İran'a Rağmen Batı Mı, Batı'ya Rağmen İran Mı?

A- A A+

Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle çok boyutlu bir dış politika izlemeye başlayan Türkiye, Doğu ülkeleri ile Soğuk Savaş boyunca geri planda kalmış olan ilişkilerini, başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere geliştirmeye başlamıştır. Ancak Türk dış politikasının Batı eğilimi değişmemiş, Avrupa Birliği’ne üyelik öncelikli hedef olmaya ve güvenlik bağlamında da NATO’ya bağlı hareket edilmeye devam edilmiştir.


Ayrıca Türkiye, gösterdiği ekonomik atılım ile dünyanın 16. büyük ekonomisi haline gelmiş ve pek çok ülke ile ticari ilişkiler geliştirmiştir.

 

Dolayısıyla gerek değişen konjonktür gerekse gelişen ekonomik yapı Türkiye’yi Batı’yla olduğu gibi Doğu’yla da ilişkileri geliştirmeye itmiştir. Bu yönelimin bir sonucu olarak, bölgesel nüfuz rekabeti her zaman varlığını korumakla birlikte Türkiye, 1639 yılından beri barış içinde olduğu sınır komşusu İran ile ilişkilerini son yıllarda önemli ölçüde geliştirmiştir.

 

Bununla birlikte İran’ın 1970’lerde başlattığı nükleer program ve faaliyetlerine son dönemde kazandırdığı ivme uluslararası toplumun tepkisine yol açmıştır. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (NPT) imzalamış olan İran, yürüttüğü nükleer program ve faaliyetlerin barışçı gayelerle nükleer enerji üretimine yönelik olduğu iddiasındadır.(1) Ancak uzmanlar nükleer enerji üretimine yetecek kadardan fazla zenginleştirilmiş uranyuma sahip olması muhtemel İran’ın, bunu belli bir noktadan sonra nükleer silah üretiminde kullanmasının söz konusu olacağı görüşündedir.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İran’ın nükleer faaliyetleri hakkında 2006, 2007, 2008 yıllarında 4 adet karar kabul etmiştir.(2) Bu kararlarda İran’ın NPT imzalamış ülke olarak esas itibariyle barışçıl gayelerle nükleer enerji üretimine hakkı olduğu kaydedildikten sonra İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEA) koyduğu kaidelere uyması istenmekte, bu çerçevede uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve UAEA ile yakın işbirliği içinde hareket edilmesi talep edilmektedir. Tüm bu gelişmeler, tüm uluslararası toplumu olduğu gibi Türkiye’yi de bu konuda tavrını belirlemeye itmiştir.

 

İran’ın nükleer politikası konusunda da Türkiye’nin tavrı başından beri net olmuştur. Türkiye, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerini getirmesi ve UAEA ile işbirliği geliştirmesi gerektiğini savunmaktadır. Öte yandan ABD ve BM Güvenlik Konseyi üyelerinin İran’a yönelik politikalarında diplomatik ve barışçıl yollara öncelik vermesi gerektiğini ifade etmiştir.

 

Profesör İlter Turan, The German Marshall Fund of the United States tarafından 25 Haziran 2010 tarihinde yayımlanan “Turkey’s Iran Policy: Moving Away from Tradition?” başlıklı yazısında Türkiye’nin, İran’ın nükleer politikasına yönelik tavrını bu durumun bölge ülkeleri için taşıdığı risklerden çok, başta İsrail olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerin nükleer silaha sahip oluşunun şekillendirdiğini ifade etmektedir.(3) Türkiye, İran’ın nükleer silahlanma girişimini de kapsayacak şekilde tamamen nükleerden arındırılmış bir bölge talep etmektedir.

 

Profesör İlter Turan, İran’ın nükleer silahlanma isteği karşısında Türkiye’nin aldığı tavrın nedenlerini şöyle özetlemektedir(4): 1968 NPT Atlaşması’ndan kaynaklanan nükleer silahlanmayı engelleyen rejim, daha önceden nükleer silaha sahip olmuş ülkelere avantaj sağlamaktadır. Bu ülkeler dışında, bazı yeni ülkeler de NPT sisteminin dışında kalarak nükleer silah geliştirme olanağı bulmuş ve sistemin temel şartını ihlal eden bu ülkelere, büyük güçler tarafından göz yumulmuştur. Özetle, bazı ülkelere göz yumulurken bazı ülkelerin nükleer silahlanması engellenmektedir. NPT Antlaşması’ndan önce nükleer silaha sahip olmuş ve şu an ayrıcalıklı bir konumda bulunan ülkeler, tam bir nükleer silahsızlanmanın önünde engel teşkil ederken; nükleer kulübe dâhil olmak isteyen ülkelere, onların rızası dışında geliştirilen kuralları öne sürerek karşı çıkmaktadırlar.

 

Bu durum, ABD ile Türkiye’nin İran konusundaki tavırlarının farklı olmasının temel nedenidir. Başkan Bush döneminde İran’a karşı askeri müdahale dâhil, sert tedbirler alınması gündemdeyken, Başkan Obama ile birlikte daha ılımlı bir politika izlenmiş, diplomatik görüşmelere ve arabuluculuk çalışmalarına öncelik verilmiştir. Bu bağlamda, Türkiye ve Brezilya’nın arabuluculuk çalışmaları ile önemli bir başarı sağlanarak “Tahran Deklarasyonu” olarak adlandırılan Nükleer Takas Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre İran, Türkiye üzerinden Viyana Grubu’na (ABD, Fransa, Rusya ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan oluşuyor) göndereceği yüzde 3,5 oranında zenginleştirilmiş 1200 kilo uranyumun karşılığında yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş 120 kilo uranyum alacaktır.(5)

 


Dolayısıyla anlaşma teknik olarak, İran’ın uranyum zenginleştirme teknolojisini ilerletmesine, bu yolla da nükleer bomba yapabilme kapasitesine engel olmaktadır. Zira İran’ın düşük yoğunluklu uranyumu ikinci bir ülke (Türkiye) üzerinden alınacak ve yerine nükleer enerji üretiminde ihtiyaç duyduğu yakıt çubukları verilecektir.

 


Ancak zaman için de ABD’nin İran’a karşı tutumu sertleşmeye başlamış ve yeni yaptırımların yürürlüğe konması gündeme gelmiştir. Akabinde de Nükleer Takas Antlaşması gibi önemli bir ilerleme kaydedilmesine karşın ABD, İran’ın tüm şartlara cevap vermediğini, sahip olduğu uranyum miktarını sürekli arttırdığını ve uranyum zenginleştirme çalışmalarını sürdürdüğünü öne sürerek 9 Haziran 2010’daki BM Güvenlik Konseyi toplantısında İran’a yaptırım kararı çıkmasını sağlamıştır.(6) Oylamada Türkiye ile Brezilya’nın yaptırıma “hayır” oyu vermesi ile de Türk-Amerikan ilişkileri gerilmiştir.

 

Türk Dışişleri Bakanlığı, "Türkiye, BM Güvenlik Konseyi kararının, 17 Mayıs 2010 tarihli Tahran Ortak Bildirisi'yle açılan, İran'ın nükleer programına ilişkin meselenin diplomasi yoluyla barışçıl şekilde çözümüne yönelik fırsat penceresine halel getirmesinden ve diplomatik gayretlere zarar vermesinden endişe etmektedir" açıklamasında bulunmuş ve söz konusu oylamada, başından bu yana meselenin diplomasi yoluyla çözümünü savunan Türkiye tarafından olumsuz oy kullanıldığı bildirmiştir.(7)

 

Başından beri diplomatik çözümü savunan, ABD’nin de desteği ile arabuluculuk rolü üstlenen ve Nükleer Takas Antlaşması’nın imzalanmasına ön ayak olan Türkiye’nin verdiği “hayır” oyunun tutarsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Yüzü Batı’ya dönük olmakla birlikte çok boyutlu politika izleyen, her zaman bölge barışını destekleyen ve son dönemdeki “Komsularla Sıfır Sorun Politikası” ile dış politikada önemli açılımlar gerçekleştiren Türkiye, şüphesiz 1639 yılından beri barış içinde olduğu İran ile ilişkilerinin bozulmasını istememektedir.

 

Güvenlik Konseyi’nin aldığı yaptırım kararı, İran’a ağır silah ambargosu ve bankalarına uluslararası abluka getirmektedir. İran’da zaten uzun zamandan beri uygulanan yaptırımlar göz önüne alındığında, yeni yaptırım ve ambargolar ile birlikte İran ekonomisinin büyük sıkıntı yaşaması muhtemeldir. Yaşanacak büyük bir ekonomik krizin sosyal sonuçlarından, oluşması muhtemel bir anarşi ve kaos ortamından komşu ülke Türkiye’nin etkilenmemesi mümkün değildir. Zira 2003 yılından beri Irak’taki durum bunun en belirgin örneğidir. PKK terörüyle mücadele halindeki Türkiye, Irak sınırından ülkeye giren teröristler nedeniyle büyük sıkıntı yaşamaktadır. Ancak İran kendi topraklarında PJAK adıyla yuvalanan PKK’lı teröristlere karşı mücadele etmekte, Türkiye ile PKK kamplarına yönelik ortak operasyonlar düzenlemektedir. İran’da oluşacak bir toplumsal kargaşa ortamının, PKK’lı teröristlerin bu ülkede yuvalanmasını kolaylaştıracağını söylemek yanlış olmayacaktır. Şüphesiz Türkiye bölgede nükleer silah sahibi bir İran istememektedir, ancak diğer BM Güvenlik Konseyi üyelerinin hiçbiri İran ile sınır komşusu olmadığından Türkiye’nin hassasiyetleri daha farklıdır.

 

Öte yandan İran, kanıtlanmış petrol rezervleri 136 milyar varile (dünya rezervlerinin %10), doğal gaz rezervleri ise yaklaşık 28 trilyon metre küpe (dünya rezervlerinin %16) varan önde gelen petrol ihracatçısı ülkelerdendir(8). Türkiye de önemli miktarda petrol ve doğal gazı bu ülkeden ithal etmektedir. 2010 yılının ilk çeyreğinde ithal edilen toplam 3 milyon 223 bin tonluk ham petrolün 821 bin 514 tonu İran’dan gelmektedir.(9) Ayrıca İran, Rusya’dan sonra Türkiye’nin en fazla doğalgaz ithal ettiği ikinci ülkedir. Buna ilaveten Türkiye, İran gazı ve petrolünün Batı pazarlarına gidişinde transit ülke konumundadır. Unutmamak gerekir ki Saddam döneminde Irak’a uygulanan ambargo Türkiye ekonomisine de ekstra yük getirmiş ve Türk ekonomisi üzerinde olumsuz etki yaratmıştır.

 

Öte yandan 2008 yılı sonu itibarıyla iki ülke ticaret hacminin 8 milyar dolar düzeyini aşmıştır. Turizm alanında da yaklaşık 1 milyon İranlı turist Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Ayrıca, İran’daki Türk yatırımcıların sayısı artmış, Türkiye İran’daki toplam yabancı yatırımlarda 3. sıraya yükselmiştir.(10)

 

Özetle pek çok alanı kapsayan Türkiye-İran ilişkileri azımsanmayacak boyutlardadır. Ancak Türkiye, uluslararası arenadaki konumu itibariyle, İran’a karşı sert önlemler almak konusunda hem fikir olan partnerlerinin tavrını da göz önünde bulundurmak zorundadır. Nitekim Türkiye, Güvenlik Konseyi’nde olumsuz oy vermesine rağmen alınan karara saygı göstereceğini açıklamıştır. ABD de Türkiye’yi, İran konusunda Amerikan hassasiyetlerini tam olarak karşılayan bir anlaşmaya varılması yönünde desteklemektedir. Bu da, iki ülke ilişkileri zaman zaman hassas dönemler yaşasa da ortak çıkarların fazlalığının ilişkilerin bozulmasını engellediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

 

Sonuç olarak, Türkiye kendi güvenliğinin gereklerini, ekonomik çıkarlarını ve dış politikadaki önceliklerini gözetirken, İran’ın nükleer programının dış dünyada yarattığı kaygı ve hassasiyetleri göz önünde tutmalı, ne Batı bloğuna, ne de İran’a tamamen karşıt bir tutum sergilememelidir. Öte yandan nükleerden tamamen arındırılmış bir bölge isteği üzerinde durulmalı, NPT sistemine aykırı olarak nükleer silaha sahip olan tüm ülkelerin en az nükleer İran kadar risk taşıdığı ve taşıyacağı özellikle vurgulanmalıdır. Son olarak diplomatik çözüm arayışlarına devam edilirken İran’ın Türkiye’nin kendisine verdiği desteği, nükleer silah üretmek amacıyla zaman kazanmak için kullanmasına da fırsat verilmemelidir, zira böyle bir durumda uluslararası toplumdan gelecek tepkileri ve Türkiye’nin imajının ne ölçüde sarsılabileceğini tahmin etmek güç değildir.

 

 


Notlar:

1 Bayram SİNKAYA, “İran’ın Nükleer Programına Arap Ülkelerinin Yaklaşımı”, ORSAM, Mart 2010
2 BM Güvenlik Konseyi Kararları, Bkz. www.un.org/documents/scres.htm (erişim 3 Temmuz 2010)
3 İlter TURAN, “Turkey’s Iran Policy: Moving Away from Tradition?”, The German Marshall Fund of the United States, 25 June 2010
4 Ibid.
5 Nükleer Takas Antlaşması İmzalandı, 17 Mayıs 2010, Bkz. www.habermedyaturk.com/nukleer-takas-anlasmasi-imzalandi-haber,2478.html (erişim 3 Temmuz 2010)
6 Bkz. www.un.org/News/Press/docs/2010/sc9948.doc.htm (erişim 4 Temmuz 2010)
7 Bkz. www.haberler.com/turkiye-kararin-iran-nukleer-programina-iliskin-2095581-haberi/ (erişim 4 Temmuz 2010)
8 İran’ın Petrol Rezervleri 138 Milyar Varile Yükseldi, USAK, 26 Mart 2009, Bkz. www.usakgundem.com/  (erişim 6 Temmuz 2010)
9 Bkz. istenhaber.com/2010/06/07/6-milyon-ton-petrol-ithal-ettik (erişim 6 Temmuz 2010)
10 Türkiye-İran İlişkileri, Bkz. http://tehran.emb.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=210 (erişim 6 Temmuz 2010)
11 Ian LESSER, “Rethinking Turkish-Western Relations: a Journey Without Maps”, The German Marshall Fund of the United States, 30 June 2010

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top