Milli Güvenlik Siyaset Belgesi Neden Değişmeli?

A- A A+

Kamuoyunda “Kırmızı Kitap” ve “Gizli Anayasa” olarak anılan Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi; Türkiye Cumhuriyeti'nin milli menfaati ve milli hedeflerini, milli hedeflere ulaşılması için takip edilecek iç ve dış güvenlik ile savunma siyasetlerine ilişkin esasları kapsamaktadır.

 

Devletin Milli Güvenlik Siyaseti; milli güvenliğin sağlanması ve milli hedeflere ulaşılması amacı ile Milli Güvenlik Kurulu'nun belirlediği görüşler dâhilinde Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilen iç, dış ve savunma hareket tarzlarına ait esasları kapsayan siyaseti ifade etmektedir.

 


Türkiye Cumhuriyeti'nin milli güvenlik siyaseti, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'nde yer almaktadır. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, yürütme organı olan Bakanlar Kurulu'nun Anayasa’nın 117. ve 118. maddelerinde yazılı devletin milli güvenliğinin sağlanmasına yönelik görevleri çerçevesinde planlamaya yönelik bir idari tasarrufu olup, ana esasları ihtiva eden özlü bir metindir. Söz konusu belge, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası ve Türk Milleti'nin refahına ilişkin izlenecek milli güvenlik siyasetinin esaslarını içeren bir yol haritası konumundadır.

 


Türkiye Cumhuriyeti'nin milli güvenliğinin sağlanması ve bu amaçla Devletin milli güvenlik siyasetinin belirlenmesi sorumluluğu, Anayasa'nın 117. ve 118. maddeleri ile Bakanlar Kurulu'na verilmiştir. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve mevcut yasalara uygun olarak Bakanlar Kurulu'nun anayasal görevi çevresinde hazırlanan gizlilik derecesi olan bir Bakanlar Kurulu dokümanıdır.

 


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'nin taslağı, Anayasa'nın 118. maddesi ve 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu'nun 13. maddesi uyarınca MGK'da alınacak karar çerçevesinde, MGK Genel Sekreterliği’nin koordinatörlüğünde, bütün bakanlıklar, kurum ve kuruluşlarla işbirliği halinde ve görüşleri alınarak hazırlanmakta ve MGK'ya sunulmaktadır. Belge taslağı, MGK tarafından uygun bulunduğu takdirde, tavsiye kararı ile Bakanlar Kurulu'na bildirilmektedir. Müteakiben belge taslağı, Bakanlar Kurulu'nun bütün üyeleri tarafından incelenmekte, kabul edilmesi halinde, Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmakta ve başbakanlık direktifi ile tüm bakanlıklara, ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtılmaktadır.

 


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'nin güncelleştirilmesi için belirlenmiş bir süre yoktur. Milli Güvenlik Kurulu tarafından; ulusal, bölgesel ve küresel güvenlik ortamındaki değişiklikler ile milli güvenlik siyasetinin uygulama sonuçları çerçevesinde Türkiye'nin milli güvenlik ihtiyaçları değerlendirilerek Belge'nin güncelleştirilmesine ihtiyaç olduğu Bakanlar Kurulu'na tavsiye edilmektedir. Hükümetler, demokratik sistem içerisinde bu belgede yapmak istedikleri değişiklikleri, her zaman 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu'nun 2/a maddesinde yazılı Devletin milli güvenlik siyaseti tanımı çerçevesinde yapmaya muktedirdir.

 


Güvenlik Ortamındaki Değişim ve Yansımaları


Dünyadaki gelişmelere paralel olarak Türkiye’de de gecikmiş fakat çok hızlı bir değişim yaşanmaktadır. Bu değişimi Soğuk Savaşın sona ermesi, küreselleşme, AB müzakere süreci, Türkiye’nin iç ve dış dinamikleri etkilemektedir. Çok boyutlu olarak yaşanmakta olan değişim siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel alanları kapsadığı gibi doğal olarak güvenlik ortamını da şekillendirmektedir.

 


Soğuk Savaşın sona ermesiyle uluslararası güvenlik ortamı büyük oranda değişmiş, iki askeri bloğun küresel olarak karşı karşıya gelmesi ve nükleer savaş tehdidi ortadan kalkmıştır. Yeniden şekillenen günümüz dünyasında büyük zayiat ve tahribata neden olabilecek bir dünya savaşı ihtimalinden söz etmek mümkün değildir. Ancak Doğu Bloğunun dağılmasından sonra güç boşluğu oluşan bölgelerde bölgesel ve etnik kökenli savaşlar hala önemini korumaktadır. Bu güç boşluklarının oluştuğu alanların en önemlileri; Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya Türkiye’yi çevrelemektedir. Gelişmeler savunma bütçelerini azaltma ve silahlı kuvvetleri küçültme olanağı sağlamıştır. Ancak Türkiye’nin çevresindeki jeopolitik güç boşlukları, Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki hak ve menfaatlerinin korunması gereksinimi durumu daha küçük fakat daha caydırıcı, vurucu gücü, etkinliği ve hareket kabiliyeti daha yüksek bir silahlı kuvvetler oluşturulmasını gerekli kılmıştır. Hızla değişen güvenlik ortamına uyum sağlayabilecek esnek bir emir komuta ve muhabere sisteminin tesis edilmesi önem kazanmıştır.

 


Küreselleşme güvenlik kavramında, güvenliğin boyutlarında ve kapsamında büyük değişiklere neden olmuştur. Çünkü küresel ekonomi ve küresel güvenlik birbirini tamamlayan iki kavram olarak ortaya çıkmıştır. Dünyadaki büyük şirketler ve finans çevreleri konunun ekonomik boyutuyla ilgilenirken devletler güvenlik boyutu üzerinde yoğunlaşmışlardır. Güvenlik boyutu ülke güvenliği kavramından uluslararası güvenlik şeklinde tanımlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayışına kaymıştır.

 


Soğuk Savaş sonrasında oluşan güç boşlukları ve iç çatışmaların yaşandığı kriz bölgeleri terör örgütlerinin yerleşmesi ve gelişmesine uygun ortam sağlamıştır. Ayrıca küreselleşme olgusu asimetrik tehdit olarak terörizmi ön plana çıkarmış, terörist örgütler herhangi bir zamanda dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkarak saldırıda bulunabilme olanak ve yeteneğine ulaşmıştır. Nükleer silahların yayılması ve hatta bu silahların terörist örgütlerin eline geçmesi önemli bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Terörist örgütler etnik ve dinsel temelli farklılıkları istismar ederek eylemlerine sosyolojik ve siyasal bir boyut da katmaktadır.

 


Soğuk Savaş sonrası Doğu Bloğuna dahil devletlerin piyasa ekonomine geçmeleri ve dünya ekonomik sistemine açılımları yasadışı organize suçların da küreselleşmesine neden olmuş, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve yasa dışı göç gibi yumuşak güvenlik konularının yeni güvenlik algılarında yerini almasına neden olmuştur. Terör örgülerinin uluslararası suç örgüleriyle etkileşimi ve oluşturdukları sinerji yumuşak güvenlik konularının öneminin artmasına neden olmuştur.

 


Uluslararası seviyede sürekli bir görme, dinleme, iletişim, yer saptama, izleme ve anında bilgi sahibi olma olanağı sağlayan uydular, devletler için istihbarat, durum değerlendirme ve operasyon safhalarında önemli rol oynamaktadır. Tüm güvenlik operasyonları, birbirine bağlı 4 etaptan oluşmaktadır: operasyon durumunun ve aktörlerin gözlemlenmesi, edinilen istihbarata uygun olarak operasyonun yönlendirilmesi, harekât kararı alınması ve harekat. Günümüzde bu etapların etkin biçimde işlemesinde uydu desteği devletlere büyük avantaj sağlamaktadır. Günümüz güvenlik operasyonlarında uyduların önemini daha da artmakta ve uzay güvenlik kavramının önemli bir unsuru olarak ortaya çıkmaktadır.

 


Ayrıca güvenlik olgusunun kapsamı genişlemiş; savaş, silahlı çatışma, kuvvet kullanma hallerinin dışında başta ekonomi, enerji, çevre, sağlık, sosyo-kültür ve eğitim alanları güvenlik kavramına dâhil olmuştur.

 


Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve küreselleşme ile bloklar arası rekabete dayanan çekişmeler yerini işbirliğine dayalı güvenlik anlayışına bırakmıştır. Terörizm, kitle imha silahlarının yayılması, örgütlü suçlar, uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığı, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, saldırgan ulusçuluk gibi, uluslararası güvenliği ve barışı tehdit eden yeni sorunlar tüm ulusları etkilemeye başlamıştır. Bu sorunların ulusal sınırları aşan nitelikleri, kapsamlı bir güvenlik anlayışının, uluslararası işbirliğine dayalı olarak yürütülmesini gerekli kılmaktadır.

 


Günümüzde güvenlik ve istikrar kavramlarının birbirlerini tamamlayan özellikleri daha iyi anlaşılmaya başlamış, güvenliğin bölünmezliği ilkesi çerçevesinde, bir ülkenin güvenliğinin, diğer ülkelerin güvenliğiyle bağlantısının yadsınamayacağı ortaya çıkmıştır. Bir ülkenin güvenliğindeki artışın, bir başka ülkenin güvenliğindeki eksilme anlamına gelmeyeceği bilinci yerleşmeye başlamıştır. Soğuk savaş döneminde güvenlik algılamaları ve önlemlerini yönlendiren realist dış politika teorisi yaklaşımları, yerini işbirliğini ön plana çıkaran fonksiyonalist yaklaşımlara bırakmıştır. Çağdaş güvenlik anlayışları çerçevesinde, milli güç unsurlarının yanında kolektif güvenliğin sağlayacağı imkânlardan azami istifade edecek şekilde BM, NATO, AB, AGİT başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarda ve bölgesel oluşumlarda aktif olunmalıdır.

 


AB müzakere süreci kapsamında yapılan yasal değişiklikler ülke içinde demokratik sitemin yerleşmesi ve derinleşmesine önemli katkılar sağlamıştır. Klasik insan haklarının yanında, sosyal ve dayanışma hakları kapsamında yapılan iyileşmeler suç ve tehdit algılamalarında önemli değişimlere neden olmuştur. Devlet ideolojisinden farklı olan eskiden aşırı sağ, aşırı sol, tarikat ve cemaatler olarak adlandırılan görüş ve örgütlenmeler, devlete karşı herhangi bir silahlı yapıya ve eyleme dönüşmediği koşulda suç ve tehdit olarak algılanamazlar. Ancak silahlı örgütlenme ve eylemlerde bulunan PKK (Kürdistan İşçi Partisi), DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi), İBDA-C  (İslamî Büyük Doğu Akıncıları Cephesi), Hizbullah ve El Kaide’nin Türkiye uzantıları gibi unsurlar tehdit olarak alınırlar.

 

Soğuk savaş döneminde realist yaklaşımlar kapsamında askeri konuların ön plana çıkması güvenlik planlamaları üzerinde ülkede silahlı kuvvetlerin etkisini artırmıştır. Ancak günümüzde, güvenliğin boyutlarının ve kapsamının genişlemesi ile birlikte AB müzakere süreci hükümetin güvenlik planlamaları ve TSK üzerindeki etkinliğini artırmasına neden olmuştur. Bu kapsamda MGK’da bakan sayısı artırılmış ve hükümetin bu kurul üzerindeki etkinliği geliştirilmiştir. MGK Genel Sekreterliği’nin koordinatörlüğünde hazırlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde başbakanlığın, bakanlıkların, kurum ve kuruluşların katkıları artırılmıştır.

 


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'nin güncelleştirilmesi sürecinde Türkiye’nin gelişen iç ve dış dinamikleri de değerlendirmeye alınmalıdır. Türkiye’nin iç dinamikleri 1980’lerden itibaren değişim ve gelişim göstermeye başlamış, bu süreç 2000’li yıllarda hızlanarak devam etmiştir. İç dinamiklerdeki gelişmeler Türkiye’nin dış politikasını da etkilemiş ve dış politika ortamının şekillendirilmesinde büyük bir dinamizm kazanılmıştır. Yaşanan bu dinamizmin temelinde güvenlik ve tehdit odaklı realist yaklaşımlardan liberal ve fonksiyonalist yaklaşımlara geçilmesi ile Türkiye’nin AB sürecinde demokrasi çıtasını yükseltmesi ve devlet yapısını daha çağdaş bir yapıya dönüştürmeye başlamasının katkısı büyük olmuştur.

 


Demokrasi çıtasının yükselmesi, ülke içinde bir zamanlar tehdit olarak algılanan görüşlerin müzakereci demokrasi kapsamında Türkiye’de ağırlığını hissettirmesine ve iktidarı yönlendirmesine önemli katkı yapmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak yine geçmişte tehdit olarak görülen birçok devlet ile ilişkilerin geliştirilmesi, sakıncalı görülen açılımların yapılması dinamizmin artmasında önemli rol oynamıştır. Yaşanan dinamizm Türkiye’nin hızla gelişmesini sağlamış ve Türkiye’yi bölgesinde önemli bir güç ve cazibe merkezi haline getirmiştir. Türkiye’nin bölgesinde güçlü bir duruma gelmesinin güvenlik algılamalarının değişmesine etki etmesi kaçınılmazdır. Gücünü iç politikada farklılıkları bir zenginliğe dönüştürmesinden, dış politikada tarihi ve kültürel zenginliğini harekete geçirmesinden ve komşularıyla sıfır sorun stratejisinde özdeşleştiren dış politika açılımlarından alan Türkiye’nin, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'ni uyguladığı politikalarla uyumlu hale getirmesi gerekmektedir.

 


Nasıl bir Milli Güvenlik Siyaset Belgesi?


Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nde yazılan tüm ifadeler Anayasa ve kanunlar ile Türkiye'nin taraf olduğu antlaşma ve sözleşme hükümlerine ve ruhuna uygun olmalıdır. Türk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerine ilişkin kurallar ve/veya sınırlamalar getirmemelidir. İçerik itibariyle belirlenen güvenlik sorunlarına karşı "Ne Yapılmalı/Ne Yapılması Gerektiğine" ilişkin temel öngörüleri ihtiva etmeli, “Nasıl Yapılacağı?" sorularının cevabı ise, Bakanlar Kurulu'nun uygulamalarına bırakılmalıdır.

 


Geçmişte hazırlanan milli güvenlik siyaset belgeleri incelendiğinde bu hususlara tam olarak uyulmadığı görülmektedir. Belgenin hazırlanmasında askerler ağırlıklı rol alıyordu; Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri orgeneral rütbesinde bir askerdi ve Milli Güvenlik Kurulu’nda askerler çoğunluktaydı. Sivil bürokrasi milli güvenlik konusunda yeterli bilgi ve ilgiye sahip değildi.  Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin önemini tam olarak algılamamıştı ve belgenin hazırlık çalışmalarında inisiyatif tamamen askeri personele vermişti. Bu durum belgenin tamamen askeri bakış açısıyla hazırlanmasına neden oluyordu. Güvenlik kavramı içinde özgürlük-güvenlik dengesi yeterince dikkate alınmıyor, devletin resmi görüşünden farklı görüşlere sahip halkın büyük çoğunluğu tehdit olarak algılanıyordu. Ayrıca belirli sorunlarımız olan hemen hemen bütün komşularımız da bizim için tehdit oluşturuyordu. Sonuç olarak halkıyla ve komşularıyla barışık olmayan içe kapalı bir Türkiye algısı ön plana çıkıyordu.

 


Yeni hazırlanacak Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi Türkiye’nin ulaştığı demokrasi seviyesini yansıtmalı, farklı görüşler ve bu görüşlerin oluşturduğu örgütler devlete karşı herhangi bir silahlı yapıya ve eyleme dönüşmediği koşulda suç ve tehdit olarak algılanmamalıdır. Devlet halkını kucaklamalı, devlet ile halk arasında güven duygusu geliştirilmelidir. Silahlı örgütlenme ve eylemlerde bulunan PKK (Kürdistan İşçi Partisi), DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi), İBDA-C  (İslamî Büyük Doğu Akıncıları Cephesi), Hizbullah ve El Kaide’nin Türkiye uzantıları gibi unsurlar tehdit olarak algılanmalıdır. Böylece içerde terör örgütlerine karşı mücadelede sıklet merkezi oluşturulurken aynı zamanda etkin bir terörle mücadele için en önemli unsurlar olan halk desteği ve dış destek de sağlanabilecektir.


Terörizmin yanında yasadışı organize suçlar, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve yasa dışı göç gibi yumuşak güvenlik konuları da belge içinde yer almalıdır. Terör örgütlerinin uluslararası suç örgüleriyle etkileşimi ve oluşturdukları sinerji dikkate alınmalıdır.

 


Tehditler sıralanırken ülkeler tehdit olarak belirtilmemelidir. Örneğin bölgede nükleer silahların ve atma vasıtalarının yayılması ve kitle imha silahlarının terör örgütlerinin eline geçmesi Türkiye için önemli bir tehdittir. Tehdit bu şekilde ifade edildikten sonra bu tehdit kapsamında İran’ın ve İsrail’in durumundan bahsedilebilir. Bu şekilde devletler ve halklar tehdit olarak alınmazlar, eylem ve faaliyetlere odaklanılarak caydırıcı etki artırılır.

 


Benzer bir şekilde olası bölgesel krizler ve muhtemel çatışmalar tehdit olarak alınabilir. Irak’ta, meydana gelebilecek iç çatışmalar, İsrail-Filistin sorununda yaşanabilecek gelişmeler, Kafkaslarda Dağlık-Karabağ bölgesindeki çatışma potansiyeli, Rusya-Gürcistan gerilimi, Balkanlarda meydana gelebilecek etnik gerilimler bu kapsamda değerlendirilebilir. Benzer yaklaşım Kıbrıs ve Ege Denizi için de geçerlidir. Kıbrıs’taki soydaşlarımız için uzun dönemde güven içinde insanca yaşam koşullarının sağlanmasına yönelik tehditler ve Ege Denizi’nde hak ve menfaatlerimizin tek taraflı olarak engellemesine yönelik girişimler üzerinde durulması faydalı olacaktır. Bu yaklaşımla krizler ön plana çıkartılırken sorunun temelleri üzerine odaklanılması sağlanabilecektir. Aynı zamanda tehdit olarak alınmadığı için ilgili devletler ile ilişkilerin geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

 


Değişen güvenlik kavramına savaş, silahlı çatışma, kuvvet kullanma durumlarının dışında ekonomi, enerji, çevre, uzay, sağlık, sosyo-kültür ve eğitim alanları da dâhil olduğu için Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin hazırlanmasına başbakanlığın, bakanlıkların, kurum ve kuruluşların katkılarının yanı sıra üniversitelerin ve stratejik araştırma merkezleri gibi konu ile ilgili sivil toplum örgütlerinin görüş ve önerilerinin dâhil edilmesi uygun olacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top