Dış Politika’da Konum Arayışı: Bölgesel Bir Güç Olma Yolunda Filistin-İsrail Sorunu

Kadir EFELER
10 Şubat 2010
A- A A+

Ortadoğu içerisinde Arap veya Müslüman olmayan tek aktör İsrail devletidir. İsrail’in bu özelliği bölge içerisinde İsrail’in yalnız kalmasına neden olsa da, uluslararası sistem içerisinde İsrail devleti meşruiyete sahiptir ve uluslararası alanda hiçbir problemi bulunmamaktadır. Bugün uluslararası sistem ve bölge içerisinde İsrail devleti için sorun oluşturan konu temelde Filistin devleti meselesidir. Filistin sorunu bölge içerisinde ülkeler arasındaki dengeleri altüst eden unsur olarak bölgenin açık sistem şeklinde yapılanmasının önündeki en büyük nedeni oluşturmaktadır. Filistin sorunu bir açıdan politik, bir açıdan dinsel, diğer bir açıdan ise ekonomik yönü nedeniyle sadece bölge içerisindeki aktörler tarafından çözüme kavuşturulması mümkün gözükmemektedir.

 

Filistin sorununun sahip olduğu bu üç özellik, sorunun çözümü adına uluslararası sistem ile yapı arasında bütünsellik kurulmasını zorlaştırmakta ve sorun sadece sisteme veya yapıya bağlı kalınarak çözüme kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Fakat bu durum, İsrail-Filistin sorununu kapalı bir sistem olgusunun işleyiş sürecine dönüştürmektedir. Oysa konu üzerinde metodolojik bir çalışma yapıldığında, bölge açık sistem işleyişinin en iyi ve sorunsuz bir şekilde işleyeceği coğrafya görünümündedir. Nihayetinde, bölge bünyesinde uluslararası sistemin ve sistemin işlediği farklı yapılar ile dolaysız ilişki kurmayı sağlayacak veri değişkenlerini barındırmaktadır. Bu bağlamda dikkat çeken nokta şu ki; Filistin sorununun çözüme kavuşturulamamasının nedeni, Filistin sorununun ortaya çıkışının bölge dışı unsurların etkisinde bölgenin yapısal unsurlarının sadece siyasal açıdan ele alınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bölge dışı aktörlerin ektisi altında politik alanda ortaya çıkan sorun bölgesel olmanın ötesinde anlam bulmuştur ve böylece zaman içerisinde politik sürecin dışında hukuksal bir süreç içerisine dâhil edilmiştir. Mevcut yapı içerisindeki sorun,  uluslararası sistemin temel aktörleri tarafından politik sürecin hukuksal sorun sürecine dâhil edilmesi ile uluslararası yapının bünyesine dâhil edilmiş ve sistemin işleyişi adına norm oluşturmaya başlamıştır. Var olan sorunun norm oluşturan bir süreç haline dönüşmesinde üç temel unsurun rol oynadığı görülmektedir.

 

Filistin sorunun üç unsurlu yapısı:

Bölge içerisinde yer alan Kudüs şehri dinsel olarak bölgesel değil evrensel bir anlam taşımaktadır. Anlamı barış olan bu şehir, üç semavi din açısından kutsal bir anlam taşımakta ve kendini siyasal olanın dışında sunmaktadır. Fakat bununla birlikte dinsel olanın anlamlandırıldığı yapı politiktir. Bu bağlamda, Kudüs ister başkent olsun ister olmasın tek bir devletin himayesine verildiği takdirde, uluslararası siyasetin meşru aktörleri olan ulus-devletler tarafından herhangi bir sorun oluşturmamaktadır. Fakat bununla birlikte siyasal olarak sistem açısından çözüm bulan statüleştirme yapısal olarak çözüm bulmamaktadır. Çünkü Kudüs, siyasal sistemin aktörleri devletlerin meşruiyet kaynağı olan vatandaşları tarafından siyasal alanın dışına taşınmakta ve dinsel bir anlam yüklenmektedir. Oysa sistemin bölge üzerindeki yapısı siyasaldır. Bunun ötesinde yüklenen bu dinsel anlam, tek bir dini inanca mensup değildir ve farklı inanç akidelerini bünyesinde barındırmaktadır. Bu çerçevede, Kudüs sistem içerisinde uluslararası sistem ile yapı arasında ilişkiyi sağlayan rejim oluşturma politikaları adına sorun teşkil eden bir çarpan etkisi yapmaktadır. Sistemin istikrarlı bir şekilde var olan yapı üzerinde işlevsel kılınması için gerekli rejim politikaları dinsel simgenin siyasala dönüşmesi aşamasında tanımsal yönden dilsel yetersizliklere neden olarak politika-yapım sürecinde tanımlanamamaktadır.  Bu durum ise; sorunun politika uygulama sürecinde kendine yer bulamamasına neden olmakta ve nesnel bir olgu görünümü dışında uluslararası sistem içerisinde merkez dışında çatışma kültürü üreten çevresel bir olgu haline dönüştürmektedir. Bu noktada var olan sorunsal unsur bölgesel veya aktörlerin yapısı ile ilgili değil doğrudan sistemin ve yapı arasında ki rejim politikası ile ilişkilidir.

 

İsrail devletinin kurulması ve Filistin sorununun ortaya çıkışı tarihsel açıdan siyasal bir olgudur.  Bugün gündemde olan politikalara bakıldığında madalyonun arka yüzü ya görülmek istenmediği ya da görülemediği anlaşılmaktadır. Her iki tarihsel olgunun siyasi açıdan sadece devlet kurma politikası içerisinde anlam bulduğu görülmektedir. Oysa uluslararası sistemin siyasi yapısı çok daha farklı anlamlar ifade etmektedir. İsrail tarafından olaya bakıldığında tarihsel açısından terk edilen topraklara geri dönüş,  kimlik politikası açısından aidiyetin resmiyet kazanması ve uluslararası sistem içerisinde aktör olarak yer bulma olarak kendini göstermektedir.  Filistinliler tarafından olaya bakıldığında yaşam alanı olan coğrafyadan göçe zorlanma, kimlik politikası açısından resmiyet kaybı ve uluslararası sistemde aktör olarak hareket edebilecek politik ve hukuksal aktör olma yetisinin kaybı olarak görülmektedir. İsrail devletinin kurulması ile birlikte Yahudiler dinsel kimlik dışında İsrail vatandaşı olarak siyasal bir kimlik kazanmışlardır. Söz konusu siyasal kimlik İsrail’e uluslararası sistem içerisinde her türlü hakkı vermektedir. Bu kimlik, II. dünya savaşı öncesinde özellikle Avrupa’nın ve dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan Yahudi’lerin getto halinde yaşama döneminin sona ermesini sağlamıştır. Diğer taraftan II. dünya savaşından sonra Filistinliler adına kimliksizlik sorunu başlamıştır. Siyasal olarak kendilerini ifade edecek bir siyasi alana sahip olamayan Filistinliler için ise yeni bir kimlik tanımlaması mevcut değildir.

 

Bu durum sistem adına siyasal ve hukuksal açıdan farklı bir tanım ve problem sürecinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Filistinlilerin kendilerini uluslararası sistem içerisinde siyasal olarak temsil edecek bir aktöre sahip olma yoksunluğu, bölge içerisinde politik süreç dışında bütün çözüm çabalarını hukuksal yönden meşruiyet sorununa dönüştürmektedir. Oysa bu meşruiyet sorunu, İsrail tarafı adına İsrail lehine bir tartışma olgusu oluşturmaktadır. Sürecin doğuş ve işleyiş süreci dikkatli bir şekilde inceliğinde meşruiyet sorunun oluşmasında temel mekanizmanın İsrail devletinin değil Avrupalı aktörlerin olduğu görülmektedir. II. dünya savaşı sonrasında, uluslararası sistemin temel aktöreleri olan Avrupa devletleri Yahudi nüfusuna siyasal alanda kendilerine ifade edebilecek çözüm süreci oluştururken, Filistinliler adına siyasal çözüm mekanizması sürecini tanımsız bırakmışlardır. Gelinen nokta, II. dünya savaşı öncesinde getto’larda yaşamak zorunda kalan Yahudi nüfusu yerine dünyanın farklı bölgelerinde getto’larda yaşamak zorunda kalan Filistinliler sorununun doğuşuna neden olmuştur. Dolayısıyla, Filistin sorunu siyasal açıdan İsrail devleti ile Filistinliler arasında değil, Uluslararası sistemin temek aktörleri ve bölge içerisinde Filistinliler gettosu bulunduran devletler ile uluslararası sistem arasında yapısal bir düzlemde kendini göstermeye başlamıştır.

 


Bölge içerisinde var olan sorun ekonomik açıdan ise sistemin yapısı ile alakalıdır ve temelde sistemsel anlamda (kamusal mal olan güvenliğin) ekonomi politiğini oluşturan bir unsurdur. Ekonomik açıdan sorun ticaretin ötesinde güvenlik ekonomisi ile tanım bulmaktadır. Söz konusu çerçevede, ekonomik açıdan Filistinliler ve bölge ülkeleri açısından politiğin ekonomik değişkeni olarak kendini göstermektedir. Bölge ülkeleri yıllarca Filistinlileri mülteci olarak kabul etmişlerdir. Çoğu ülkede Filistinliler, mülteci olarak kabul edilmeleri nedeniyle ekonomide değer üretme adına gerekli yasal düzenlemelerden yoksun kalmışlardır. Bu durum mülteci kabul eden devletler tarafından Filistinlilere sunulan devlet yardımları araçsallığı ile belli ölçüde çözüme kavuşturulmuştur. Fakat bu bölge ülkelerinin ekonomilerin kötüye gittiği ve artan nüfus karşısında yeterli işgücü sağlayamadığı dönemlerde sorun teşkil etmektedir.  Diğer açıdan bölge ülkeleri Filistin mülteci sorunun ortaya çıkmasının sorumlusunu olarak İsrail’i görmekte ve olası bir durumda İsrail’in kendi ülkelerine karşı bir savaşa girme ihtimaline yönelik silahlanmayı arttırmaktadır. Söz konusu süreç içerisinde, bölge içerisinde ortaya çıkan siyasal psikolojinin getirisi İsrail bölge içerisindeki silahlanmaya karşı durabilme adına yeni bir silahlanma süreci başlatmaktadır.  Gelinen noktada bölgede uluslararası sistemin istikrarı adına çatışma bölgesi ortaya çıkmakta ve bu sistem adına güvenlik/istikrar sorunu oluşturmaktadır. Bölge içerisinde var olan silahlanma ekonomisi ise; bölge ülkeleri açısından ekonomik bir yük olarak kendini gösterirken, bölge dışı aktörler adına ekonomik gelir kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle süreç bölgesel olmaktan çıkıp uluslararası bir boyut kazanmıştır. 

 

11 Eylül olaylarını takiben uluslararası sistemin temel araçları olan yapı ve aktörler arasındaki dengelerin değişmeye başlaması ile birlikte, söz konusu sorun sistemin geleceğini belirleyici bir parametre haline gelmiştir. Oysa daha önceki yıllarda İsrail-Filistin sorunu, uluslararası sistem ile sistemin içerisinde ki bir alt yapı arasındaki ilişkiden ibaretti. 2003 yılında, Birleşmiş Milletler, Amerika, Rusya ve Avrupa Birliği dörtlü aktör grubu sorunun bölgede iki millet ve iki devlet şeklinde çözüme kavuşturulması adına yeni bir süreç başlatırlar ve bu süreç belli derecede kendine uygulama alanı buldu.

 

Dikkat çeken nokta şu ki; söz konusu Dörtlü aktör arasında Türkiye bulunmamaktadır. Bölge ülkelerinden olan Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır daha önceki yıllarda sorunu çözme adına tek başlarına veya bölge içerisinde diğer ülkeler ile birlikte sorunun çözümü adına farklı girişimde bulundular. Tarihsel süreç içerisinde, geriye dönüp bakıldığında bu girişimlerin çözüm adına başarısızlığa neden olduğu gibi; bazı ülkelerin bölgede etkinliğinin kaybetmesine de neden olduğu görülmektedir. Düşüncemize göre, bu durumun açık nedeni uluslararası sistemi direkt olarak ilgilendiren bir unsurun sistem içerisinde sisteme direkt olarak etki etme gücü olmayan aktörlerden tarafından sisteme ve bu aktörlere rağmen çözüm bulma anlayışı ve politika uygulama yaklaşımının bir sonucudur. Yakın tarih içerisinde sorununun çözümü yönünde ister savaş gibi sert politika aracı, isterse ambargo gibi yumuşak politika araçları çözüm üreten bir politika olarak kabul bulmadı. Politika uygulama sürecinde kendini gösteren bu araçlar bölgedeki sorunun temel üç özelliğinin sistem içerisinde nasıl bir anlam ve etkiye sahip olduğunun dikkate alınmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Mevcudiyetini devam ettiren bu sorun İsrail ve Filistinler arasında var olan bir sorun değildir. İsrail ile bölgesel yapı arasında ve Filistinliler ile uluslararası sistem arasında var olan bir sorundur.

 

Bu bağlamda eğer, Türkiye bölge içerisinde sorunun çözümü aracılığıyla bölgesel bir güç olma yönünde adım atacaksa; bu ancak (bölgenin yukarıda ifade edilen üç temel unsurunun dikkate alınarak) uluslararası sisteme uygun politikalar çerçevesinde, sisteme yön veren aktörler ile birlikte bölge aktörlerini aynı düzlemde buluşturma başarısı ile gerçekleşebilir. Bu amaç ise; her şeyden önce bölgesel aktörlerin sistem içerisinde norm üreten bir konuma getirilmesi ile gerçekleşebilir. Gelinen noktada söz konusu olan ise bir duruş ve teşebbüs değil daha ziyade farklı duruş ve teşebbüsleri içerisinde barındıracak bir süreç halidir. Söz konusu süreç hali için ise; ancak iki yol bulunmaktadır. Bunların birincisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması ve Amerika gibi küresel aktörler ile işbirliği yapmasıdır. İkincisi ise, bölgesel aktörleri Filistin bağlamında norm üreten bir yapı üzerinde birlikte hareket ettirecek parametrelerin oluşturulması ve işlevsel kılınmasıdır. Her halükarda, her iki yol da birinden bağımsız değildir.   İfade edilenin dışında aksi bir durum, Filistin-İsrail sorununu iç politika malzemesi yapma veya kısa dönemli dış politika gündemi oluşturma teşebbüsü ötesine geçemez. Varılan nokta, Türkiye’nin bölgesel güç olması bir yana Türkiye’nin uluslararası alanda yalnızlaşmasına neden olabilir. Bölge içerisindeki tarihsel göstergeler bunun en açık örneklerini oluşturmaktadır.

Back to Top