NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti ve Türkiye

A- A A+

ATO, 40 yılı aşkın bir süre devam eden Soğuk Savaş döneminde ittifak üyelerinin hürriyet ve bağımsızlıklarını korumayı ve Avrupa’da yeni bir dünya savaşını önlemeyi başarmıştır.  Soğuk Savaş döneminin ardından yaşanan belirsizlikler yeni bir küresel güvenlik ortamının oluşmasına yol açmış, NATO ise bu yeni ortamın risk ve tehditlerine karşı yaklaşık her on yılda bir dönüşüme tabi tutularak yeni dönemin güvenlik ihtiyaçlarına uygun duruma getirilmiştir.

 

Bu gelişmeler sırasında meydana gelen en önemli değişim; üye ülkelerin ittifakın varlığını sürdürmesine olan ihtiyaç ve güveninin kanıtlanarak, örgütün bir savunma ittifakından güvenlik ittifakına dönüştürülmesi olmuştur. Kuşkusuz, güvenlik ortamında yeni gelişmeler oldukça NATO’daki değişim süreci de devam edecektir.

 

Yeni stratejik konseptte vurgulandığı üzere; Dünya değişse de ittifak, temel misyon olarak tanımlanan ve benzeri bulunmayan bir özgürlük, barış, güvenlik ve ortak değerlerin paylaşıldığı topluluk olma niteliğini koruyacaktır.  Bu nitelik, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da bireysel özgürlükler, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerine bağlı kalınarak sürdürülecektir.

 

Atlantik Okyanusu’nun iki yakasında bulunan NATO üyelerinin güvenliği bölünmez bir bütün olup transatlantik bağ, Avrupa-Atlantik bölgesinin barış ve güvenliğinin korunmasında her zaman sahip bulunduğu önem ve önceliğini korumaya devam etmektedir.(Fransa bu bağın geçmişteki konsept yazılımlarında daha zayıf biçimde yer almasına gayret etmişse de başarı sağlayamamıştı; bu defa da isteğini kabul ettirememiş olduğu anlaşılıyor.)

 

İttifak üyelerinin bireysel veya NATO’nun tümünün güvenliğinin sağlanmasında etkin olarak icrası gerekli üç asli görev olan kolektif savunma, kriz yönetimi ve işbirliği içinde güvenlik kapsamında, kolektif savunmadan söz edilirken; “Tecavüz tehdidi nereden gelirse gelsin caydırılacak ve savunulacaktır” ifadesi kullanılmış olup Washington Antlaşması’nın 5. maddesine gönderme yapılmaktadır. Bu ifade, Afganistan benzeri durumların bundan böyle 5. madde kapsamında yorumlanabileceğine işaret etmektedir.

 

Günümüzün güvenlik ortamından söz ederken, Avrupa- Atlantik bölgesinin barış içinde olduğu vurgulanmakla birlikte, konvansiyonel tehdidin bütünü ile göz ardı edilemeyeceği ifade edilmektedir. Bunun nedeni; NATO sorumluluk sahasını etkileyebilecek birçok ülke tarafından ittifak bölgesine karşı gerçek ve büyüyen bir tehdit oluşturan balistik füze edinme çabaları da dâhil olmak üzere önemli modern askeri yeteneklere sahip olunmasıdır. Konvansiyonel tehdit ve buna karşı kolektif savunma özellikle düne kadar Sovyetler Birliği boyunduruğu altındaki Baltık ülkeleri ve Polonya gibi eski Doğu Bloğu ülkeleri için hala kolaylıkla unutulamayacak önem ve öncelik ifade etmektedir.

 

Terörizmin NATO üyesi ülke vatandaşlarına doğrudan, uluslararası istikrar ve refaha karşı ise daha geniş anlamda tehdit oluşturduğu, modern teknolojik olanakların ve özellikle teröristlerin nükleer, kimyasal, biyolojik ve radyolojik yetenek elde etmeleri halinde tehdidin ve potansiyel etkisinin artacağı endişesi dile getirilmektedir. 1999 Stratejik Konsepti’nin yazımı sırasında, Türkiye’nin ısrarına rağmen bu tehdide kuvvetli ifadelerle değinmekten kaçınan NATO’nun 11 Eylül sonrası alınan dersler sonucunda göstermiş olduğu tutum dikkat çekicidir.



Savunma ve güvenlik konusunda ittifak hiçbir ülkeyi kendisine hasım olarak görmemekle beraber, üyelerinden herhangi birinin güvenliğinin tehdit edilmesi durumunda NATO’nun kararlılığından hiç kimsenin şüphe duymaması gerektiği belirtilmiştir.

 

Nükleer ve konvansiyonel kuvvetlerin uygun karmasına dayalı olan caydırıcılık, genel stratejinin temel öğelerinden biri olarak kalmaya devam etmektedir. Halen, nükleer silahların kullanımını düşündürmeyi gerektirebilecek şartlar son derecede uzaktır. Yine de müttefiklerin güvenliği için en büyük garanti ittifakın stratejik nükleer kuvvetleri tarafından sağlanmaktadır. ABD Başkanı Obama, Nisan 2009’da Prag’da halka hitaben yaptığı konuşmada; nükleer tehlikeleri azaltmayı ve nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya hedeflediklerini ancak bunun kolay olmayacağını, nükleer silahlar dünyada var olduğu müddetçe ABD’nin kendisi ve müttefikleri için emniyetli, güvenli ve etkili bir nükleer caydırıcılığa sahip olmayı sürdüreceğini açıklamıştı. ABD’nin bu konudaki görüşü Lizbon Zirve Bildirisi’ne ve yeni NATO Stratejik Konsept’ine yansıtılmış bulunuyor.(Diğer taraftan ABD ve Rusya arasında geçen yıl 8 Nisan’da imzalanan Yeni START Antlaşması 21 Aralık 2010’da Senato’da onaylanarak yürürlüğe girdi. Tarafları memnun eden bu gelişme gelecekte yapılacak nükleer silah azaltma gayretleri için uygun bir ortam hazırlaması bakımından umut verici bir başarı olarak değerlendirilmektedir.) (1)

 

NATO ülkelerinin maruz kalabileceği her türlü tehdidi caydırmak ve gerektiğinde savunabilmek maksadıyla; gerekli tüm yeteneklere sahip olunacaktır. Bu kapsamda olmak üzere;  stratejik uzaklıktaki bölgelerde olabilecekler de dâhil, aynı anda ve büyük çaplı birden fazla kolektif savunma harekâtı ile krizlere müdahale amaçlı daha küçük çaplı birkaç operasyon icra edebilme yeteneği elde bulundurulacaktır. Keza hem 5. madde sorumluluklarını yerine getirebilmek, hem de alan dışı seferi harekât yapabilecek şekilde güçlü, çevik ve uzak bölgelere taşınabilir kuvvet yapısı geliştirilerek korunacaktır.

 

Varlığı artık kabul edilen uluslararası terörizm tehdidinin irdelenmesi ve buna karşı savunabilmek amacı ile gereken askeri yetenekler oluşturulacak, ortaklarla daha fazla danışma
İçinde olunacak, yerel kuvvetlerin eğitimine katkıda bulunmak suretiyle terörizm ile kendilerinin savaşabilmelerine yardım edilecektir.

 

Uluslararası güvenliğin işbirliği yoluyla arttırılması amacı ile NATO kuvvetlerinin mümkün olan en asgari düzeyde bulundurulduğundan bahisle;  silahsızlanma anlaşmaları kapsamında Avrupa’da bulundurulan nükleer silahların çok büyük ölçüde azaltıldığı, gelecekte bu silahların daha da azaltılmasını sağlayacak ortamın yaratılmasına gayret gösterileceği ifade edilmektedir. Bundan sonra yapılacak indirimlerde NATO hedefinin; Rusya’nın Avrupa’da bulundurduğu nükleer silahlar konusunda daha şeffaf olmasını, bu silahların NATO bölgesinden uzaklara kaydırılmasını sağlamak olacağı belirtilmiştir.

 

NATO’nun genişlemesi müttefiklerin güvenliğine önemli katkı sağlamıştır. Genişlemenin devam ettirilebilme olasılığı ve işbirliği içinde güvenlik ruhu Avrupa’da istikrarın artmasını sağlamış bulunmaktadır. Ortak değerlere sahip, hür ve bütünleşmiş bir Avrupa hedefini sağlayabilmenin en iyi yolunun, arzu eden bütün Avrupa ülkelerinin er geç Avrupa-Atlantik yapılarına entegre edilmeleri olduğu açıkça ifade edilmekte, NATO üyelik kapısının ittifakın değerlerini paylaşan bütün Avrupa demokrasilerine açık tutulduğu ortaya konulmaktadır.

 

NATO tarihte benzeri olmayan bir güvenlik ittifakıdır. İttifakın sahip bulunduğu askeri kuvvetler, entegre askeri komuta yapısı sayesinde her türlü ortamda, her yerde harekat yapabilme yeteneğinde olup, çok az sayıdaki müttefik ülkenin tek başına maliyetini karşılayabileceği ana imkan ve kabiliyetleri el altında bulundurmaktadır. Bununla beraber ittifak görevlerini yerine getirebilmek amacı ile yeterli mali, askeri ve insan kaynaklarına sahip olmak zorundadır. Ayni zamanda bu kaynaklar en uygun ve en etkin şekilde kullanılmalıdır.

 

Bu amaçları gerçekleştirebilmek maksadıyla; ittifak askeri kuvvetlerinin uzak mesafelere taşınabilme ve sahra şartlarında uzun süre harekât icra yetenekleri en üst dereceye getirilecek, modern ihtiyaçların karşılanmasına yönelik yetenek geliştirilmesine odaklanmak suretiyle savunma planlamalarında uyum sağlanarak duplikasyonlar önlenecektir. Ayrıca, maliyet ve etkinlik, dayanışma sergilemek açısından; yetenek geliştirme ve kullanılmasında ortak hareket edilmesi, müttefikleri birbirlerine bağlayan ortak yetenekleri, standartları, yapılanmaları ve ortak fonları koruma ve güçlendirme kararı alınmıştır. Bunlara ilaveten ittifak yapısının daha elverişli duruma getirilmesi, çalışma metotlarının geliştirilmesi ve etkinliğin en üst düzeye çıkarılabilmesi için sürekli reform süreci içinde olunacaktır.

 

İttifakın siyasi liderleri, 21. yüzyılın güvenlik sorunlarının üstesinden gelebilmek için ittifak yapısının yenilenmesinde, Dünya’nın en başarılı siyasi-askeri ittifakı olarak etkinliğinin korunmasında kararlı olduklarını ifade ederek; ittifakın dayanağını oluşturan bireysel özgürlük, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ortak değerleri; birlik ve beraberlik, dayanışma, güç ve azimle savunacaklarını ilan etmektedirler. 

Değerlendirme

Günümüz şartlarında Türkiye’nin NATO üyeliği bazı ortamlarda sıkça eleştirilmekte hatta sorgulanmaktadır. Ancak bugünün değerlendirmesini sağlıklı olarak yapabilmek için 65 yıl önceki Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durumun kısaca hatırlanması gerekiyor. Türkiye 2. Dünya Savaşı dışında kalmayı başarsa da, seferberlik uygulamış ve 5 yıl boyunca 1,5 milyona yakın insan gücünü silah altında tutmak zorunda kalmıştı. Bu ordu ağırlıklı olarak; zırh gücü, hareket ve manevra kabiliyeti sınırlı, ulaştırması büyük ölçüde demiryolu ve hayvan gücüne bağımlı, yeterli modern silah ve teçhizattan yoksun durumda bulunuyordu. Savaşın sona ermesi ile birlikte seferberlik sona erdirilerek mevcutlar azaltıldı. Seferberlik döneminde bozulan ekonominin toparlanabilmesi için insan gücünün yeniden üretime dönmesi gerekiyordu.

 

Bu ortam içinde 2. Dünya Savaşı galibi olan Sovyetler Birliği’nin 1946 yılından itibaren Türk Boğazları üzerinde ortak kontrol ve üs talep eden nota vermesi, Artvin, Ardahan ve Kars illeri üzerindeki toprak talepleri gündeme geldi. Sovyet Kızıl Orduları Doğu sınırlarımızda yığınak yaptı. Savaş döneminde son aylara kadar tarafsızlık politikası izlemiş olan Türkiye’nin bu son derecede ciddi tecavüz tehdidi karşısında uzun süre tek başına kalabilmesi olanaksız görülmekteydi.  Bir taraftan ABD’nin Truman Doktrini çerçevesinde silah ve teçhizat temin edilirken, diğer yandan tek çare olarak yeni kurulmakta olan NATO’ya üye olmak için çağrıda bulunuldu. Başlangıçta bu çağrıya olumlu cevap alınamadı. 1950 yılında başlayan Kore Savaşı’na Birleşmiş Milletler’in talebi üzerine Türkiye de asker gönderdi. Bu savaşa katılan Türk askerinin gösterdiği büyük kahramanlık ve başarı müttefikleri çok etkiledi. Ülkemiz, askerlerinin fedakârlığının önemli katkısıyla 1952 yılında NATO’ya üye olabildi. Türkiye, NATO’ya kabulü sayesindedir ki o dönemin tehlikeli ve güç şartlarında, bir yandan demokratik sistemini geliştirirken aynı zamanda ciddi tehditlere karşı milli güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı başarabilmişti. Yine ittifak üyeliği kapsamında Soğuk Savaş boyunca müttefiklerinden sağladığı yardım ve destekle ordusunu modernize edebilmiş, bugün Dünya’nın ve NATO’nun en güçlü ordularından biri durumuna getirmiş bulunmaktadır.

 

Bugünlere dönülecek olursa; NATO’nun risk ve tehdit olarak algıladığı gelişmelerin hemen tamamı Türkiye’nin sınırlarında veya yakın çevresinde yer almaktadır. 28 üyeli ittifak içinde bütün kararlar oydaşma ile alındığına göre; Türk milli makamları tarafından da NATO risk ve tehdit değerlendirilmelerinin, bunlara karşı alınacak önlemlerin paylaşıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda Soğuk Savaş sonrası yaşanan olaylar ve değişikliklerin ışığında Türkiye açısından NATO’nun taşıdığı önem ve öncelikte bir değişiklik olmadığı değerlendirilmektedir. Aynı şekilde NATO yönünden bakıldığında da Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik öneminde azalma değil aksine artış söz konusudur. Diğer taraftan risk ve tehditlere, devam eden ve olası kriz bölgelerine komşu veya yakın mesafede bulunan Türkiye gibi bir ülkenin, ittifakın 58 yıldır sağladığı koruyucu güvenlik şemsiyesi altından çıkarak bunların üstesinden tek başına gelebileceğini düşünmek gerçeklerle bağdaşmamaktadır.



Yeni NATO Stratejik Konsepti’nde Türkiye için önem arz eden birçok ifade bulunmakla birlikte bunlardan bazıları üzerinde daha dikkatle durmak gerektiği değerlendirilmektedir.

 

Komuta Yapısı: Nisan 2008 Bükreş Zirvesi sonrasında yapılan paylaşım çalışmaları neticesinde; Fransa’nın ittifakın askeri yapısına dönüşü karşılığında iki büyük NATO komutanlığından biri olan Transformasyon Komutanlığı verilerek üst komuta yapısında yer alma konusunda tatmin edildiği, dolayısı ile coğrafi anlamda Türkiye’den de sorumlu olan Napoli’deki Güney Avrupa Müşterek Komutanlığı’nın güney bölge ülkelerinin de zımni arzuları doğrultusunda eskiden olduğu gibi ABD’de kaldığı görülmektedir. Bu husus yeni stratejik konseptte doğrudan değinilen bir konu olmasa da, AB üyeliği konusunda Türkiye’yi karşısına alan Fransa’ya, Türkiye’nin yakın ilişki içinde bulunduğu bir komutanlığın verilmemiş olması ittifak içi uyum ve ahenk açısından yararlı olmuştur.

 

Diğer taraftan, birden fazla eş zamanlı büyük çaplı kolektif savunma harekâtı, bunların yanı sıra daha küçük çapta birkaç adet krize müdahale operasyonu icra edebilecek kuvvet yapısını öngören NATO’nun, komuta yapısı ve mevcut karargâhların sayısında nasıl azaltmaya gidebileceği merak konusudur. Zira elde bulundurulacak karargâh sayısının, icra edilecek harekât ve operasyonları sevk ve idare için yeterli düzeyde olması gerektiği değerlendirilmektedir. Bu gelişme İzmir’de bulunan Güney Bölge Hava Unsur Komutanlığı’nı (Air Component Command South (AIRSOUTH)) ve bu komutanlığa bağlı olan Eskişehir’deki 6ncı Birleşik Hava Harekât Merkezi’ni  (6th Combined Air Operations Center  (CAOC 6)) de kapsamaktadır.

 

Kuvvet Yapısı ve Kolektif Savunma: Risk ve tehditlerin NATO dışı bölgelerden algılanmakta olması,  NATO sorumluluk sahası dışında Afganistan benzeri krizlerde gerektiğinde 5. madde kapsamında kolektif savunma harekâtı yapılabileceğinin işaretini vermektedir. Nitekim kuvvet yapısı kriterlerinde stratejik uzaklıktaki bölgelerde (Afganistan, Aden Körfezi, vb) uzun süreli harekât icra edebilme yeteneğinden söz edilmektedir. Türkiye açısından bakıldığında; özellikle kara harekâtı açısından ülke sınırları içinde ve mücavir bölgelerde her türlü hareket ve intikal yeteneğine sahip olarak 5. madde kapsamında kolektif savunma görevi yapabilecek yeteneğe sahip olan Türk Kara Kuvvetleri birliklerinin stratejik ve deniz aşırı bölgelerde aynı kapsamda büyük çapta kullanılması bahis konusu olduğunda; politik tercihlere uysa dahi böyle bir olasılık ülke imkânlarını birçok yönden zorlayacak niteliktedir. Halen devam etmekte olan NATO operasyonlarında ittifak üyesi ve ortak ülkelerden 143,000’den fazla personelin görev yaptığı dikkate alındığında konunun ifade edebileceği boyutlar daha kolay anlaşılabilir.

 

Füzesavar Sistemi: Bu sistemlere sahip olunmasını gerekli kılan balistik füze tehdidinin kaynağı stratejik konseptte açıkça belirtilmese de zirve sonrası yayımlanan Lizbon Deklarasyonu’nda İran’ın nükleer programından duyulan endişeye yer verilmiştir. Stratejik konseptte politik açıdan ülke adını dile getirmemek tercih edilmiş olmakla birlikte,  füzesavar sisteminin öncelikle İran’dan gelen tehdide karşı olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. İran’ın nükleer faaliyetleri ve bu kapsamdaki uranyum zenginleştirme gayretleri, uzun menzilli balistik füze geliştirme ve menzillerini uzatma çalışmaları Türkiye’yi yakından ilgilendiren ve endişe ile izlenmekte olan konulardır. Bir süredir nereden gelirse gelsin, her türlü füze tehdidine karşı milli füzesavar sistemini kurma hazırlığında olan Türkiye’nin, kurulacak NATO sistemine dâhil olmak, kendi bağımsız sistemini kurmak, her iki sistemin entegrasyonunu sağlamak seçeneklerini değerlendirmesi gerekecektir. Kurulacak sistemlerin komuta ve kontrolünün nasıl sağlanacağı ileride yapılacak çalışmalar sonunda ortaya çıkacaktır. Bu aşamada üzerinde önemle durulması gereken nokta; Türkiye toprakları üzerinde yer alacak sistemlerin yer seçimi, kurulması, savunulması ve kullanımı konularında NATO usulleri çerçevesinde Türk askeri makamlarının da söz sahibi olabilmeleridir. Diğer taraftan Rusya’nın da füzesavar konusunda NATO ile işbirliği yapmaya davet edildiği, anlaşma sağlanabildiği takdirde Rus füzesavar sistemlerinin de sisteme dâhil olabileceği belirtilmekte. Gerçekleştiği takdirde NATO ve Rusya için bu tarihi bir gelişme olacaktır.

 

Siber Tehditlere Karşı Koyma: Siber teknolojisindeki çok hızlı gelişmeler siber tehditlere karşı NATO’nun hassasiyetini giderek arttırmaktadır. Bu konu bütün boyutları ile ele alınmakta olup siber taarruzlara karşı güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak geliştirilen usul ve tedbirler NATO doktrinlerine ithal edilecektir. Siber Savunma başlığı altında saldırıların tespiti, değerlendirilmesi, önlenmesi ve saldırıdan etkilenen sistemlerin yeniden işler duruma getirilmesi konuları, geliştirilmekte olan merkezi siber korunma yeteneği kapsamında ele alınmaktadır. Halen üzerinde çalışılan Bilgisayar Olaylarına Müdahale Yeteneği (Computer Incident Response Capability-NCIRC) 2012 yılında tamamen hizmete girmiş olacaktır.



NATO-Avrupa Birliği İlişkileri: Uzun bir süre AB’nin savunma ve güvenlik alanındaki gayretlerini gereksiz duplikasyon olarak değerlendiren ve şüphe ile karşılayan ABD, 11 Eylül sonrası güvenlik ortamında karşılaştığı sorunları koalisyon ortaklıkları ile çözmeye çalıştıysa da Irak ve Afganistan örneklerinde görüldüğü üzere, gücünün sınırlarını zorladığının farkına varmıştır. Bu nedenle küresel güvenlik sorunlarının çözümünde yeni arayışlar çerçevesinde tutum değiştirerek NATO-AB arasındaki rekabeti sona erdirmeyi tercih etmektedir. Bu çerçevede NATO-AB stratejik ortaklığının güçlendirilmesi için gereken her şeyin yapılacağı güçlü bir şekilde vurgulanmaktadır. Bu arada Türkiye’nin AB üyesi olmamasından kaynaklanan siyasi sorunlar öngörülen stratejik ortaklığı sıkıntıya sokabilecek gibi görünüyor. Çünkü AB üyesi olmayan NATO üyelerinin AB yönetiminde icra edilecek operasyonlara tam yetki ile katılmasını engelleyen AB,  daha doğrusu Fransa’nın inadı devam ediyor. Konuya ilişkin stratejik konsept yazılımında bir önceki Konseptteki ifade aynen yer almış durumda; operasyonlara “tam katılım”(full participation) yerine “ilişkilendirilme” (involvement) terimi kullanılmakta. Bu; Türkiye’nin AB yönetimindeki bir operasyona katılsa dahi şimdiye kadar olduğu gibi karar mekanizmasında yine söz sahibi olamayacağı anlamına geliyor. Diğer yandan; NATO-AB arasında danışma amacı ile yapılması öngörülen stratejik ve askeri kapsamlı ortak politik toplantıların önü de Türkiye’yi tatmin edici bir çözüm bulunamadığı takdirde tıkalı kalacaktır. Çünkü 16 Aralık 2002 tarihinde Berlin’de yapılan NATO Bakanlar Toplantısı’ndan ötürü “Berlin Plus” olarak adlandırılan kararlarda ve ardından 17 Mart 2003’de dönemin NATO Genel Sekreteri Robertson ile AB Yüksek Temsilcisi Solana arasında imzalanan NATO-AB daimi ilişkilerini düzenleyen Çerçeve Anlaşması’nda;  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Malta’nın bu ortak toplantılara katılamayacağına dair açık hükümler halen geçerlidir. Türkiye; NATO-AB ilişkilerinde onaylı çerçeve belgelerinin kullanılmasını istemektedir. NATO-AB işbirliğinin önünü tıkayan bu durumun, AB ve Fransa ile artık yakınlaşmayı yeğleyen ABD tarafından nasıl karşılanacağı, Türkiye-ABD ve Türkiye-NATO ilişkilerini nasıl etkileyeceği zaman içerisinde ortaya çıkacaktır. Görüldüğü üzere NATO-AB yakınlaşmasının Türkiye açısından bazı yansımaları söz konusudur. Bu yansımaların Türkiye’nin güvenlik politikalarını ve Transatlantik sistem içindeki konumunu zayıflatmamak için dikkatli ve yaratıcı bir politika izlenmelidir.

 

Afganistan: Avrupa-Atlantik bölgesinden stratejik uzaklıktaki bir coğrafi bölgede tarihinde ilk defa görev almış bulunan NATO için Afganistan ilk günden itibaren bir sınav niteliği taşımakta. Bir yandan ISAF görevi Afgan Hükümeti’nin güvenlik ve istikrarını sağlamak üzere Kabil ve civarında sürdürülürken, Kabil dışında yine NATO bağlantılı olmak üzere, ABD, birkaç NATO ülkesi ve NATO ortağı ülke tarafından Taliban güçlerine karşı bir harekât icra ediliyor. Türkiye’nin birkaç kez komutasını üstlendiği ISAF görevi başarı ile devam ediyor. Kabil ve civarında, nisbi bir istikrar sağlanabilmiş durumda. Günlük hayat sürüyor. Hava alanı, okullar açık. NATO tarafından Afgan güçlerinin eğitilmesine de devam edilmekte. Türkiye gerek ISAF görevi, gerekse bu kapsamdaki Afgan güvenlik güçlerinin eğitimi, halkla ilişkiler, sivil-asker işbirliği konularında örnek teşkil edebilecek çalışmalar yapmaya devam ediyor. Oysa Afganistan’ın geri kalan bölgelerinde güvenlik ve istikrarın sağlanmasında ciddi sıkıntılar yaşanmakta. Pakistan’da yaşanan gelişmeler de Afganistan’ı ciddi biçimde etkilemekte. Özellikle Afganistan sınırına yakın bölgelerde yaşayan Peştun kabilelerinin El-Kaide ve Taliban’a sempati duyması ve destek vermesi işi daha da zorlaştırmakta. Pakistan Ordusu bütün çabalarına rağmen sınır bölgelerinde Afgan ve Pakistan Taliban güçlerinin aralarında adeta bir koalisyon varmışçasına yürüttükleri eylemlere engel olamıyor. Öte yandan operasyonlar esnasında yanlışlıkla sivil hedeflerin vurulması ve masum halkın kayıp vermesi, ABD ve müttefiklerine karşı düşmanca duyguların gelişmesine yol açmakta. Bütün bunların yanı sıra ABD’nin kuvvet takviye çağrılarına ciddi anlamda cevap verebilen ülke sayısı çok az. Yapabildikleri katkı ise sınırlı ölçekte kaldı. ABD, bu kuvvet zafiyetini Irak’tan çektiği kuvvetlerle bir ölçüde giderebildi. Açıklanan hedeflere göre 2011 yılı sonlarına doğru güvenlik sorumluluğunun bazı bölgelerde doğrudan Afgan güçlerine devredilmesine başlanacak. 2014 yılı sonunda bu devir işleminin tamamlanması öngörülüyor.  Bu planın başarısı, Afgan güçlerinin ülkede güvenlik ve istikrarı kendi başlarına sağlayabilecek düzeyde eğitilebilmelerine, kendilerine güven duyabilmelerine bağlı. NATO’nun gelecekteki caydırıcılığı ve inanırlılığı 2014 sonunda Afganistan’ı terk edebilirse geride bırakacağı tabloya bağlı olacaktır. Taliban’a karşı başarısızlık NATO için çok ciddi bir saygınlık kaybına ve güven bunalımına yol açabilecektir. Bu noktada belirtmek gerekir ki; Türkiye çok geçerli nedenlerle Afganistan’da ISAF dışında muharip görev almayı kabul etmedi. Ancak bu planın başarılı olabilmesi, Afgan güvenlik güçlerinin eğitimi için talep edildiğinde daha fazla destek sağlamaya bağlı görünüyor.

 

Sonuç

60 yılı aşkın bir zaman diliminde Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede üyelerinin özgürlüğünü, barış, istikrar ve güvenlik içinde yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan NATO, Soğuk Savaş’tan başarı ile çıktıktan sonra, her on yılda bir güvenlik ortamının ihtiyaçlarına göre kabuk değiştirerek önem ve önceliğini korumaya devam ediyor. Ne tarihte ne de çağımızda NATO’nun işlevlerini yerine getirebilen bir başka örgütün varlığı bilinmemektedir. NATO,  kendine özgü dinamik gücünü, müttefiklerin bireysel olarak sahip bulundukları yeteneklerini birleştirmek suretiyle yarattığı sinerjiden almaktadır. Bu sinerji sürdürülebildiği ölçüde ittifak en dayanıklı güvenlik örgütü olarak var olmaya devam edecektir.

 

Bugün Dünya’da barış ve güvenliğe karşı risk ve tehdit oluşturan olayların büyük çoğunluğu Türkiye’nin yakın çevresinde meydana gelmektedir. Çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturmaya gayret eden Türkiye için NATO’nun önemi azalmamış olup hala birinci derecedeki değerini korumaktadır. Keza NATO açısından da Türkiye, günümüzün karmaşık güvenlik ortamında, sahip olduğu jeopolitik ve jeostratejik değerler itibarı ile Soğuk Savaş dönemine oranla daha büyük öneme sahip bir ülke durumundadır.  Geçmişte olduğu gibi bugün de NATO,  savunma ve güvenliğimizin en güçlü dayanağı olmayı sürdürmektedir. Türkiye,  Batı ile mevcut en kuvvetli bağını oluşturan bu ittifak içerisinde daha etkin roller üstlenme gayreti içinde olmalıdır. Türk dış politikasının ana ekseni ise herhangi bir kaymaya maruz kalmadan NATO üyeliği ve AB perspektifi olarak devam etmelidir.

 

Dipnotlar:

(1)  Yeni START Antlaşması ana hükümleri.
a.  Tarafların elindeki uzun menzilli füze harp başlıkları sayısı 2200’den 1550’ye indirilecek.
b.  Her iki tarafın elindeki mevcut uzun menzilli füze taşıyıcı nükleer denizaltı ve stratejik bombardıman uçaklarının sayıları 700 ile sınırlandırılacak.       
c.  Her iki taraf karşılıklı olarak yılda 18 denetim icra edecek.

 

* Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk. Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral (E), Sönmez Köksal Büyükelçi (E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top