Türkiye-İran-Irak Üçgeni (DSA)*

A- A A+

ürkiye, İran ve Irak arasındaki ilişkilerin seyri çok kritik bir dönemde Ortadoğu bölgesinin barış ve istikrarını etkileyen başlıca unsurlardan biri olacaktır. Amerikan muharip kuvvetleri bu yıl sonunda plânlandığı şekilde çekildiği takdirde, o aşamada Irak’ta, ülkenin toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını ve iç barışını koruyabilecek ve mevcut politik ve ekonomik sorunlarını çözümleyebilecek istikrarlı bir Hükümetin mevcut olup olmayacağı belli değildir. Son seçimler Irak’taki siyasî partiler arasındaki rekabetin şiddetini olduğu kadar Özel Seçim Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumların ne derecede siyasî müdahalelere karşı zaaf içinde bulunduklarını da göstermiştir. Seçimlerden sonra terör olaylarının devam etmesi kuşkusuz ayrı bir endişe kaynağıdır.

 

Bağdat’ta son seçimlerde en fazla oy alan İyad Allavi’nin liderliğindeki “Irakiyye” partisi ile Başbakan Nuri el- Maliki’nin “Hukuk Devleti Koalisyonu” partisi arasında halen kıyasıya bir mücadele hüküm sürmektedir. Allavi’nin partisi 325 sandalyeli Parlâmento’da Maliki’nin partisinden iki sandalye fazla kazanmış, fakat Maliki’nin etkisi ile Anayasa Mahkemesi Irakiyye partisinden iki üyenin vaktiyle BAAS partisini destelediklerine hükmederek onların milletvekilliklerini iptal etmiştir. İrakiyye’den başka milletvekillerinin de aynı akıbete uğramaları olasılığı oldukça kuvvetlidir. Kaldı ki, Maliki’nin talebiyle seçimlerdeki oylar yeniden sayılıyor. Bütün bu belirsizlikler ışığında kısa sürede bir Hükümetin kurulması da tabiatı ile pek mümkün gözükmüyor.  


 
Seçimlerden sonraki siyasî denklemde Irakiye ve Hukuk Devleti partileri dışındaki partiler de olası koalisyon pazarlıklarında rol oynayacaklardır. Üçüncü parti durumunda olan ve 70 sandalye elde eden “Irak Ulusal İttifakı” (IUİ) Irak İslamî Yüksek Konseyi (IİYK), Bedir Örgütü, Sadrcılar, Fazilet Partisi ve Ulusal Reform Akımı gibi önde gelen Şii partilerinden oluşmaktadır. Bu ittifaka mensup partileri birleştiren temel siyasî hedefin Irak’ta Şiilerin hâkim olduğu bir politik sistem yaratmak olduğunu söylemek pek yanlış olmayacaktır.

 

Kürtlere gelince Kürdistan İttifakı listesi 43, Goran (Değişim Partisi) 8, Kürdistan İslâm Birliği(KİB) 4, Kürdistan İslâm Hareketi(KİH) 2 sandalye kazanmışlardır. Irak Türkmen Cephesi de 5 sandalye elde etmiştir.

 

2010 seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo büyük bir olasılıkla,  daha önce olduğu gibi, bir Şiî-Kürt koalisyonunun Irak’ı yönetmeye devam edeceğini göstermektedir. Bir politik kilitlenme Irak’ın temel bazı sorunlarının çözümünü daha da geciktirecektir. Her ne kadar son seçimlerde Allavi’nin Partisinin Kerkük’te elde ettiği sonuç bu bölgedeki Kürt üstünlüğünü zayıflatmışsa da Kerkük’ün nihaî statüsü meselesi Kürtler ile Araplar arasında ciddî bir ihtilâf oluşturmaya devam ediyor. Kürt peşmergelerin fiilen işgal ettikleri başka bölgelerin statüsü de belirsiz. Irak’ın merkezî Hükümete tâbi millî ordusu ülkedeki tek silâhlı muharip güç değildir. Şiilerin olduğu kadar Kürtlerin de önemli miktarda milis kuvvetleri var.

 

Irak’ın bugünkü durumunun çeşitli dış müdahalelere müsait olduğu aşikâr. Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi ile Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Suriye’nin tutumları çeşitli derecelerde Irak’taki gelişmeleri etkileyecektir. Halen Iraklı politikacılar kendi eğilimleri yönünde Türkiye ve/veya İran’dan destek beklentisi içindeler. Fakat İran Irak’ta Şiî kartını kullanarak çok daha proaktif gözüküyor. Kuzey Irak Kürt bölgesinde ise Türkiye’nin ve İran’ın ekonomik ve politik alanda gittikçe daha fazla birbirlerine rakip olacaklarını söylemek mümkündür. Bu bölgede İran’ın avantajı Türkiye’nin Kürt meselesindeki politik hassasiyetine çok daha az ölçüde sahip olması, buna mukabil Türkiye’nin avantajı ise Iraklı Kürtlerin Türkiye’ye daha fazla güvenmeleridir. Şimdiye kadar Kuzey Irak Kürt yönetimine kuşku ile bakan Türkiye de artık bir açılım politikasına yönelmektedir. Mesud Barzani’nin Türkiye’ye davet edilmiş olması büyük bir dönüşüme işaret ediyor. Geçmişte bazı tutumları ve söylemleri yüzünden duyduğumuz rahatsızlık ne kadar haklı olursa olsun, real-politik açısından, Barzani’nin Türkiye’de diğer ülkelerde gördüğü itibara yakın bir şekilde karşılanması ve ağırlanması müstakbel ilişkiler bakımından yararlı olabilecektir. Böyle bir yaklaşım Türkiye ile Kuzey Irak Özerk Bölgesi arasında gittikçe gelişmekte olan ekonomik ilişkilere yeni bir ivme verilmesine ve güvenlik sorunlarının da daha etkin bir şekilde ele alınmasına katkıda bulunacaktır.

 

Irak’taki gelişmeler Türkiye ile İran arasında potansiyel olarak sorun yaratabilecek nitelikte ise de iki devlet için ikili ilişkilerin önemi kat kat fazladır. Bu ilişkilerde çeşitli faktörlerin rolü vardır. 1979 devrimi ile İran siyasî rejiminin Türkiye siyasî rejiminin antitezi olarak ortaya çıkması Türkiye’de tedirginlik yaratmış ve sık sık gerginliklere yol açmışsa da her iki devlet sonunda pragmatik bir yaklaşımla ilişkilerini geliştirmişlerdir. İran dinî ideolojisini Türkiye’de yaymak amacıyla giriştiği faaliyetlerden ve PKK’ya verdiği destekten zamanla vazgeçmiştir. Ekonomik ilişkiler ve işbirliği son yıllarda büyük bir ivme kazanmış, iki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi 2008 yılında 10 milyar dolar seviyesini geçmiştir.2009 yılındaki önemli azalmadan sonra ticaret hacminin 2011 yılı sonu itibariyle 20 milyar dolara yükseltilmesi hedeflenmektedir.  Türkiye bugün petrol ihtiyacının yaklaşık %36’sını İran’dan sağlamaktadır. Doğal gazda ise İran’a bağımlılık oranı %11 civarındadır. Türkiye ile İran arasında İran doğal gazının Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya naklini ve Güney Pars bölgesinde bazı gaz yataklarının TPAO tarafından işletilmesini öngören bir Mutabakat Muhtırası 2008 yılında imzalanmış ve daha sonra teyit edilmişse de bu mutabakatın uygulanmasının o kadar kolay olmayacağı zannedilmektedir.

 

İran çok tartışmalı nükleer programı nedeniyle bugün Batılı ülkelerin çoğu ile ciddî bir ihtilâf içindedir. İran bu programın barışçı olduğunu ne kadar iddia ederse etsin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) raporları ışığında İran’ın asıl hedefinin nükleer silâh imal etmek olduğu kanaati yaygındır.

 

İran’ın nükleer programının endişe yaratacak nitelikte olduğunu ileri sürenlerin dayandıkları birçok sav mevcuttur: İran bir kere Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasına taraf. UAEA’nın kontrol yetkilerini arttıran Ek Protokolü de imzalamış, fakat henüz onaylamamıştır.15 kadar mevcut veya inşa halinde nükleer tesise sahip ve bunların bir kısmını UAEA’dan gizledi. Uranyum zenginleştirme programı kaygı yaratıyor, çünkü İran’ın amaçladığı kesafette zenginleştirilmiş uranyum elektrik enerji üretiminde kullanılamıyor. Yüksek seviyede zenginleştirme programı çerçevesinde sekiz bine yakın santrifüj imal edilmiştir. Türkiye’yi de vurabilecek menzilde olan Şahap 3 füzeleri için nükleer başlık geliştirilmesi üzerinde çalışıldığına dair bazı duyumlar da var.

 

İran’ın nükleer programında bu kadar ısrar etmesinin nedenleri üzerinde de durulmalıdır. Bazı gözlemciler 1950’lerin başında halk tarafından desteklenen Musaddık’ın ABD tarafından tasfiyesini, Irak’ın 1980’de İran’a karşı başlattığı savaşın hemen bütün Batı ve Arap ülkeleri tarafından desteklenmesini, Sovyet kuvvetlerinin çekilmesinden sonra Afganistan’da ABD’nin ve Pakistan’ın desteği ile Şiî ideolojisine düşman Taliban’ın iktidara gelmesini hatırlatarak o tarihte İran’ın kendisini bir kıskaç içinde hissettiğini belirterek bunun yarattığı güvensizlik duygusu üzerinde durmaktadırlar. Ne var ki 2001’den sonra Taliban’ı kovarak ve Saddam Hüseyin’i bertaraf ederek İran’ı bu kıskaçtan yine ABD kurtarmış, üstelik Irak savaşının bir sonucu olarak yükselen petrol fiyatları İran için büyük bir gelir kaynağı sağlamıştır.    

 

İran’ın nükleer programını haklı göstermek için ileri sürülen sebepler ne olursa olsun, İsrail’in kendisi için büyük bir tehdit olarak algıladığı bu programın aynı zamanda İran’ın bütün komşularını ve özellikle Körfez ülkelerini tedirgin ettiği yadsınamaz. İran’ın Şiî kimliği ile bölgede nüfuzunu yaymak gayretleri de bir Şiî hilâli korkusu yaratmaktan geri kalmıyor. İran’ın Suriye ile işbirliği halinde Hamas’a ve Lübnan’da Hizbullah’a siyasî ve askerî destek verdiği de kaydedilmelidir. Hamas’ın yönetimindeki Gazze’ye İran’ın yılda 250 milyon dolar civarında yardım yaptığı tahmin ediliyor.

 

İran’a karşı güdülecek politika üzerindeki tartışmalarda bugünkü rejimin ne derece sağlam olduğu konusu da ister istemez gündeme gelmektedir. Şunu belirtmek gerekir ki, 12 Haziran 2009 tarihindeki başkanlık seçimlerine kadar teokratik rejimin kırılganlığı pek akla gelmiyordu. Fakat bu seçimlere hile karıştırıldığı yolundaki inanç yaygın gösterilere yol açmış ve muhalefetin güç kazanmakta olduğunun ciddî bir işareti olarak görülmüştür. Ne var ki muhalefet hareketinin lideri Musavî bir devrimci kimliği ile ortaya atılmamış, daha çok mevcut sistemin aşırılıklarını törpülemek amacını güttüğü izlemini yaratmıştır. Muhalefetin nükleer program konusunda yönetimi desteklediği de unutulmamalıdır.

 

Bir başka endişe ise, uzun yıllardır nükleer silahlara sahip tek ülke durumunda olan İsrail’e ilaveten İran da nükleer silâhlara sahip olduğu takdirde bölgedeki başka devletlerin, özellikle Mısır ve Suudi Arabistan’ın da aynı yolu takip etmesi olasılığıdır. Ortadoğu’da bir nükleer silâhlanma yarışının bir felâket teşkil edeceğinden herhalde kaygı duymayacak kimse yoktur.   

 

İran’a karşı sınırlı bir önleyici hava operasyonundan halen daha az söz ediliyorsa da, özellikle İsrail’in bu opsiyonu tamamen rafa kaldırdığı düşünülemez. Fakat bazı askerî eksperler sınırlı hava taarruzları ile İran’ın programlarına darbe indirilemeyeceğini, çünkü tesislerin birçok bölgeye serpiştirildiğini ve çoğunun yer altında bulunduğunu, hava operasyonlarının başarılı olması için hedeflerin genişletilmesi ve İran pes edinceye kadar operasyonların devam etmesi gerektiğini ileri sürerek 1999’da Kosova için Sırbistan’a karşı girişilen hava harekâtını örnek gösteriyorlar. Bugünkü uluslar arası koşullarda İran’a karşı bu kadar geniş bir taarruzun altından kalkılamayacak sorunlar yaratacağı muhakkaktır.

 

ABD’nin resmî temsilcileri olduğu kadar Düşünce Kuruluşları temsilcileri de halen Türkiye ile ABD arasındaki en çetin sorunun İran konusundaki görüş ayrılığı olduğunu belirtiyorlar.

 

2009 Eylül ayında, Başkan Obama ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy birlikte İran’ın UAEA’ya haber vermeden ikinci bir uranyum zenginleştirme tesisi kurduğunu ve bunun mevcut Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasının tesis ettiği rejime bir meydan okuma teşkil ettiğini belirttiler. UAEA Guvernörler Kurulu ise Kasım ayında kabul ettiği bir kararla İran’ın bu tutumunu kınadı ve ona UAEA ile tam bir işbirliği yapma çağrısında bulundu. Bu karar aynı zaman da İran’a karşı yeni yaptırımlar üzerinde BM Güvenlik Konseyinde cereyan eden çalışmalara da zemin hazırlayıcı nitelikteydi.

 

UAEA Guvernörler Meclisinin 35 üyesinden 25’i karar lehinde oy verdiler: ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, Danimarka, Hollanda, İspanya, İsviçre, Rusya, Çin, Ukrayna, Hindistan, Arjantin, Peru, Uruguay, Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore, Burkina Faso, Kamerun ve Kenya, Türkiye ise çekimser kaldı.

 

2005-2009 yılları arasında ABD’nin UAEA nezdinde Temsilcisi olan Büyükelçi Gregory L. Schulte, yazdığı bir makalede, Türkiye’nin çekimser oyunun Tahran üzerindeki diplomatik baskıyı tesirsiz hale getirdiğini ve nükleer programına devam etmesi yolunda ona cesaret verdiğini ileri sürüyor. Büyükelçi Türkiye’nin niyeti belki bu olmasa dahi oyunun bu sonucu doğurduğunu, İran’ın nükleer silâhlara sahip olması önlenmek isteniyorsa çekimserlik politikasından Ankara’nın vazgeçmesi gerektiğini de vurguluyor. 

 

Türkiye kuşkusuz İran’ın nükleer programı üzerindeki ihtilâfı çözümlemek amacı ile ciddî girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimlerden başlıcası İran’ın tıbbî araştırma yapan nükleer tesisinin ivedi yakıt ihtiyacına ilişkindir. UAEA İran’ın az derecede zenginleştirilmiş uranyumu Rusya’ya teslim etmesini, Rusya’nın aynı miktarda gerekli ölçüde zenginleştirilmiş uranyumu Fransa’ya vermesini, Fransa’nın da tıbbî araştırma tesisine gerekli yakıt çubuklarını sağlamasını öngörüyordu. Bu düzenleme İran’ın nükleer programı sorununu çözümleyecek değildi, fakat önemli bir güven arttırıcı önlem oluşturacak, daha geniş kapsamlı müzakereler için elverişli bir zemin hazırlayacaktı. Ne var ki İran kendi az geliştirilmiş uranyumu ile yakıt çubuklarının takasının kendi toprakları üzerinde ve aynı anda yapılmasında ısrar ediyor ve buna Batılı ülkeler yanaşmıyorlardı. UAEA bu açmazı çözümlemek amacı ile takasın Türkiye’de yapılmasını telkin etti, fakat bu telkine şimdiye kadar İran razı olmadı. Takasın aynı anda olması bir sorun teşkil ediyor, çünkü araştırma reaktörü için ihtiyaç duyulan yakıt çubuklarının üretilmesi aylarca sürebilecek. Bu süre zarfında az zenginleştirilmiş uranyumun İran’ın elinde kalması istenmiyor. Az zenginleştirilmiş uranyumun nükleer yakıt çubuklar hazır oluncaya kadar Türkiye’de stok edilmesi bu açıdan pratik bir çözüm olarak gözüküyor.

 

Türkiye’nin İran’a karşı yaptırımlar uygulanmasından önce tutarlı bir açılım politikası güdülmesinde ısrar etmesi tabiatı ile yadırganmamalıdır. Ne var ki Türk Hükümeti’nin bazı açıklamaları meseleyi başka bir çerçeve içine oturtmak istediği şeklinde yorumlanmaktadır. İran’ın nükleer programının nükleer silâh imalini hedeflediği konusunda şüphe ifade edilmesi, Ortadoğu’ya nükleer silâhları ilk sokan İsrail’i ağır şekilde suçlaması, Rusya’nın bile katıldığı ve Çin’in de katılmasının beklendiği yaptırımları desteklemekten kaçınması, özellikle ABD’de Türk dış politikasının istikameti hakkında şüphe uyandırmaktadır. Türkiye politikasına kendisi gibi Güvenlik Konseyinin geçici üyesi olan Brezilya gibi ağırlıklı bir ortak bulmayı da başarmıştır. Bu iki devletin, inisiyatifi ele alarak, basında belirtildiği gibi, Güvenlik Konseyinde yaptırımlar üzerinde müzakerelerin geciktirilmesini sağlamaları ve açılım politikasına öncelik verilmesine yol açmaları kuşkusuz büyük bir başarı teşkil eder.  Ne var ki BM Güvenlik Konseyinde yaptırımlar konusunda oylamaya gidildiği takdirde bir Latin Amerika üyesi olan Brezilya’nın çekimser kalması ile bölgenin bugün en nüfuzlu ülkesi olan Türkiye’nin çekimser kalmasının aynı şekilde algılanmaması da beklenmelidir. Unutmamak gerekir ki Brezilya daha evvel nükleer silâh imali yolunda çaba harcamıştı. Daha sonra bu programından sarfınazar ettiğini açıkladı. Yine de UAEA müfettişlerinin uranyum zenginleştirme tesisini kontrol etmesini reddediyor ve ek protokolü imzalamaya da yanaşmıyor.

 

ABD’de de, daha önce çok önemli mevkiler işgal etmiş bazı diplomatlar, yazdıkları makalelerde,  yaptırım politikasını eleştirmekten geri kalmıyorlar. Onlara göre şimdiye kadar uygulanan yaptırımlar İran’a ancak sınırlı zarar vermiş ve programını uygulamaya devam etmesini engelleyememiştir. Yeni yaptırımların daha etkili olması beklenmemelidir çünkü örneğin, Çin İran’dan petrol ithal etmekten vazgeçemeyeceğinden İran’ın petrol ve gaz ihracı yaptırımlara tâbi olmayacaktır. Bu diplomatlara göre İran’a karşı açılım politikası güdülmeli ve geniş gündemli bir diyalog ile bir anlaşmaya varılmasına çalışılmalıdır. Diyalog yoluyla varılacak ve İran’ın hassasiyetlerini de gözetecek bir uzlaşma yaptırımlardan daha etkin bir şekilde İran’ın nükleer ihtirasını frenleyebilecektir. Bu yaklaşım kuşkusuz Türkiye’nin yaklaşımı ile örtüşmektedir. 

 

Türkiye’nin, yoğun ekonomik ilişkileri ve ortak menfaatleri bulunan İran ile ilişkilerini tehlikeye atacak bir tutum içine girmek istememesi anlayışla karşılanmalıdır. Fakat her zaman olduğu gibi karmaşık ve çetrefil konularda beraberinde risk getirse bile cesur bir karar almaktan başka çare yoktur. İran’ın nükleer programının Ortadoğu ülkelerinin çoğu tarafından kendi güvenlikleri açısından ağır bir tehdit olarak değerlendirildiği, İran nükleer silâhlar sahip olursa Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin de büyük olasılıkla aynı yolu izleyecekleri ve Ortadoğu’nun her zamandan fazla bir volkan haline gelebileceği gözden kaçırılmamalıdır.

 

Özetlemek gerekirse, İran’ın nükleer programına ilişkin politikasında Türkiye şu unsurları göz önünde bulundurmalıdır:

-  Komşularımızdan herhangi birinin nükleer silâhlara sahip olması Türkiye için potansiyel bir tehdittir. Bu mülâhaza aynen İran için de varittir. Nükleer bir İran bölgemizde başka ülkelerin de nükleer silâh edinmelerine yol açarsa tehdit daha da artacaktır.

 

-  İran ile ilişkilerin zarar görmemesi şüphesiz önemli ve yerinde bir kaygıdır. Ancak Türkiye İran’a ne kadar muhtaç ise İran’ın da en az aynı derecede Türkiye’ye muhtaç olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’den kopmak İran’ı büsbütün yalnızlığa mahkûm eder.

 

-  Ortadoğu’nun bugünkü istikrarsız ve çalkantılı durumunda ABD ile ve İran konusunda onu destekleyen AB ülkeleri ile ters düşmenin de Türkiye’nin menfaatlerine uygun olmayacağı aşikârdır. Türkiye bugünkü Uluslararası ortamda dış politikasında bir eksen kayması yaşadığı izlenimi doğurmamalıdır.

 

-  İsrail’in nükleer silâhlara sahip olması da tabiatı ile bölge için çok ciddî bir istikrasızlık unsurudur. İsrail üstelik elinde nükleer silâh bulunduğunu itiraf bile etmemektedir. Bir görüşe göre İsrail nihayet nükleer bir devlet olduğunu kabul ederek Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasına (NSYÖA) katılmalıdır. Böyle bir adım Ortadoğu bölgesinin nükleer silâhlardan arınması yolundaki çabaları kolaylaştırır. Ancak İran’ın nükleer programının yalnızca İsrail ile denge sağlamak amacına yönelik olduğunu düşünmek doğru değildir. İran İslamî devrimden önce Şah devrinde temel nükleer teknolojiyi ABD’den aldığı zaman İsrail ile kapsamlı bir işbirliği içindeydi. O devirde İran’ın amacı İsrail ile denge kurmak değildi ve olamazdı. ABD’nin İsrail’e karşı İran’a nükleer silâh teknolojisi sağladığı düşünülemez. İran’ın bugünkü nükleer programının asıl hedefinin de rejimini kuvvetlendirmek ve Ortadoğu’da en güçlü ve nüfuzlu devlet konumuna gelmek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısı ile Türkiye Ortadoğu bölgesinin nükleer silâhlardan arınmasını diplomasisi ile destekler ve teşvik ederken İsrail ile İran arasında direkt bir bağ kurmaktan kaçınmalıdır.

 

*Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral(E)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top