İran'ın Nükleer Politikaları ve Türkiye*

A- A A+

1. a) İran gerek coğrafi konumu gerek tabii zenginlikleri itibarı ile bölgenin önemli bir ülkesi olagelmiş, 19. ve 20. yüzyıllarda Rusya ve İngiltere arasında iki defa nüfuz alanlarına bölünmüş olmakla birlikte her zaman yeniden birlik ve beraberliğini tesis etmeyi başarmıştır. Çeşitli etnik gruplardan oluşan İran'da Şii inancı ve dini hiyerarşiye bağlılığın Fars kültürü ile birlikte bu birlik ve beraberliği yaratan ana unsur olduğu söylenebilir.

 

b) İran'ın kanıtlanmış petrol rezervleri 136 milyar varile (dünya rezervlerinin %10), doğal gaz rezervleri ise yaklaşık 28 trilyon metre küpe (dünya rezervlerinin %16) varmaktadır. Bu zenginliklerine ilaveten İran Kafkasya ve Orta Asya'ya komşu olması nedeni ile Batı'ya yönelik enerji nakil hatları bakımından da özel bir öneme sahiptir.

 

c) Türk-İran ilişkileri her zaman büyük önem taşımakla beraber farklı dönemlerde inişli-çıkışlı bir seyir göstererek 1926'da imzalanan  Güvenlik ve Dostluk Antlaşması ile istikrarlı ve dostane bir eksene oturtulabilmiştir. Şah döneminde iki ülkenin genellikle dostane ilişkiler sürdürmeleri ve benzer yaklaşımlar sergilemelerine rağmen aralarında nüfuz rekabeti daima var olagelmiştir.


  
d) 1979 Devrimi takiben Humeyni'nin anti-laik söylem ve davranışları, devrimi ihraç çabaları ikili ilişkilerde zorluklara neden olmuş ise de, Türkiye'nin açıkça İran karşıtı bir tutum içine girmemesi ve İran-Irak savaşında benimsediği aktif tarafsızlık politikası İran tarafından takdirle karşılanmış, Türkiye'nin İKÖ (İslam Konferansı Örgütü) Arabuluculuk Heyetinde yer almasına, Irak ve İran'ın karşılıklı olarak Tahran ve Bağdat'ta çıkarlarının korunmasını Türkiye'ye bırakmalarına neden olmuştur.


 
e) İran bir ara PKK'ya lojistik destek, sığınma ve transit geçiş gibi olanaklar sağlamış ise de bu  aşamada endişe ve hassasiyetimizi bütünü ile karşılamamış olsa da PJAK’ın (İran PKK’sı) PKK ile işbirliği halinde kendisine karşı faaliyetlerini göz önüne alarak daha yapıcı bir tutuma girdiği İzlenimini vermektedir. Türkiye'nin İran ile ilişkileri AKP Hükümeti devrinde süratle gelişmişti. 2008 yılı sonunda İran ile ticaret hacmi 8 milyar dolara  varmış ve İran Türkiye'nin en büyük 8nci ticaret ortağı olmuştur. Türkiye petrol ithalatının % 36.4'ü İran'dan yapılmaktadır. Rusya'dan sonra Türkiye'nin en büyük gaz tedarikçisi olan İran’a bağımlılık oranı %11 civarındadır. İki ülke arasında Türkmenistan doğal gazının İran üzerinden Türkiye'ye sevk edilmesine, İran doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa'ya nakline ve Güney Pars gaz kaynaklarının belirli fazlarının TPAO tarafından işletilmesine imkân tanıyan bir mutabakat muhtırası mevcuttur.


 
2. 1973 Arap-İsrail savaşı sırasında ortaya çıkan petrol krizi ve petrol fiyatlarındaki büyük artışlar İran'ın zenginleşmesine ve siyasi ihtiraslarının artmasına yol açmıştır. Sanayileşmiş ülkeler de ödedikleri dolarları geri almak için petrol üreticisi ülkelere her türlü ürünü satma yarışına girmişlerdir. İran'ın nükleer programı da daha o sıralarda Şah zamanında ve ABD'nin desteği ile başlamış oldu. İran'ın bu dönemde silahlı gücünü arttırması ve ABD'nin bölgede en yakın partneri işlevini üstlenmesi bölgede özellikle Körfez ülkelerinde endişe ile izlenmiş, Irak'ı da İran'dan geri kalmama yolunda teşvik etmiştir. Devrimi takiben, Humeyni'nin general ve subayların bir kısmını kanlı bir şekilde büyük kısmını da ihraç yolu ile tasfiye etmesi  o zamanın ileri teknolojisi ile donanımlı orduyu büyük zafiyete uğratmıştır. Şattülarap konusunda Şah Hükümeti ile Cezayir'de Nisan 1975 tarihinde bizzat imzalamış olduğu Antlaşmayı bir türlü içine sindirememiş olan Saddam İran Ordusunun bu zafiyetinden faydalanmak düşüncesi ile 10 Eylül 1980'de İran'a saldırmıştır. Hatırlanacağı üzere, Saddam başta Arap Ülkeleri olmak üzere Uluslararası Camianın nerede ise tümünden yardım ve destek almasına rağmen İran'ı dize getirememiş 8 yıl sonra iki ülke arasında barış antlaşması imzalanmıştır.


 
Savaşı takiben İran bu zafiyetini telafi etmek üzere hemen harekete geçerken Saddam 1990 Ağustos ayında Kuveyt'i işgal etmiş, bu işgal birkaç ay sonra Irak Ordusunun ağır kayıplara duçar olması neticesini verdikten sonra 2003'te ABD'nin Irak’ı işgali sonucu Irak Ordusu tamamen saf dışı bırakılmıştır.

 

3. a) Afganistan'da militan Sünni rejiminin çöküşü ve Saddam'ın devrilmesi ile Irak'ın     saf dışı kalarak dengeleyici rolünü kaybetmesi, ABD'nin Afganistan ve Irak'ta başının derde girmesi İran'ın elini serbestleştirip büyük bir silahlanma hareketine yönelmesine imkân sağlamıştır. Bu çerçevede İran milli silah sanayine büyük önem vermiş bir yandan konvansiyonel silahlarını geliştirirken diğer yandan da menzilleri giderek artan balistik füzeler imaline başlamıştır. Son olarak denediği Şahap-3 ve Secil-2 füzelerinin menzillerinin 2000 km civarında olduğu ve İsrail ile Avrupa’nın bazı bölgelerine erişebileceği, basın haberlerinde yer almaktadır. İran’ın geçen hafta uzaya içinde canlı varlıklar bulunan bir roketi fırlattığı da açıklandı. Açıklamada Kavoşhgar-3 adlı roketin uydu da taşıyabileceği vurgulandı. 

 

b) Bu gelişmeler ışığında, İran bölgesel bir güç olma yoluna girdi. Bu çerçevede bölgedeki Şii toplumları üzerinde etkisini artırırken diğer yandan da sertlik yanlısı gruplara, zaman zaman Suriye'nin aracılığı ile para, silah yardımı, komando eğitimi sureti ile bunlarla yakın ilişkiler tesis etti. İran’ın ilişkide bulunduğu grupların hepsinin Hizbullah gibi Şii militanlardan oluşmadığı, bazılarının Hamas gibi Sünni militanlardan oluştuğu, İran’ın bu gruplara çeşitli kaynaklardan değişik menşeli silah ve malzeme sağladığı zaman zaman durdurulan gemi, uçak ve diğer taşıma araçlarının hamulelerinden anlaşılmaktadır. İran gizli servislerinin Irak üzerinde önemle durdukları burada hem Sünni, hem de Şii gruplarla yakın işbirliği ilişkileri sürdürürken Kuzey Irak’ta her türlü siyasi eğilimi de ihmal etmedikleri anlaşılmaktadır. İran’ın bu grupları zaman zaman silahlı eylemlere sevk ettiği bilinmektedir. Bu çerçevede 2006 yaz aylarında meydana gelen İsrail-Hizbullah savaşını, son olarak da Suudi Arabistan – Yemen hududu boyunca İran etkisiyle ayaklandığı ileri sürülen Al-Houthi kabilesi saflarında savaşan Hizbullah elemanlarının mevcudiyetini vurgulamak mümkündür. İran’ın bu faaliyetleri ve bölgede bir Şii kuşak tesisi ihtimal ve tehlikesi çeşitli oranlarda Şii nüfusa sahip başta Körfez Ülkeleri ve Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerini endişeye sevk etmektedir.

 

4. a) Başta bu ülkeler olmak üzere uluslararası camiayı ciddi şekilde meşgul ve tedirgin eden diğer bir konu da İran’ın 1970’lerde başlattığı nükleer program ve faaliyetlere son zamanlarda verdiği ivme teşkil etmektedir. İran'ın şu anda nükleer silah imali aşamasına gelmediği ancak uranyum zenginleştirme programını hızla uygulamağa koyduğu görülmektedir. Bilindiği gibi İran NPT (Non Proliferation Treaty) İsrail'in aksine imzalamış ve bu yönde taahhüt altına girmiştir. İran yürüttüğü nükleer program ve faaliyetlerin barışçı gayelerle nükleer enerji üretimine yönelik olduğu iddiasındadır. Ancak uzmanlar nükleer enerji üretmek için bu derecede zengin uranyuma ihtiyaç olmadığını, bunun belli bir noktadan sonra nükleer silah üretmenin söz konusu olduğunu, ayrıca İran'ın ürettiği orta ve özellikle uzun menzilli füzelerin esas itibari ile nükleer başlık taşımak üzere kullanıldığını, aksi halde uzun menzilli füze üretmenin bir mantığı olmadığını vurgulamaktadır. Kaldı ki İran’da halen birçok reaktör mevcut olmasına karşın şu anda çalışan herhangi bir Nükleer Santral bulunmamaktadır. Yakında faaliyete geçirilmesi beklenen ve Rusya’nın yardımı ile yapılan Bushehr’deki santralin yakıtının da Rusya tarafından garanti edilmiş olması muavecehesinde İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam etmesindeki ısrarını barışçı gayelerle izah zorlaşmaktadır. İran’ın nükleer programlarını oldukça uzun süredir gizlice ve ülkenin çeşitli yerlerinde yürüttüğü ve UAEA’yı (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) büyük bir beceri ile oyalayıp gereği gibi bilgilendirmediği anlaşılmaktadır.

 

b) BMGK (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) İran’ın nükleer faaliyetleri hakkında 2006, 2007, 2008 yıllarında 4 adet karar sureti kabul etmiştir. 1696, 1737, 1747 ve 1803 sayılı kararlarda İran’ın NPT imzalamış ülke olarak esas itibariyle barışçı gayelerle nükleer enerji üretimine hakkı olduğu kaydedildikten sonra İran’ın UAEA’nın koyduğu kaidelere uyması istenmekte bu çerçevede uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, UAEA ile yakın işbirliği ilişkileri içinde hareket edilmesi, üye ülkelerin de İran’a yönelik ticaretinde veya ülkelerinden İran’a transit geçecek hassas maddelerle ilgili olarak kısıtlamalar üzerinde durulmaktadır. Bu konuda son olarak 3 Mart 2008 tarihli ve 1803 sayılı karar ekinde İran’da nükleer faaliyetlerde bulunan kurumlara ve alakalı şahısların isimlerine yer verilirken bu çerçevede Devrim Muhafızları Komutanlarından bazıları da zikredilmektedir.

 

c) UAEA’nın İran’a gerekli nükleer yakıtın verilmesi kaydıyla ürettiği uranyumun üçüncü bir ülkede depolanması önerisini İran önce kabul etme izlemini vermiş ise de Ahmedinejat kısa bir süre sonra bu konunun müzakere edilemeyeceğini beyan etmiş, bir müddet sonra Dışişleri Bakanı Mottaki aksi yönde olumlu beyanda bulunmuş nihayet son olarak geçen hafta sonunda Mottaki’nin Münihte bir takas anlaşması yapılması halinde 3. ülkede depolama önerisinin hayata geçirilebileceğini vurguladığı basında yer almaktadır. Keza basın haberlerinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun bu konuda ABD ile İran arasında aktif biçimde mekik diplomasisi uyguladığı bildirilmektedir. Bir anlaşmaya varılması halinde Türkiye’nin depo ülkesi olabileceğinden de bahsedilmektedir. Münih’te bu gelişmeler yaşanırken Ahmedinejat’ın Şubat’ta Batılılara anlaşma için vermiş olduğu sürenin bittiğini vurgulayarak uranyumu % 20 zenginleştirme sürecine geçilmesi için talimat verdiği, bu oranın nükleer silah oranı yönünden önemli bir merhaleyi oluşturduğu yolunda medyada haberler de yayınlanmaktadır. Başkan Obama son gelişmelerin İran’ın bomba yapmaya çalıştığına işaret ettiğini belirtmiştir. Diğer yandan, ABD’nin kapsamlı bir yaptırım paketi için harekete geçtiği, Dışişleri Bakanı Clinton’ın ABD-İslam Zirvesi için Katar’a giderek bu konuda temaslara başladığı, Başbakan Erdoğan ile görüştüğü, Clinton’ın Suudi Arabistan Kralı ile de görüşerek Çin’in kuvvetli yaptırımlara itirazından vazgeçirmesini isteyeceği basın haberlerinde yer almaktadır. Basın’da keza, Çin’in sert yaptırımlara itirazının bu yaptırımların Çin’in İran’daki yatırımlarını etkilemesi ve İran’dan ithal ettiği petrolün aksaması endişesinden kaynaklandığı, bu arada Çin’in 15 Şubat’ta İran’ın güneyinde petrol çıkarmak için İran’la anlaşma imzaladığı bildirilmektedir. Rusya’nın ise İran’ın son kararından memnun olmamakla birlikte evvelemirde sert yaptırım hususunun 5+1’ler grubunda ele alınması gerektiğini vurguladığı, burada karar alınmadan yaptırımlara yönelinmesinin isabeti konusunda tereddüt izhar ettiği bildirilmektedir. Konunun aydınlanması için bir süre daha beklenmesi gerekeceği anlaşılmaktadır.

 

d) İran'ın uluslararasında kaygı ile karşılanan bu tutumunu, ABD'nin aldığı ambargo kararına, bazı AB ülkelerinin uyarılarına   ve BMGK'ca alınan yaptırım kararlarına rağmen büyük bir maharet ile sürdürdüğü görülmektedir. Iran BMGK'dan Rusya ve Çin nedeni ile yeni bir kuvvetli bir yaptırım kararının çıkamayacağı hesabını yaptığı tahmin edilmektedir. Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeğe özel önem veren İran'ın son yıllarda Şangay İşbirliği Örgütü ile yakın ilişkiler tesis ederek örgüte gözlemci sıfatı ile katılmasını bu açıdan değerlendirmek uygun olur. Diğer yandan bugüne kadar uygulanan yaptırımların istenilen neticeyi hâsıl etmemiş olmasına rağmen İran'ı belirli alanlarda değişik ölçülerde etkilediği, maliyetleri yükselttiği ve ekonomide giderek artan bazı tıkanıklıklara ve güçlüklere neden olduğu da bilinmektedir. İlginç olan diğer bir husus da İran halkının yandaş veya karşıtı olsun hemen tümünün Hükümetin nükleer politikalarına tam destek veriyor olmasıdır. Hükümetin de bunu ortak düşmana karşı bir milli birlik konusu olarak başarılı şekilde işlediği görülmektedir. Hükümetin nükleer programlarda ısrarını bir yandan ABD, AB ve bölge ülkelerinde belirli bir tedirginlik yaratan teokratik Şii molla rejimini korumak için caydırma diğer yandan da bölgesel güç olma stratejisi ile açıklamak uygun olacaktır. Bazı uzmanlar İran’ın nükleer silah yapımı için gerekli ilmi, teknik ve sınaî kapasiteye sahip olduğunu, İran’ın nükleer silaha sahip olmasının tehlikeleri olmakla birlikte İran’da konuşlandırılmış nükleer silahın her an ani bir saldırı ile yok edilmesinin mümkün olduğunu, asıl tehlikenin İsrail’in yaptığı gibi İran’ın nükleer silahlarını denizaltılara yükleme durumunda ortaya çıkacağını belirtmektedirler. 

 

e) İran'ın nükleer programının tamamen barışçı maksatlara yönelik olduğunu muntazaman vurgulamasının yanı sıra bu konularda olabilecek dış müdahalelere karşı de sık sık tertiplediği askeri manevralar, uzun menzilli füze denemeleri ile uluslararası camiaya bazı mesajlar iletmeğe çalıştığı da izlenmektedir. Bu çerçevede basına sızdırılan haberlerde İran'a karşı bir müdahale halinde İran'ın bir yandan ABD çıkarlarına saldırırken Körfez'deki petrol üretim merkezlerini imhaya yöneleceği, Hürmüz Boğazını kapatacağı, geçen yıl Hürmüz Boğazının girişinde bir üs kurduğu hususlarının altı çizilmektedir. ABD Körfez Ülkelerine İran füzelerinden korunmak üzere füzesavar sistemleri vereceğini, bu sistemlerle donatılmış gemilerin de bölgede görevlendirileceğini bildirmiştir.

 

ABD’nin ayrıca muhtemel İran füzelerine bir kalkan sistemi oluşturmak için çeşitli girişimlerde bulunduğu bu çerçevede Çek Cumhuriyeti’nin ve Polonya’nın adları geçti ise de bu konunun gündemden düştüğü izlenmektedir. Son olarak Karadeniz, Akdeniz, Baltık Denizinde ve Manş Denizi’nin batısında füze atan gemilerin konuşlandırılacağı ve Türkiye’de kurulacak Savunma Tesislerinden bahsedilmektedir. Karadeniz’de ABD gemilerinin böyle bir görev üstlenerek kalmalarının Montrö Antlaşması çerçevesinde güç olacağı düşünülmektedir.

 

Aslına bakılırsa ABD’nin İran füzelerinin menzili dışında kalması ve çok ağır misilleme hatta tamamen yok etme gücüne sahip olması nedenleri ile bugünkü şartlarda bir tehdide maruz kaldığını ileri sürmek güç görünmektedir. ABD’nin gayesinin İran’ın bölgesinde güçlenerek başta İsrail olmak üzere komşuları için bir tehdit teşkil edebilecek nükleer silaha erişmesini önlemek olduğu anlaşılmaktadır.


              
5.  a) Geçen haziran ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hile karıştırıldığı iddiası sonucu meydana gelen nümayişler bugüne kadar yapılanların en geniş katılımlı ve en olaylısı olmakla birlikte genelde Tahran ile sınırlı kalmıştır. Olayların herhangi bir rejim değişikliği talebi ile ilgisi olmadığı, rejimi hiçbir şekilde sorgulamadığı, daha ziyade süre giden rejim içinde şahısların mücadelesi olduğu, bu itibarla ne dış politikada, ne nükleer programlarda ne de radikal örgütlerle ilişkilerde herhangi bir değişikliğin söz konusu olmadığı görülmektedir. 3o yılı aşkın bir süredir iktidarı elinde tutan mollalar rejiminin esasa taalluk etmeyen hususlarda zaman zaman yapılmasına müsaade edilecek ufak tefek iyileştirmelerle bir süre daha devam edeceği tahmin edilmektedir. Son olarak uranyumu % 20 zenginleştirme nedeni ile Uluslararası camiada ortaya çıkan gerginliğin de Hükümetçe muhalefete karşı gene “milli birlik ve milli gurur” açısından istismar konusu yapıldığı görülmektedir.

 

b) ABD’nin İran halkını da belirli ölçüde etkileyen yaptırımların bundan böyle İran’da Devrimi takiben kurulan “İslam Devrim Muhafızlarının-Pasdaran” kaynaklarını hedefleyeceği Dışişleri Bakanı Clinton’un ifadelerinden anlaşılmaktadır. Basın haberlerinde rejimin bekçisi durumunda olan kendi kara, deniz ve hava birlikleri ile ülkenin hemen her yerinde hâkim duruma gelmiş bulunan 125.000 kişilik bir güce sahip Pasdaranların 1979’dan bu yana giderek İran ekonomisindeki paylarını genişlettikleri, zamanla petrol kaynaklarından baraj inşaatı, haberleşme, nükleer teknolojiye kadar en kritik alanları kontrol ettikleri bildirilmektedir. Dini Lider Khamanei’ye bağlı Pasdaranların ayrıca 90.000 kişilik İslami gönüllülerden oluşan “Besiç” direniş kuvvetini de kontrol ettiği ve bunlardan sokak gösterilerinde faydalandığı da bilinmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Clinton Doha’da verdiği demeçte yeni yaptırımların İran toplumunu değil giderek ülkenin esas hâkimi durumuna geçerek siyasi bir güç ve baskı merkezine dönüşen ve nükleer programları kontrol eden Pasdaranların kaynaklarını etkilemeye yönelik olacağını bildirmiştir.


 
6. Konuya ülkemiz açısından yaklaşıldığında ortaya çıkan hususları şöyle özetlemek kabildir:

a) İran’ın elbette içişlerine karışmak uygun değildir. Fakat Türkiye’nin İran halkının daha fazla demokrasi isteklerine karşı tamamen lâkayt kaldığı izlenimini vermesi de isabetli sayılamaz. İran halkının istediği hükümeti seçme hakkı için barışçı yollarda mücadelesine bir şekilde empati gösterilebilir. İran’ın özellikle genç kuşakları ileride Türkiye’nin mücadelelerine tamamen sırt çevirdiği izlenimine kapılmamalıdırlar.

 

b) Türkiye nükleer sahada son derece geride kalmıştır. Giderek hemen her alanda daha ciddi sıkıntılara neden olacak bu eksikliğin en süratli şekilde giderilmesi için gerekli önlemlerin öncelikle ele alınmasının hayati önemi haiz olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

c) Türkiye son olarak UAEA Guvernörler Kurulunda İran'ı kınayan Batılı Devletlerden ayrılarak çekimser oy kullanmıştır. Sözü geçen kurumun yeni başkanı Japon Amano’nun İran’a karşı daha kararlı davranacağı ve önümüzdeki Mart ayında yapılacak toplantıya Tahranı suçlayıcı yeni bir raporun sunulacağı basında kaydedilmektedir. Bu vesile ile Türkiye’nin alacağı tutum yeniden gündeme gelecektir. Türkiye’nin takınacağı tutumun ileride ABD’nin istediği yönde kuvvetli yaptırımların BMGK’ne gelmesi halinde kullanacağı oyun yönüne işaret sayılacağı gibi Türkiye’nin Batı ile ne derecede işbirliği ve dayanışma içinde olduğunun göstergesi olarak da yorumlanabilecektir. Ayrıca, Türk Hükümet üyelerinin Türkiye’nin arabuluculuğunu istemediğini her yeri geldiğinde muntazaman vurgulayan İran’ın nükleer programlarının tamamen barışçı olduğu yolundaki beyanlarına adeta kefil oluyor izlenimini vermelerinin en hafif tabiriyle yadırgandığını belirtmek gerekir.

 

d) İran Türkiye için birçok yönden önemli bir ülke konumundadır. Türkiye’nin İran ile yapıcı ve dostane ilişkiler içinde olması olumlu ve gereklidir. Bu böyle olmakla birlikte, iki ülke arasındaki tarihi gelişme ve uluslar arası konjönktür göz önüne alındığında, iki ülkenin esasen her zaman birbirlerine rakip durumda oldukları, İran’ın halen bölgedeki yandaş örgütleri aracılığıyla yürüttüğü yayılmacılığın veya etkileme politikalarının, kurmaya çalıştığı nüfuz alanlarının bölgede ve özellikle de Irak ve Kuzey Irak’ta yaratacağı durumların Türkiye’nin çıkarları ile doğrudan çakışacağı, İran’ın nükleer silaha sahip olmasının Türkiye yönünden de büyük bir tehlike teşkil edeceği unutulmamalıdır.

 

e) Bölge ülkeleri ile her alanda işbirliği ilişkileri geliştirmeye çalışan Türkiye’nin İran’a gereğinden fazla yaklaşmasını İran’ın yayılmacılık emelleri ve yıkıcı eylemlerinden endişe duyan başta Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri olmak üzere Arap Ülkeleri nezdinde Türkiye’nin imajı ve inanırlılığına gölge düşürme tehlikesi de gözden uzak tutulmamalıdır. Aynı tehlike Batı kamuoyları için de geçerlidir.

 

7. Sonuç olarak, Türkiye İran ile ilişkilerinde bir çok unsuru birbiriyle bağdaştırmak durumundadır. Bir yandan kendi güvenliğinin gereklerini, ekonomik çıkarlarını gözetirken diğer yandan İran’ın genel politikası ile nükleer programını yarattığı Ortadoğu’daki kaygı ve hassasiyetleri göz önünde tutmalıdır. Ayrıca, İran’ın Türkiye’nin kendisine desteğini yanlış yorumlayarak bunu zaman kazanmak için kullanmasına da meydan vermemelidir.

 

 

*Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu: Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi(E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral(E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Candemir Önhon Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E), Aytaç Yalman Orgeneral(E).

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top