Umutsuzluk Değil Dayanışma Zamanı*

Özdem SANBERK
23 Haziran 2010
A- A A+

PKK’nın son saldırıları ve çok sayıda askerimizin şehit edilmesi hepimiz için büyük bir kaygı ve ıstırap kaynağı oluşturdu. Ülkeyi saran öfke ve karamsarlık bulutları siyaset sahnesinde karşılıklı verimsiz suçlamalar dönemini yeniden başlattı. Birbirimizi suçlayarak çözüme ulaşamayız. Suçlu cinayeti işleyendir. Saldırıyı yapanın hiçbir suçu yokmuş gibi başka yerde suçlu aramak ülkede ümitsizlik yaratanların tam da ulaşmak istedikleri hedeftir.

Devlet mekanizmasının işleyişinden şikâyet edilmesi demokratik bir ülkede her vatandaşın doğal görevidir. Ne var ki zaman şikayet zamanı değil, dayanışma ve uzlaşma zamanıdır. Terörün iç boyutu ve dış boyutu var. İç boyutunda sorumluluk taşıyan kurumumuz güvenlik güçlerimizdir. Silahlı kuvvetlerimizin moralinin yüksek tutulması şimdi birinci öncelik taşıyor. Terörün dış boyutunun önlenmesinde sorumluluk taşıyan Dışişleri Bakanlığımızın ve çalışanlarının, memuriyet görev ve sorumlulukları dolayısıyla yanıt veremeyecekleri polemikler içine çekilmeleri, görevlerini yerine getirmelerini kolaylaştırmaz.

 

Gerçek nedenler
Ülkemizdeki Kürt kökenli vatandaşlarımızın beklentilerini karşılayacak politikaların ve uygulamaların uzun yıllardan beri hâlâ oluşturulmamış olması bir gerçek. Bir başka gerçek de terör örgütünün, bu sorunları gerekçe göstererek şiddete başvurması ve silahlı şantaj stratejisidir. Adlarına eylem yapılan Kürt kökenli vatandaşlarımızın tümün talepleri ile terör örgütünün talepleri uyuşmuyor. Örgütün nihai stratejisi etnik ve kimlik temelinde ayrışma. İki ayrı ulus, iki ayrı halk. Bu strateji Örgütü ve liderini destekleyen büyük bir kitle tarafından muhakkak ki paylaşılmakta.

 

Demokratik zeminde barış
Ama Örgütü desteklemeyen büyük bir kitle Kürt vatandaşımız da var. Onların sayısı da milyonları buluyor. Bunun kanıtı Güneydoğu’da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin aldığı oylar. Bu partiye oy veren Kürt kökenli yurttaşlarımızın Kürt kimliklerine saygı, Kürtçe özgürlüğü, ayrımcılık, ötekileştirme gibi olumsuz algılamalara maruz kalmama, kent, köy adlarının iadesi, eşitlik, iş, aş, bölgelerarası dengesizliklerin giderilmesi, ekonomik ve sosyal uyum eğitim, kültür ve daha iyi yaşam koşulları gibi haklı talepleri var. Bu talepler yurdumuzdaki tüm Kürt kökenli vatandaşlarımızla ortak. Bu talepler hiç şüphesiz yerine getirilemeyecek talepler değil. Kürt kökenli vatandaşlarımız şimdiye kadar yararlanamadıklarını düşündükleri yukarıda sayılan haklarına kavuşturulması onların etnik bakımdan Kürt oldukları için değil, Türk vatandaşı olmalarından doğan evrensel eşitlik ve özgürlüklere doğal olarak sahip olmalarından kaynaklanacaktır.

 

Temel fark
Ancak Örgüt’e oy verenlerle Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren vatandaşlarımızı ayıran çok temel bir fark, bu sonuncuların iki ayrı ulus temelinde egemenlik paylaşımı taleplerinin bulunmaması. Örgüt’ün bu vatandaşlarımıza kendi görüşlerini şiddet ve silahlı şantaj yoluyla dayatmaya hakkı yok. TBMM temsil edilen Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, kendinde önce ayni çizgide siyaset yapan ve kapatılmış olan partilerin yaptığı gibi, kendilerine oy vermeyen bu kitleye, bize oy vermeyenler Kürt değildir şeklinde dayatmalar ika etmeye hakkı bulunmuyor.

 

Etnik siyaset
Evet Türkiye’de etnik siyaset talep eden ciddi sayıda bir seçmen tabanı var. Böyle bir tabanın mevcudiyeti, etnik çözüm talep etmeyen yine ciddi sayıdaki seçmen tabanını, hangi gerekçeyle olursa olsun şiddet yoluyla etnik dayatmalara maruz bırakma hakkını kimseye bahşetmez. Önemli olan etnik siyaset talebini canlı tutan koşulları ortadan kaldırmaktır. Bunun da yolu olağanüstü hal uygulamaları ve polis önlemlerinden değil, demokrasimizin derinleştirilmesinden geçer. Açılım olmasaydı bu kadar şehit vermezdik savına katılmak mümkün değil. 1980’li ve 90’lı yıllarda açılım değil, olağanüstü hal vardı.

 

Demokratik açılımın anlamı
Demokratik açılımın ana amacı Türkiye’de terör düşüncesinin tasfiye edilmesidir. Şiddet davranışının bitirilmesidir. Demokratik açılımın uygulanmamasında yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ama Barış ve Demokrasi Partisi’nin, açılımın daha ilk başından itibaren bu girişime karşı çıkması ne yazık ki, bu partinin ve liderlerinin tüm barış söylemlerini inandırıcılıktan uzaklaştırmıştır. Aslında bu tutumun pek şaşırtıcı olduğu söylenemez. Türkiye ne zaman demokrasi yönünde bir atılıma kalksa karşısında derhal PKK’yı bulmuştur. 1984 Eruh ve Şemdinli baskını askeri rejimden Özal hükümetiyle demokrasiye geçişin başlangıcı, 2004 silahlı mücadeleye yeniden başlama kararı, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinin başlangıcı, Haziran 1010, ne kadar tartışmalı olursa olsun yeni anayasa değişikliklerinin gerçekleştirilmesi girişimlerinin başlangıcıdır.

 

Terörün hedefi demokrasi
Çünkü Örgüt, Türkiye demokrasisini derinleştirdikçe, şiddetin azalacağını, şiddet azaldıkça kendisinin tasfiye edileceğini biliyor. Bu nedenle Öcalan, çözümün demokratik yollar üzerinden değil, kendi üzerinden yapılmasını istemekte. Başka deyişle terör aslında demokrasiyi hedef alıyor. Hal böyle olunca son olaylarla artan terörün nedenlerini, birbirimizi suçlayarak veya kim oldukları bir türlü açıklanamayan gizemli taşeronlarda aramanın bize ancak zaman kaybettirmeye devam edeceğini ve örgütü memnun etmekten başka sonuç vermeyeceğini göremememiz düşündürücüdür.

 

Dış politika
Bu değerlendirme terörle mücadelede dış faktörlerin rolünü dışlamaz. Tam tersine dış politikada özellikle son iki yıldan beri atılan etkili adımlarla Kandil’deki yuvalanmaların sökülüp atılması için diplomaside ciddi yol alındı. Amerika ile istihbarat işbirliği sağlandı ve son olaya gelinceye kadar bu işbirliği meyve verdi. İngiltere, Fansa ve Almanya’nın örgütün istihbarat kaynakları üzerine gittiler. Hatta Danimarka Roj TV konusunda ilk defa farklı bir davranış sergiledi. Ne var ki Filistin-İsrail meselesi, Gazze’deki ambargo’nun kaldırılması ve İran Takas anlaşmasındaki haklı girişimlerimizi, transatlantik toplumu ile olan ilişkilerimizle dış politikadaki önceliklerimiz ışığında uyumlu biçimde yönetebildiğimizi söyleyemeyiz.

 

Öncelik
Oysa, son derece tehlikeli sorunların merkezinde bulunan bir coğrafyada yer alan ülkemizin, dış ilişkilerimizde bizi öncelikle hangi ülkelerle münasebetlerimiz üzerine odaklandırması gerektiği sır değildi. Öncelik kavramından yoksun bir dış politika ne kadar girişimci olursa olsun uluslararası alanda ülke çıkarlarını korumada etkili olamıyor. Amerika ve Avrupa ile son yıllarda büyük zorluklara rağmen maharetle kurduğumuz karşılıklı güvene dayalı ilişkilerden bu gün bu çok ihtiyacımız olan bu dönemde acaba optimal yarar sağlayabiliyormuyuz?

 

Siyasetin sorumluluğu
Bu ve buna benzer birçok konu hepimizin zihnini kurcalıyor. Açılım sürecinin anlaşılması önemliydi. Bu mümkün olmadı. Ama bunun mümkün olmaması, aslında doğru olan bir şeyden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Örgüt bizim demokrasimizi derinleştirmemize karşı diye halkımızı en ileri demokratik standartlara ulaştırma idealinden vaz mı geçeceğiz?


Çözümleri bulmak hiç şüphesiz iktidarın sorumluluğundadır. İktidarın yorum yapması yeterli olamaz. Nasıl ekonomik krizde Hükümet sırf krizini sebeplerini tahlille yetinmeyip çözüm önerilerini getiriyorsa, iktidar da şimdi bu meseleyi kısa ve uzun vadede nasıl çözeceğini gösteren somut bir yol haritası hazırlamalı, kamu oyuna sunmalı ve yaygınlaşan ümitsizlik ve güvensizlik duygusunu gidermelidir. Mayınlar patlarken ve şehitlerimizin sayısı artarken önceliğin güvenlik önlemlerine verilmesi doğaldır. Demokratik açılımın başarısı ise ancak, ortak kabul koşullarının gerçekleştirilebileceği uzun vadede alınabilir. Çünkü Demokratik açılım sırf Kürt kökenli vatandaşlarımızı değil ayni zamanda bütün vatandaşlarımızı tatmin edecek bir çözüm getirebilmelidir. Ortak kabul koşullarının gerçekleştirilebilmesi ise hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasimizin derinleştirilmesiyle mümkün ile mümkün olur. Bunun yolu da Avrupa Birliği reform sürecine kararlılıkla devamdan geçer.

 

Aynı şekilde muhalefet de, şimdi her zamankinden daha fazla kendi sorumluluğunun idraki içinde olmalı ve iktidarın TBMM’de, demokratik zeminde uzlaşma arayışlarını yanıtsız bırakmamalı, toplumumuzun ihtiyacı olan dayanışma ve güven duygusunun arttırılmasına katkıda bulunmalıdır. Bu mesele partiler üstü bir meseledir.

 

 

* Bu yazı 22 Haziran 2010 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Back to Top