Uluslararası Kabil Konferansı’nın Düşündürdükleri

A- A A+

11 Eylül saldırılarının ardından terörle savaş çerçevesinde Afganistan’da gerçekleştirilen savaş sonrasında düzenlenen, ve sürdürülebilir güvenlik ve refah temalarını ele alan konferansların dokuzuncusu, 20 Temmuz’da öncüllerinden farklı olarak Kabil’de yapılmıştır. Yarım gün süren ve 60’tan fazla temsilcinin ancak beşer dakika görüş bildirebildikleri toplantıya, Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin Afgan güvenlik güçlerinin 2014’e kadar  ülkedeki tüm operasyonların sorumluluğunu üstlenmeye hazır olabileceği şeklindeki iddialı beyanı damgasını vurmuştur.

 

 

Bağlayıcı olmayan bu söz uyarınca, ülkede konuşlu 150,000 yabancı askerin büyük bir kısmının geri dönmesi mümkün olabilecektir. Uluslararası bağışçılar Karzai’nin bu jestine karşılık devlet hazinesine bu defa doğrudan aktarılacak daha fazla yardım konusunda anlaşmışlardır. Bu zamana dek, ülkedeki yaygın yolsuzluklar nedeniyle yardımın yalnızca %20’si doğrudan yapılmaktayken, geri kalanı bakanlıklar ve pek çok hükümet dışı yardım organizasyonları aracılığıyla buraya ulaşmaktaydı. Konferansta, doğrudan yapılacak yeni yardımların en az %50 düzeyinde olacağı belirtilmiş ve bu desteğin büyük bir kısmının, Başkan Karzai’nin öngördüğü tarım ve kırsal kalkınma ile ekonomi, altyapı ve insan kaynaklarını geliştirme alanlarında iki düzine kadar öncelikli projeye harcanacağı ifade edilmiştir.

 

 

Bilindiği üzere, 2001 yılından beri Afganistan’a yapılan yaklaşık 40 milyar dolar yardıma rağmen ülkede kayda değer bir değişiklik görmek mümkün değildir. Konferansın sonuç bildirgesine göre, bu gidişatı engellemek için Afgan hükümeti altı ay içerisinde bir yasal gözden geçirme komitesi kurarak, Afganistan yasalarının hükümetin imzalayıp onayladığı BM Yolsuzlukla Mücadele Konvansiyonu’na (United Nations Convention Against Corruption-UNCAC) uygunluk ve tutarlılığını denetleme sözü vermiştir. Ayrıca, ilgili Afgan kanunlarında da belirtildiği üzere, yüksek rütbeli devlet görevlilerine ait mal varlıkları 2010’dan itibaren yıl bazında güncellenerek yayınlanacaktır. Katılımcılar Afganistan’ın geleceğinde siyasi, ekonomik ve sosyal eşitlik ile beraber, Anayasa tarafından halihazırda güvence altına alınmış kadın haklarının da merkeze oturtulması gerektiğini vurgulamıştır.  Bu doğrultuda kadınların temel ve mesleki eğitim alanlarında desteklenmesi ve tüm kalkınma projelerinde kendilerine söz ve katılım hakkı tanınması hususları dile getirilmiştir. İlave olarak, Afgan Hükümeti yine altı ay içerisinde Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Yasası’nın hayata geçirilmesi için uygun stratejiler geliştireceğini ve şiddet kurbanlarına yönelik gerekli hizmetlerin sağlanacağını beyan etmiştir. Katılımcılar, Afgan çocuklarının da cinsiyetten bağımsız olarak yaşam, sağlık ve eğitim konularındaki haklarının gözetilmesinin gerekliliğini tekrarlamışlardır.

 

 

Kabil Konferansı’nda, Amerika’nın Vietnam’dan çekilirken ortaya attığı “Vietnamizasyon”, yani Amerikan askerleri bölgeden çekildiğinde kendi ayakları üzerinde durabilecek bir Güney Vietnam yaratma politikasının bir benzeri görülmektedir. Konferansa hakim tema olan “Afganizasyon” yani Afganistan’ın yakın zamanda hem askeri hem sivil açıdan kaderini kendi tayin edebilmesi tasarısı, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Amerikan askerlerinin Temmuz 2011’de eve dönecekleri şeklindeki beyanında somutlaşmıştır. Fakat, Clinton aynı zamanda ABD’nin daha uzun yıllar ekonomik yardım ve Afgan güvenlik güçlerini eğitme çalışmalarını sürdüreceğini de sözlerine eklemiştir. Öte yandan, NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in askeri kontrol Afgan kuvvetlerine devredildikten sonra dahi NATO güçlerinin ülkede kalacağı şeklindeki beyanı Clinton’unkiyle çelişerek Afganizasyon’un ancak kısmi biçimde uygulanabileceği kanaatini doğurmuştur.  Konferansta silah bırakıp El-Kaide’yi reddeden ve Afgan anayasasını kabul eden Taliban militanlarını toplumla bütünleştirme planı da masaya yatırılmıştır.

 

 

300,000 kadar Afgan askeri ve polis gücünün önümüzdeki yıl sonuna dek insiyatif almaya hazır olacağı iddiası, bazı uzmanlarca boş hayalden öte değildir. Hatta, Afgan kuvvetlerinin 2014’e dek istenen seviyeye gelemeyeceği konusunda tereddütte olanlar da vardır. Ocak 2010’da Londra’da gerçekleşen Afganistan Konferansı’nı takip eden altı ayda, ülkedeki güvenlik durumunun iyileştiğinden bahsetmek yanlıştır; çünkü bu dönem, Afganistan’daki NATO gücü ISAF’ın (International Security Assistance Force) 2001’den beri tecrübe ettiği en kanlı dönem olarak kaydedilmiştir. Öte yandan, başta İran olmak üzere Afganistan’ın komşularının ABD ve NATO’ya karşı güvensizlikleri ile bu ülkenin gelecekteki güvenliği hakkında kendilerini ilgilendiren endişeleri dikkate alınmadan, tam kapsamlı bir güvenlik ortamının yaratılabilmesi imkansızdır. İran, El Kaide ve Taliban’a karşı dokuz yıllık NATO ve ABD angajmanına rağmen sınıraşan bir tehdit odağı haline gelen Afganistan’ın geleceğine şüpheyle yaklaşmakta, diğer yandan bölgede teröre karşı savaşta Pakistan’ın da sürece dahil edilmesi Hindistan ve Amerika arasındaki gerginliği daha da artırmaktadır.

 

 

Yolsuzluklarla anılan Karzai Hükümeti, dışarıda olduğu kadar içeride de güven uyandırmamaktadır. Ağustos 2009’da Karzai’yi bir dönem daha başkanlığa taşıyan şaibeli seçimler, Başkan’ın meşruiyetini daha da azaltmıştır. Amerikan askerleri Taliban güçlerini belli bölgelerde geri püskürtebildiyse de, Karzai Hükümeti geride kalan boşluğu etkin bir yönetişim ve güvenlik altyapısı ile dolduramamıştır. Öte yandan, sadece Kabil’de değil, önceki konferanslarda da dile getirilen yolsuzlukla mücadele ve şeffaflık konularında ülkede ilerleme sağlanamayacağına dair görüşler çoğunluktadır. Örneğin, Rus ve Amerikalı jeologların son bulguları ışığında, ülke topraklarında keşfedilen büyük miktarlardaki demir, bakır, lityum ve bazı değerli metallerin ülkenin ekonomik gelişiminde büyük rol oynaması beklenmektedir. Ancak Maden Bakanlığı, iddialara göre Kabil’in güneyindeki bir bakır madeninin çıkarılmasında bir Çin şirketiyle şeffaflığı sorgulanır bir anlaşma yapmıştır. Durum böyleyken, ülkenin yeraltı zenginliklerinin ne derece değerlendirilebileceği meselesi karanlıkta kalmaktadır. Tarım Bakanlığı’nın, ülkenin yaklaşık %80’ini oluşturan tarımsal kesime gereken maddi yardım ile bilgi-teknolojik desteği nasıl ulaştıracağı da merak konusudur. 

 

 

Vatandaşların yazdıkları bloglar, ve verdikleri röportajlara bakıldığında, büyük bir kesimin ülkede net bir ilerlemenin sağlanamamasından ötürü hayalkırıklığı içinde olduğu tespit edilebilir. Kamuoyuna göre, “ülkenin yeniden inşası” dendiğinde hükümetin anladığı sadece altyapı çalışmalarıdır. Oysa halk fabrikalar ve iş olanakları gibi açılımlar da beklemektedir. Öte yandan, imar çabaları yine çoğunlukla yolsuzluklar yüzünden heba olmaktadır. Örneğin, 20. yüzyıl başlarında İngilizlerce inşa edilmiş bir köprünün onarımı için ayrılan 100,000$’lık fonun 40,000$’ı, gerekli izin belgesini sağlayan “yetkili”ye verilmiş; 20,000$ yüklenici ve ortaklarına gitmiş ve nihayetinde kalan 40,000$ ile “köprüye benzer bir yapı” inşa edilebilmiştir. Afgan halkı, Anayasa’nın 50. maddesinin kendilerine tanıdığı hak uyarınca, ülkenin yeniden yapılanmasında harcanan her doların kendilerine rapor edilmesini beklemektedir. Yılgınlık içindeki sıradan halk, bu karmaşık savaş ekonomisi çarkında çeşitli zevksiz imar projelerinde aracılık yaparak cebini dolduran, vatanseverlikten uzak yeni zengin sınıftan da hiç hazzetmemektedir. Benzer şekilde, Afgan kadınları adına konuşan, Herat’taki kadın sığınma evinin kurucusu Suraya Pakzad Kabil Konferansı öncesi kendilerine danışılmadığından yakınarak, yerel kuvvetlerin güçlenmesi ile kadın haklarının kısıtlanmasının mümkün olabileceğini söylemiştir. Kadınların en büyük korkusu ise, Taliban’a yönelik açılımın kendilerini bahis konusu yapan bir pazarlığa dönüşmesidir. Bu endişenin kaynağı, bir dönem Amerika’nın Hindistan Büyükelçisi olan Robert Blackwill’in öngördüğü, Afganistan’ın de facto paylaşımı ile ilgili plandır. Afganistan senaryolarından sadece biri olan bu görüş uyarınca ABD Peştun yoğunluklu güney bölgesinde Taliban kontrolünü kabul edecek, karşılığında ise Taliban El Kaide’nin ülkeye girişine izin vermeyecek ve kendisi de geri kalan bölgelerde istikrarı sarsıcı eylemlerde bulunmayacaktır. Taliban’ın kuralları ihlal etmesi durumunda, ABD silahlı kuvvetleri devreye girecektir. Ve her koşulda, Amerikan ekonomik ve askeri desteği, kuzey ve batıdaki Peştun olmayan Afganlara yönelik devam edecektir. Ancak bu plan mükemmel olmaktan uzaktır. Afganistan içindeki bir Peştunistan, Pakistan sınırları içerisindeki yaklaşık 25 milyon kadar Peştun kökenli Pakistanlının göçünü tetiklerken, içeride baskıcı Taliban yönetimi altında sadece kadınlar değil, Tacik, Hazara ve Beluci kökenli azınlıklar da zarar görebilecektir. Peştunların kendileri bile Taliban rejimi altında rahat nefes alamayabileceklerini düşünmektedir.

 

 

Taliban tarafından yapılan açıklamaya göre, Kabil Konferansı Amerika’nın insiyatifi kaybettiğinin ve Afganistan meselesini çözemediğinin bir itirafı niteliğindedir. Afganistan için bugüne dek gerçekleşen girişimlerin hep başarısız olduğunu vurgulayan Taliban, gündemi belirsiz ve tutarsız Kabil Konferansı bağlamında Amerika ve uluslararası topluluğun ülkeden çekilerek, yaklaşan topyekün yıkım, aşağılanma ve yenilgiyi Kabil’deki kukla rejimin üstüne atma niyetinde olduklarını ifade etmiştir. Doğu Afganistan’ın gölge valisi olarak anılan, Taliban’ın üst düzey komutanlarından Molla Sabir de Kabil görüşmelerine önem atfetmemektedir. Sabir’e göre konferans, Karzai rejimini bir nebze daha ayakta tutma çabasından ibarettir; oysa, Karzai, ABD ve NATO çoktan kaybetmişlerdir. Taliban toplantıları ise daha basit, ancak daha etkindir. Sabir’in sözleriyle, üyelerin bazıları motorlar, bazıları eşekle, bazıları da yaya olarak gelir; bir ağaç dibine çadır kurup oturulur, konuşulur ve karar verilir.

 

 

Düzenlendiği yer ve ortaya koyduğu hedefler açısından öncekilerden ayrılan Kabil Konferansı, iç ve dış kamuoyunda beklenen sansasyonu yaratamamıştır. Mevcut duruma bakıldığında, önceki sekiz konferansın ülkeye bir düzen ve dirlik getiremediği görülmekte ve bu gidişatın değişeceğine dair inançsızlık suç odaklarını teşvik etmektedir. Gerek Afgan halkını gerekse komşu ülkeleri kazanarak onları Afganistan’ın geleceğinde paydaş hale getirmek için daha şeffaf, paylaşımcı ve uzlaşmacı politikalar gerekmektedir. Terörist ve işbirlikçilerinin yeri ile onlara giden yardım güzergahlarının tespiti için cinsiyet veya köken ayrımı yapılmaksızın tüm halk ile elele vermek, Taliban için caydırıcı olacaktır. Aynı bağlamda, sivil cephede halkın ihtiyaçlarına samimi şekilde kulak vererek, istihdam olanakları yaratacak imar projelerine öncelik verilmesi ve bu projelerin ihale ve işletim süreçlerinin şeffaflık dahilinde takip edilmesi önemlidir. Önceki konferanslarda da dile getirilen kalkınma ve istihdam konularının Kabil’de bu defa altı çizilerek tekrarlanması sevindirici bir gelişme ise de, açılımların bu defa da başarısızlığa uğraması ihtimaline karşılık sonuçların daha vahim olması kaçınılmazdır.

Back to Top