Önce Küresel Nüfuz Politikaları mı, Açık Toplum İdeali mi?*

Özdem SANBERK
08 Haziran 2010
A- A A+

İsrail’in Gazze’ye yardım konvoylarına kanlı saldırısının dünyada ve bölgede yarattığı bunalım bütün sıcaklığı ile sürüyor. Olayların devam edeceği ve suların kolay kolay durulmayacağı belli. Bu sırada yapılacak değerlendirmelerde dikkatli olunması, itidalin elden bırakılmaması, fevri davranışlardan kaçınılması ve acele kararlar alınmamasının önemi açık. Tarih, akışını hızlandırdı. Bu akışın istikametini iyi teşhis edemeyenlerin akıntıyla ters düşeceklerine şüphe yok.

 

Hem bölgeselleşen hem genişleyen dış politika
Böyle bir uluslararası ortamda Türk dış politikasının hem bölgemizdeki etkiliğinin arttığını, hem de sorumluluk alanının dünya diplomasi sahnesinin tamamına yayıldığını görüyoruz. Türkiye dinamik bir topluma sahip. Çabuk artan çok genç bir nüfusu var. Süratle değişiyor. Dünyadaki dengeler de, tarihin hızlı akışına paralel olarak süratle değişiyor. Türkiye’nin bu dinamik değişime ayak uydurabilmek ve artan genç nüfusuna beklediği geleceği hazırlayabilmek için sürdürülebilir büyümesini geçekleş-tirebilmesi gerekiyor. Bu nedenle içerde ve dışarıda barışa ve istikrara ihtiyacı var.


Türkiye, bu ihtiyaçtan hareketle çevre ülkelerde ve özellikle Ortadoğu’da istikrarsızlık ve çatışma yaratabilecek gelişmelerin karşısında yer alıyor ve aynı şekilde dünya barışını tehdit eden gelişmeleri de dikkatle izliyor. Bu gelişmelerin kendisi için bir tehdit oluşturmasını önlemeye çalışıyor. Komşularıyla ilişkilerini geliştiriyor, aralarındaki sorunların çözümüne katkıda bulunmaya çalışıyor. Türk diplomasinin bugün özellikle Ortadoğu’da yoğunluk kazanması, fakat aynı zamanda dünyaya açılmasının gerekçelerini işte Türkiye’nin istikrarsızlıklarla dolu kendi bölgesinde ve belirsizlikler içindeki dünyada barışa olan bu ihtiyacında aramak gerekir.

 

İç siyaset
Türkiye iç barışını sağlamak için içerde on yıllardan beri birikmiş ve müzminleşmiş sosyo politik sorunlarının köklü çözümlerini hedef alan açılım politikalarını izliyor.

 

Bölgesel diplomasi
Türkiye çevre ülkelerle de sorunsuz yaşamak için Ortadoğu, Hazar havzası, Kafkasya, Karadeniz bölgesi ve Balkanlar’da istikrar, güvenlik ve refahın yerleştirilmesi gerektiğine inanıyor. Bu geniş bölgeyi bir barış, işbirliği ve dayanışma alanı haline dönüştürmek amacıyla buralarda çatışmaları önleyici aktif girişimlerde bulunuyor. Bu amaçla son yıllarda bölgede giriştiği teşebbüsler etkileyici.


Bu teşebbüslerden bazıları özetle şunlar:
Gazze halkının ıstıraplarının ve onları tecritten kurtarmak için bu sorunun, BMGK’de İsrail aleyhine karar aldırmak dahil, dünyanın gündemine dramatik bir şekilde getirilmesi ve İsrail’in uluslararası toplumda izole edilmesi, İran’ın uranyum zenginleştirme çabaları dolayısıyla doğan soruna barışçı çözüm için Brezilya ile birlikte İran’la imzalanan Takas anlaşması, Irak’ta, bölgesel Kürt Yönetimi ve Şii Gruplar dahil, tüm etnik ve mezhep gruplarının güvenini kazanarak ülkede birlik ve güvenliğin kurulmasına yardım, Suriye ve Lübnan ile karşılıklı güvene dayanan yeni ilişkiler kurulması, Suriye, Libya, Ürdün, Yunanistan ve Rusya dahil çevre ülkelerinin büyük kısmıyla vizelerin kısmen veya tamamen kaldırılması, Rusya ile 30 milyara varan ticaret hacmi ve enerji işbirliği kurulması, Azerbaycan ile geniş kapsamlı petrol ve gaz antlaşmaları imzası, Ermenistan’la Kafkasya’da barış, güvenlik ve istikrar hedefine ve ikili diplomatik ilişkilerin kurulması hedefine yönelik protokollerin akdi, Batı Balkanlar’da Bosnalılarla Sırpların barıştırılması, Kıbrıs’ta BM Kapsamlı Barış Planı’na ve çözüm çabalarına destek, Yunanistan’la imzalanan 22 yeni Anlaşma..


Bu girişimler Türk diplomasisinin Ortadoğu’da, Kafkaslarda ve Doğu Akdeniz‘de birkaç yıldan beri ne ölçüde yoğunlaştığını kanıtlayan girişimlerden sadece bazıları. Türkiye’nin bölgede böyle bir barış ve işbirliği stratejisi izlemesini mümkün kılan en güçlü avantajı ise kendi topraklarının sınırlarını bilmesi ve etrafındaki ülkelerin hiç birinin toprakları üzerinde bir talebi bulunmaması.

 

Avrupa Birliği
Öte yandan Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi Türkiye’nin temel siyasi tercihi olmaya devam ediyor. Evet, birlik içinde güçlü siyasi çevrelerin engelleme çabaları var. Ama Türkiye bu kıtaya 600 yıllık tarihi ve kültürel ekonomik, ticari ve insani bağlarla bağlı. Ayrıca Avrupa Birliği’nde yaşayan 4 milyon vatandaşı ve soydaşı bu bağların sırf geçmişe değil bugüne de ait bulunduğunu kanıtlıyor.

 

Küreselleşme
Türkiye küreselleşmeyi iyi yönetmek istiyor, çünkü küreselleşme, içerde toplumumuzun kırılgan kesimlerini daha da zayıflatıyor, dışarıda ise siyasi ve ekonomik adaletsizliklerin ve haksızlıkların temel nedenleri arasında. Ama bunun yanında insanlığın bir bütün olarak ortaya çıkmasını sağladığı için gelecek perspektifinde büyük fırsatları da beraberinde taşıyor. İşte Türk dış politikasının, karmaşık bir dünyada, bir yandan bölgeselleşirken, bir yandan da sorumluluk alanını genişleterek küresel ayak seslerini duyurmasının sebepleri bunlar.

 

Barış için kurulacak her masaya oturmak
Türkiye, şekillenmekte olan bu 21’inci yüz yıl dünya düzeninin kurulmasında bu nedenlerle aktif rol almak istiyor. Gerek bölgesel, gerek küresel düzlemlerde ortaya çıkacak muhtemel istikrarsızlıkların, tehditlerin ve çatışmaların bize sirayet etmesini önlemek ve ülkenin ihtiyaç duyduğu kalkınma hamlelerini önlemesine set çekmek için çevresinde ve dünyada barışı korumak amacıyla kurulacak her masaya oturmak ve düzen kurucu olmak istiyor. Bu sözler Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ait. Dış ilişkilerimizde bu günkü vizyonun amacını açıklıyor. Türkiye’nin yükseliş enerjisinin sebeplerini de ortaya koyuyor.


Bütün bu gelişmelerin anlamı nedir?
Türk dış politikasının yeni vizyonunda dış ilişkilerindeki önceliğinin, Ortadoğu ve çevre ülkeleri üzerinde şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Dışişleri Bakanı bölgeyi sahiplenmek ve çevre ülkelerinde bir nevi düzen kurucu bir rol oynamak istediğimizi açıkça söylüyor. Hükümet, Güney ve Kuzey komşularımıza vizeleri kaldırarak ilişkilerin gelişmesinde, barış ve güvenliğim kurulmasında bizzat halkları da devreye sokuyor. Aynı yörede bir saatlik mesafede yaşayan insanların birbirleriyle temas etmelerinin önündeki engelleri yok ederek bölgenin jeopolitiğine insani bir boyut kazandırıyor. Bu rol bölgede dönüştürücü bir etki yaratıyor. Karışık bir coğrafyada barış adacıkları, barış havzaları meydana getiriyor. Ermenistan’la imzalanan Protokoller iki ülke arasında ve Kafkasya’da on yıllarca birbirlerine sırt sırta yaşayan insanların şimdi birbirlerine yüz yüze dönmeleri için umut ışıkları yakıyor. Bu süreçler katılımcı süreçler. Bir kısmının henüz sonuç vermemiş olması girişimlerin doğru olmadığını kanıtlamıyor. Türkiye’nin özgüvenini ve bölgedeki barışa katkı iradesini gösteriyor.

 

Dış politikanın sorumluluk alanının genişlemesi
Türk dış politikasının önceliği bölgeye kaymış olmakla beraber Türk diplomasinin sorumluluk alanın küresel bir nitelik kazandığını yukarıda belirtmiştik. Her gün yenilenen dünyada Türkiye de süratle değişiyor. Yüksek işsizliğe, yoksulluğa, bölgelerarası dengesizliklere rağmen şehirleşme, eğitim ve orta sınıflaşma, dengesiz fakat süratli bir şekilde gerçekleşiyor. Türkiye bölge ekonomisinin odak noktası ve itici gücü. Türkiye bu ekonomik gücünü, Cengiz Çandar’ın yazdığı gibi, jeopolitik gücüyle birleştiriyor. Böylece siyasi nüfuzunu çevresine ve küresel düzleme yayıyor ve uluslararası toplumu, Türkiye’nin görüşlerinin hesaba katmaya zorluyor. Türk dış politikasının büyük dünya sorunlarını kendi ilgi sahası içinde görmesi 21’inci yüz yıl yeni dünya mimarisi içinde yer alabilmek ve bu sorunların çözümü konusunda kendi görüşlerini kabul ettirebilmek açısından Türkiye’ye ciddi bir avantaj sağlıyor.

 

Kendi dış politika sorunlarımız aynen duruyor
Ne var ki Türkiye bu avantajı Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümü ve Güney sınırlarından topraklarına yönelen terör tehdidinin sona erdirilmesi veya etnik lobilerin kamu oyu saldırılarının dengelenmesi veya Avrupa Birliği katılım sürecinin ilerletilmesi gibi ulusal çıkarlarını korumak ve ilerletmek için henüz somut olarak kullanabilmiş değil. Türk diplomasisi Gazze’deki insanlık dramına son verilmesi için gösterdiği enerji ve iradeyi, Avrupa’da kuşatma altına tek halk olan ve Ada’da barış ve birleşme istedikleri halde kendi kimlikleriyle hala seyahat bile edemeyen Kıbrıslı Türkleri de onlarca yıldan beri maruz kaldıkları haksız tecritten kurtarmak için de artık gösterebilmeli.

 

Otoriterleşme ve radikalleşme riski
Türkiye uluslararasında daha henüz başlangıcında bulunduğu bu nüfuz ve yükseliş sürecinde dikkat ve kararlılıkla yol almakta. Yalnız burada gözden uzak tutulmamasında yarar olan bir nokta var:


Türkiye kendi demokrasisini derinleştirmeden, iç ve dış politikalarındaki önceliğini, 21’inci yüzyıl şeffaf ve açık toplum demokrasisi ideali yerine, bölgesel ve küresel nüfuz politikası arayışlarına kaydırarak transatlantik dünyasındaki ittifak bağlarını zayıflatmak pahasına bölgede yerleşecek olursa, çok boyutlu diplomasi yaklaşımımdan artık söz etmek imkânı kalmaz. Dış politikada radikalleşme riski ciddileşir. Dış politikada radikalleşme, içerde radikalleşmeyi beraberinde getirir. Türkiye otoriter bir Ortadoğu demokrasisine dönüşme sürecine girer. Böyle bir gelişme, insan unsurunun özerkliği, insan onuru ve ifade özgürlüğü idealine erişme hedefimizin gerçekleşmesini büyük ölçüde zorlaştırır. Ne yazık ki, azınlıktaki görüşe saygı temelinde bir demokratik anlayış, her iklimde gerçekleşemiyor.


Türkiye’nin Ortadoğu kimliği, aynen Avrupa kimliği gibi eşyanın tabiatına uygun bir gerçek. Bu da aslında bizim kimliğimizin zenginliği. Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olması nasıl doğalsa, aynı zamanda bir Ortadoğu ülkesi olması da doğal. Ama otoriter bir Ortadoğu ülkesi olması sorunlu. Ülkemiz otoriter bir Ortadoğu demokrasisine doğru evrilme yoluna girecek olursa, o zaman tamamen farklı statüde ve farklı nitelikte bir Türkiye’nin ortaya çıkacağını unutmayalım. Batı dünyası ile gergin ve güvensiz ilişkiler içinde bulunan, tek boyutlu bir dış politika uygulayan ve açık toplum ideali öncelik taşımayan bir Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada nüfuz sahibi olması mümkün olamaz. Böyle bir durum Türkiye’nin, bu gün filizlenmeye başlayan ve hepimizi gururlandıran bölgesel ve küresel etkinliğini de riske atar. Hatta ortadan kaldırır.


Başbakan Erdoğan’ın 1 Haziran tarihinde TBMM’de, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde hukuka ve diplomasiye vurgu yapan sözleri Türkiye’nin bu yola girmeyeceğinin açık teminatını oluşturuyor. Hal böyle olmakla beraber, Bazı Avrupa liderlerinin tutumları dolayısıyla Batı opsiyonunun Türkiye’nin iradesi dışında kapanması olasılığı, önceliklerimizi tayin ederken, bizi böyle bir riskin varlığı konusunda gerçekçi olmaya davet etmekte.

 

*Bu yazı 07/06/2010 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Back to Top