Avrupa Birliği'nin Güvenlik Politikası

Aslıhan P. TURAN
25 Eylül 2009
A- A A+

Soğuk Savaş döneminde, güvenlik endişeleri ideolojik kamplaşmalardan doğmaktaydı ve tehditlerin nereden gelebileceği günümüzdeki gibi belirsiz değildi. Uzun bir süreden beri, dini temel alan terör biçimleri devletlerin güvenliğine ve bütünlüğüne karşı en büyük tehdit halini aldı. Asimetrik tehdit karşısında kalan devletler, her ne kadar kendi ulusal çıkarları ve terörü farklı algılamaları dolayısıyla tam bir uyum içinde önlemler alamasalar da, uluslar arası terörle mücadele işbirliği içinde olmaya çalışmaktadırlar. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler (BM), kuruluş şartında da açıkça belirtildiği üzere, uluslar arası barış ve güvenliğin en önemli koruyucusu olarak görülmektedir. Avrupa Birliği (AB), BM tarafından kabul edilen kararlarını takip etmekte gecikmemiştir.


11 Eylül saldırılarına kadar, AB bünyesinde Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ekseninde, ortak stratejiler çerçevesinde ele alınan terörizme karşı önlemlerin en önemlisi, terörist faaliyetlerle ilgisi bulunduğu düşünülen ülkelere silah ihracatının engellenmesiydi. Bu önlem Kosova krizinin başlamasından hemen sonra ortak pozisyonlarla hukuki zemine oturtulmuştur. 1999 Tampere Konsey Zirvesi’nde, terörizmle mücadele güvenliği sağlayıcı önceliklerden biri konumuna getirilmiş ve Komisyon bu mücadeleyi somutlaştırmak için yürürlüğe sokulması gereken adımları tanımlamaya davet edilmiştir. Bu çerçevede, Konsey, 9 Aralık 1999’da terörizmin finansmanıyla mücadele konusunda bir tavsiye kararı kabul etmiştir. İşbirliğinin sağlanması amacıyla sadece bilgi alışverişinin sınırlarını çizen tavsiye kararı, 11 Eylül saldırılarından sonra, 21 Eylül 2001’de olağanüstü toplanan Avrupa Konseyi’nde onaylanmış ve geliştirilmiştir.


Siyasi açıdan alınan kararların yanında, AB, geçmişten beri askeri anlamda da, kendine özel bir sistem sahibi olmak, daha açıkça ABD’den yani NATO’dan bağımsız hale gelmek istemiştir. NATO’nun Soğuk Savaş döneminde kurulmasının nedenlerinin başında, Avrupa’yı Sovyet tehdidinden korumak gelmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, kuruluş amacını yitiren NATO yeni açılımlara yönelmiş, özerk bir güvenlik sistemine her zaman sahip olmak isteyen Avrupa Birliği ise yeni girişimlerde bulunmaya başlamıştır: NATO üye sayısını genişleme dalgalarıyla arttırma yoluna giderken, AB Ortak Dış ve güvenlik Politikası (ODGP) kapsamında yeni düzeni tehdit eden unsurlara karşı politikalar belirlemeye başlamıştır. Tüm bu gelişmeler ve girişimler bağlamında, NATO ve AB stratejik ortaklık temelinde ilişkilerini yeniden yapılandırmaktadır. Bu aşamada karşımıza iki soru çıkabilir: AB kendi güvenliğini sağlamakta özerk bir yapıya kavuşabilir mi ve Avrupa güvenliği için NATO’ya verilen öncelik hangi düzeydedir?


1992 yılında, AB’nin ODGP’yi resmileştirmesindeki ilk amaç, dış politikada ortak amaçlara ulaşabilmekti. 1999 yılında ise AGSP (Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası) Petersberg görevleri çerçevesinde operasyonlar düzenleyebilecek kapasitede bir askeri birliğe sahip olmaktı. Görüldüğü gibi, AB, NATO’dan bağımsız bir askeri güce sahip olarak, dış politikada üye devletlerin katılımıyla alınan kararlar doğrultusunda kriz alanlarına müdahale edebilecek bir güç konumuna gelmek istediğini göstermektedir. Nice Zirvesi sırasında AB’nin özerk müdahaleleri ve NATO işbirliği ile düzenlenecek müdahaleler arasında ayrım yapılmış, bu amacı desteklemek için de, Feira Zirvesi’nde bu konu netleştirilmiştir: kriz anında, eğer AB, NATO imkânlarından faydalanmaya karar verirse, AB’ye üye olmayan ama NATO üyesi altı ülkenin gözlemde bulunacağı bir süreç başlatılacaktır. Müdahale kararı verildiğinde ise bu altı devlet müdahaleye katılıp katılmamaya hür iradeleriyle karar vereceklerdir.


2003 yılında AB ile NATO arasında imzalanan “Berlin +” anlaşması, aralarındaki işbirliğinin sınırlarını çizmiştir. Bu antlaşma, AB’ye NATO’nun imkân ve kabiliyetlerinden faydalanma imkânı tanımaktaysa da bir noktada ciddi tartışmalara sebep olmuştur. Tartışma, NATO üyesi olan fakat AB üyesi olmayan ülkelerin, özellikle de Türkiye’nin tepkisini çekmiştir, çünkü karar alma sürecinde söz sahibi olmayan NATO üyelerinin bir müdahale kararında, tüm imkânlarıyla müdahaleye destek vermeleri söz konusu olmuştur. İngiltere’nin ve ABD’nin araya girmesi ve konunun Türkiye’nin istediği yönde açıklığa kavuşturulmasıyla tartışmalar son bulmuştur. NATO içerisinde, ABD’den sonra en önemli askeri güce sahip olan Türkiye’nin, jeostratejik konumu göz önünde tutulduğunda, ODGP ve AGSP çerçevesinde alınan kararlarda dışarıda tutulması mümkün gözükmemektedir.


“Berlin +” antlaşması, AB için kendisinin henüz sahip olmadığı NATO’nun imkan ve kabiliyetlerinden yararlanma olanağına kavuşurken, NATO kuruluş amacının yok olmasına karşın, Avrupa’daki varlığını sürdürme şansını yakalamıştır. Kosova ve Afganistan’da, AB’nin henüz etkili bir müdahaleyle devletler arasında barışı tesis etme ve net bir politika izleme yeteneğine sahip olmadığı ve NATO’ya ihtiyaç duyduğu görülmüştür. Bunda elbette ki devletlerin sorunları algılamadaki ve bu sorunlara biçtikleri aciliyet farlılığı, aynı zamanda savunmaya ayrılmış olan bütçe düzeylerindeki ayrışma en önemli etkenlerdir. Bir başka önemli neden ise, devletlerin, her ne kadar işbirliğine ihtiyaç duysalar da, güvenlik ve savunma konularını, ulusal hakimiyetlerini dahilinde görmekte olmalarıdır. Hal böyle olunca da, devletler arasında ortak paydalara ulaşmak ve AB olarak dış politika kararı almak oldukça zorlaşmaktadır.


Vahim sonuçlar doğurmuş olan 11 Eylül saldırıları ortak bir tehdit ve korku karşısında, devletlerin ortak savunma ve politika belirlemeleri açısında hızlandırıcı etki yaratmıştır. Barselona süreci kapsamında, 2000 yılında, AB, ortak bir strateji kabul ederek, Akdeniz’deki ortaklarını BM’nin terörle ilgili bütün konvansiyonlarına katılmaya davet etmiştir. Bu da gösteriyor ki, 11 Eylül, AB için bir yandan dış güvenliğin diğer yandan da iç güvenliğin önemini gözler önüne sermiş ve bu yüzden İçişleri ve Adalet alanında alınan kararların yerine, dış boyutu güçlendirmek adına, ODGP’nin ortak pozisyonları geçmiştir.


BM ve AB, terörizmin ve terörist faaliyetlere dâhil olmuş kişilerin mali kaynaklarının dondurulması yöntemiyle terörizmin finansmanının önlenmesine yönelik tedbirler almışlardır. Bu kararlara karşı kaynakları dondurulan kişiler tarafından Adalet Divanı nezdinde açılan pek çok dava vardır. Bu davalar kapsamında Topluluğun yetkileri ve insan haklarına saygı gösterip göstermediği, divan tarafından tartışılır hale gelmiştir. Topluluk, anlaşmadan kaynaklanan haklarının ötesine geçmekte, topluluk yargıcı ise kendini insan hakları savunucusu olarak görmektedir. Görüldüğü üzere, net ortak bir tanımı dahi uluslar arası planda yapılamamış olan terörizm, AB’nin kurumları arasında çelişkilere neden olmuştur. Terörle mücadelede belki de en kritik nokta, ortak bir tanımda uzlaşıya varılamamış olmasıdır.


Tüm devletlerin farklı açılardan konuya yaklaşmaları ortak bir harekete girişmeleri önündeki en mühim engeldir. Ulusal çıkarların ve değerlerin ve en önemlisi konunun algısının farklılaşması da, ortak önlemler almayı ve yaptırımlar uygulamayı zorlaştırmaktadır. Bu durumda, devletler tek başlarına mücadele etme gücünden yoksun oldukları için, gerek aralarında, gerekse uluslar arası oluşumlar arasında işbirliğine yönelseler de, ortak hareket kapasitesine sahip olmadıkları için, etkili bir mücadeleye girişememektedirler. AB’nin gerek siyasal önlemler ve yaptırımlar almada, gerekse askeri alanda mücadele vermekte ise tam anlamıyla tek başına hareket etmesi ise şimdilik pek mümkün görünmemektedir.


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top