Hersek’te bulunan üç büyük etnik grup olan Boşnaklar, Bosnalı Sırplar ve Bosnalı Hırvatlar arasında çatışmalar söz konusu olmuştur. Özellikle, Müslüman Boşnaklar ve Bosnalı Sırplar arasındaki çatışma ciddi boyutlara ulaşmıştır. Srebrenitsa civarında bulunan ve kendileri için büyük önem taşıyan Podrinje bölgesini topraklarına katmak isteyen Bosnalı Sırplar, Doğu Bosna ve Podrinje’de etnik temizliğe başlamıştır. Nisan 1992-Mart 1993 arasında, Srebrenitsa şehri ve Boşnak köyleri, Bosnalı Sırp birlikleri tarafından sürekli olarak saldırıya maruz kalmıştır. Bunun üzerine Nisan 1993’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Srebrenitsa’yı güvenli-alan (safe-area) olarak ilan etmiş ve 18 Nisan 1993’de ilk BM koruma güçleri (UNPROFOR) bölgeye gelmiştir.(11)


Bununla birlikte, BM tarafından gönderilen Hollanda taburunun başında bulunan Albay Karremans, Yugoslavya iç savaşındaki savaş suçlularını yargılayan Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY)’nde, BM ekipman ve mühimmatlarının güvenli alana girmesinin Bosnalı Sırp güçleri tarafından engellendiğini itiraf etmiştir. Bosna-Hersek’te yaşanan gerginlik süresince Boşnaklar, Sırp askerlerinin saldırılarından şikayetçi olmuş ve Sırplar ise Bosna hükümetinin Srebrenitsa’daki güvenli-alanı, Sırp Cumhuriyeti Ordusu’na (VRS) karşılık vermek için bir üs olarak kullandıklarını ve UNPROFOR’un buna engel olamadığını savunmuşlardır.(12)


1995 ortalarında, bölgeye gelen koruma güçlerinin ekipmanlarının ve asker sayılarının da azalması ile birlikte artan tehlikenin farkına varan Albay Karremans, acil NATO hava desteği için başvurularda bulunmuş olsa da ancak 11 Temmuz’da yanıt alabilmiştir. Ancak NATO’nun yolladığı hava desteği Sırp ordusunun, Hollanda taburundaki askerleri öldürme tehdidi üzerine engellenmiştir. Böylece 11 Temmuz 1995’de Srebrenitsa tamamen Sırplar tarafından işgal edilmiş ve 8.000’den fazla yetişkin ve çocuk, Hollanda taburunun da engel olmaması/olamaması sonucu öldürülmüştür.


Uluslararası toplumun önlem almakta ve reaksiyon göstermekte geç kalması sonucu yaşanan bu katliam ve kaos ortamı, krizlerin önlenmesinde üçüncü taraflara düşen sorumluluğu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu ortamda aktif dış politikası ile öne çıkan ülke Türkiye olmuştur.


Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası konjonktür, Türkiye’ye bölgesinde güvenlik, istikrar ve bölgede barışı sağlamak için ne kadar önemli bir ülke olduğunu göstermesi için olanak tanımıştır.(13) Bu durum Türkiye’nin Balkanlara yönelik politikalarında kendini göstermiş ve özellikle krizle birlikte Türkiye Balkanlar’da daha aktif bir siyaset izlemeye başlamıştır. Öncelikle ifade edilmesi gereken Bosna-Hersek’teki olaylar yaşanmadan önce Türk kamuoyunun bölgeye bakışının farklılık gösterdiğidir. Bir dönem Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü topraklar olması sebebiyle Balkanlarla ortak bir geçmişe sahip olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti, 1990’lardan önce Balkanları yeterince iyi tanımamakta ve bugünkü kadar aktif bir politika izlememektedir. Ancak 1992 sonrası Bosna-Hersek’te yaşanan olaylar, Müslüman-Hristiyan çatışması olarak kamuoyuna yansıtılmış ve Türk müdahalesinin gerektiği yönünde bir algı oluşmaya başlamıştır.


Bulgar asıllı tarih uzmanı ve filozof Maria Todorova, o dönem Türkiye’de üç ayrı yaklaşımın/görüşün hâkim olduğunu belirtmektedir. Bunlardan biri, Türkiye’nin aktif müdahaleden kaçınması ve daha bağımsız hareket etmesi gerektiğini savunan “Ulus Devletçi Anlayış”tır. Bu anlayışı savunanlar, Balkanlar’ın Osmanlı ile birlikte Türkiye’nin gündeminden çıktığını ve Türkiye’nin amaçlarına uymayacak müdahalelerin gerekli olmadığına dikkat çekmiştir. İkinci görüş, daha muhafazakâr  ve Müslümanlık hassasiyetleri daha kuvvetli bir grup olan “Din Temelli Anlayış”tır. Refah Partisi’nin de içinde bulunduğu bu grup, Türkiye’nin tek taraflı aktif bir politika izlemesi ve gerekli görülürse Sırp tarafına hava saldırısında bulunması gerektiğini savunmuştur. Bir diğer mevcut yaklaşım ise “Liberal Demokrat” görüştür. Turgut Özal’ın ve koalisyon hükümetinin de dâhil olduğu bu grup, Türkiye’nin yeniden bölgede etkin bir oyuncu olmak için aktif diplomasi ve politika izlemesi gerektiğini savunmuştur. Gerekli müdahalenin diplomatik yöntemle uluslararası örgütlerle koordinasyonlu şekilde ve kamuoyu ile ters düşmeden yapılmasının uygun olacağını vurgulamışlardır.


Sonuç olarak üçüncü görüş ağır basmış, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Erdal İnönü-Süleyman Demirel koalisyonu Balkanlar’da daha aktif bir dış politika izlemeyi hedeflemiştir. Ancak bu aktif politikanın tek başına ve tek yanlı olmaması gerektiğinin bilincinde olan Türkiye, uluslararası toplumu bu yönde örgütlemeye çalışmıştır. Örneğin, yasal yollara başvurarak BM ve NATO aracılığı ile müdahale etmeye, Eski Yugoslavya aleyhine karar geçmesini sağlamaya, Boşnak göçmenlere yardımcı olacak dernekler kurmaya çalışmıştır.


Türkiye’nin Balkanlar’a olan ilgisi farklı açılardan yorumlanabilmektedir. Bunların başında komşuluk sebebi ile güvenlik unsuru gelmektedir. Balkanlar aynı zamanda Türkiye ve Avrupa arasında bir köprüdür ve Türkiye’nin ekonomi, ulaşım, turizm gibi sektörlerini etkilemektedir. Ayrıca Türkiye, Balkanlar ile Osmanlı’dan gelen ortak bir tarihe sahiptir ve bu özelliğini nüfuz alanında mümkün olduğunca ilerletme arzusundadır. Bunun dışında Balkanlar’da yaşanan gerilimlerden dolayı yaşanabilecek kitlesel bir göç durumunda Türkiye ilk sıradaki rotayı teşkil etmektedir ki bu tarz göç durumları da ekonomik ve sosyal unsurlardan ötürü Türkiye’yi olumsuz etkilemektedir. Bu sebeple gerek bölge güvenliği ve refahını sağlamak, gerek yasadışı göç girişimlerini engellemek, gerekse de Balkanlar’daki Türk azınlıklarını korumak amacıyla Türkiye, bölgede insan haklarının korunmasını ve özgürlüğü teşvik eden bir politika izlemiştir ve halen izlemektedir.(14)


Özetle Türkiye, Bosna-Hersek’te yaşanan kriz sırasında, bölgeye yönelik aktif bir dış politika izlemiş ve aynı zamanda uluslararası toplumun da bu konuda daha aktif olmasını teşvik eden çalışmalarda bulunmuştur. Aralık 1995’de Dayton Anlaşmasının imzalanması ile birlikte Avrupa Birliği de Balkanlar’da aktif bir rol üstlenmişlerdir. Türkiye de gerek Bosna Savaşı sırasında izlediği dış politikanın halen geçerli olan gerekçeleri gerekse de Avrupa Birliği ile olan müzakere süreci açısından, Balkanlar’daki aktif politikasını devam ettirmiş ve geliştirmiştir. Son olarak 24 Nisan 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Üçlü Balkan Zirvesi, Türkiye, Sırbistan ve Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlarını bir araya getirmiştir.


Sonuç

Bugün Bosna’da hala Türk askeri bulunduran Türkiye bölgede barışı ve istikrarı hem uluslararası toplum açısından hem de kendi güvenliği açısından korumayı hedeflemektedir. Aynı zamanda bölge ülkelerinin NATO ve Avrupa Birliği üyeliklerini de desteklemekte olan Türkiye, bölgede istikrarı, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü teşvik edici bir dış politika izlemektedir. Bosna-Hersek Savaşı sırasında uluslararası toplumun ve arabulucuların çekimserliği ve önlem almakta geç kalması büyük acılara yol açmıştır.

 

 

 

Sonnotlar:

(1) Cordula Reimann, ‘Üçüncü Taraf Müdahale Yöntemleri,’ Berghof Handbook for Conflict Transformation, (2002), sf.2
(2) Metin Kazancı, Kamuda ve Özel Kesimde Halkla İlişkiler, Turhan Kitabevi, (2002), Ankara.
(3) Cordula Reimann, ‘Üçüncü Taraf Müdahale Yöntemleri,’ Berghof Handbook for Conflict Transformation, (2002), sf.2.
(4) Friss A. Petersen & Hans Binnendijk, ‘The Comprehensive Approach Initiative: Future Options for NATO,’ Defens Horizons, Center for Technical & National Security Policy, (September, 2007).
(5) Cordula Reimann, ‘Üçüncü Taraf Müdahale Yöntemleri,’ Berghof Handbook for Conflict Transformation, (2002), sf.2.
(6) Fred Grünfeld, Eliza Malathouni, Mark Seitter, ‘Atrocity Triangle: Perpetrators, Victims & Bystanders,’ Universiteit Maastricht: Law Faculty, (April, 2010).
(7) J.N. Mattis, ‘Countering irregular Threats: A Comprehensive Approach,’ Quadrennial Defens Review, (February, 2006), sf.8-12.
(8) Ibid.
(9) Fred Grünfeld, Eliza Malathouni, Mark Seitter, ‘Atrocity Triangle: Perpetrators, Victims & Bystanders,’ Universiteit Maastricht: Law Faculty, (April, 2010).
(10) Zehra Eroğlu, ‘Turkish Foreign Policy Towards the Balkans in the Post-Cold War Era,’ The Graduate School of Social Sciences of Middle Eastern Technical University, (April, 2005).
(11) Fratzen Henning, ‘NATO & Peace Support Operations 1991-1999’, London Cass, (2005).
(12) UN International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia.
(13) Zehra Eroğlu, ‘Turkish Foreign Policy Towards the Balkans in the Post-Cold War Era,’ The Graduate School of Social Sciences of Middle Eastern Technical University, (April, 2005), sf. 19.
(14) Ibid. sf.7-19

Back to Top