İran’da Neler Oluyor?

A- A A+

Cumhur başkanlığı Seçimleri: 12 Haziran 2009 yılında İran İslam Cumhuriyeti’nde 10. dönem cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Reformcu adaylardan eski Başbakan Mir Hüseyin Musevi ve Meclis eski Başkanı Mehdi Kerrubi, seçim sırasında oyların sayımı ve tasnifi aşamasında yaygın ve planlı olarak usulsüzlük yapıldığını ileri sürerek iptalini talep ettiler. Başta dinî lider olmak üzere, iktidar gücünü tekellerinde bulunduran yöneticiler bu itirazları kaale almadılar. Anayasayı Koruma Şurası da (Şuraye Negehban) seçim sonuçlarını onaylayınca sorunun bittiğini düşündüler. Oysaki ilk günden bu krizin öyle resmi birkaç karar, tavır ve emirle giderilecek ve çözülecek bir problem olmadığı aşikârdı. Daha o günlerde kaleme aldığım yazılarımda ve yorumlarımda halkın istek ve taleplerine karşın duyarsız kalınıp, hele şiddet kullanarak bastırılmaya kalkışılırsa, bu hareketin giderek çığ gibi büyüceğini ve seçimin sonuçlarını sorgulamaktan rejimin meşruiyetini sorgulayacak konuma geleceğini belirtmiştim.(1)

 

Seçimlerden 7 ay geçmesine rağmen kriz giderek yaygınlaşıp, derinleşti. Muhaliflerin talep ve istekleri radikalleşerek sistemin meşruiyetini sorgulayacak konuma geldi. Ülkemizde her konuda olduğu gibi İran’la ilgili birkaç makale okuyan veya hasbelkader her hangi bir seçimi izlemek için birkaç günlüğüne o ülkeye giden birileri, uzman olarak kitle iletişim organlarında eksik ve hatta yanlış bilgilerle komşu ülkede olup biteni değerlendirmeye başladılar. Halen bu durum devam etmektedir, nitekim kutsal “Aşura” gününü Aşure tatlısıyla karıştırarak Aşure günü olarak telaffuz eden kimi yorumcular yine ahkâm kesmeye başladılar. Bu bilgi kirliliğine son vermek amacıyla bu yazımda, seçim sonrası İran’da meydana gelen olayları, devlet ve güvenlik güçlerinin tavrını ve muhalif hareketin anatomisini yansıtmaya çalışacağım.

 

Seçimin sonuçlarının açıklanmasından sonra, seçmenlerin büyük bir kısmı hayal kırıklığına uğradı ve milyonlarca  seçmen aldatıldıklarını ve ihanete uğradıklarını düşündüler. Partiler, sivil toplum hareketleri, dini otoriteler, üniversiteler, gazeteciler, aydınlar ve bunların yansıması olarak halkın büyük bir bölümü ülkenin en önemli sorunlarından birinde fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Muhalif güçler önceleri düzenledikleri sokak gösterileri, mitingler ve sessiz yürüyüşlerle seslerini duyurmaya çalıştılar. Toplumun bütün kanaat önderleri ve dini otoritelerinin çağrısı ve ricasına rağmen hükümet güçleri ve devlete bağlı sivil milisler halkın barışçıl yürüyüş ve gösterilerine şiddetle karşılık verme ve zor kullanarak önüne geçme metodunu uyguladılar. Muhalefetin önde gelen isimleri birbiri ardına sudan sebeplerle tutuklanıp hapse atıldılar. Muhalefetin iddiasına göre: sokak gösterilerine katılan gençler öldürüldü, hapse düşen binlercesi işkence tezgâhlarından geçirildi. Düzmece mahkemelerde evrensel hukukun temeli olan savunma ve avukat hakkından yoksun sanıklar, uzun süreli mahkûmiyetlere çaptırıldılar. Muhalefet ülkede darbe yapıldığını beyan ederken, iktidar bu olayları batılı devletlerin desteğiyle planlanan “kadife devrimi” girişimi olarak değerlendirdi.

 

İktidar gücünü ellerinde bulunduran siyasiler ve hükümete yakın din adamları, bütün resmi iletişim araçlarını ve tribünlerini muhalefete saldırı aracı olarak kullandılar. Muhalif gazete, dergi ve internet sayfaları kapatıldı. İçişleri Bakanlığı’nın verdiği resmi rakamlara göre Muhalif aday Mir Hüseyin Musevi, seçimlerde 13.216.000 oy alarak oyların % 33,75’ini kazanmıştı.  Resmi verilere göre her 3 seçmenden birinin oyunu alan bir adaya bütün kapılar kapatıldı. Devletin tekelinde bulunan radyo televizyon ve ulusal basında kendisini ifade etmek için hiç fırsat tanınmadı, üstelik tek yanlı olarak o ve diğer adaylar için, taraftarları ve eylemleri hakkında devamlı olarak menfi yayınlara yer verildi. Reformist partiler, sivil toplum hareketleri, teşekküller, gruplar ve kişiler baskı altına alınmaya çalışıldı, yasal ve yasadışı yollar kullanılarak susturulmaya çalışıldı. Muhalefete karşı yürütülen bu kampanya sırasında bütün demokratik talepler, eylemler, karşı duruşlar ve itirazlar,  hükümet tarafından dış güçlerin oyunu ve yabancıların provokasyonu olarak lanse edilmeye çalışıldı. Muhalefete ülke düşmanlarının direktifiyle ülkeyi istikrasızlaştırma suçlaması yapıldı. Oysaki muhalefetin önde gelen isimleri 1979 İslam devriminin önemli figürleri ve devletin en üst makamlarında görev yapmış kişilerden oluşmaktadır. (2)

 

Zaten seçimler başlamadan önce Anayasayı Koruma Şurası (Şurayı Negehban), bu kişileri yüzlerce aday adayının içinden seçerek adaylıklarını onaylamış ve seçime katılmalarında her hangi bir mahzur görmemişti. Üstelik dini lider Ayetullah Seyit Ali Hameney de her dört adayı devlete (Nizama) bağlı kişiler olarak değerlendirmişti. Peki, bu kadar kısa sürede ne değişti, ne oldu da bu adaylar seçim sonuçlarına itiraz edince hemen vatan haini ilan edilip, fitneci olarak yaftalandılar. İran cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve ardından meydana gelen süreci takip edenler, olayların seçim sonuçlarına itirazdan başlayıp 7 ay zarfında bu gün içinden çıkılmayan devlet ve rejim sorununa dönüştüğünü görecekler. Bu süreç üç aşamalı bir seyir izlemiştir.

 

1.Birinci aşamada seçmenlerin bir bölümü seçimlerde hile yapıldığını ileri sürerek,‘benim oyum nerede’ kampanyasını başlattılar. Bu büyük kitlenin demokratik talepleri güvenlik güçleri tarafından şiddet kullanılarak bastırılmaya çalışıldı.

 

2.İkinci aşamada hükümet, muhalifleri yabancıların maşası ve devletin düşmanları olarak değerlendirip liderlerini tutuklamaya, taraftarlarını hapse atmaya ve yargılamaya başladı. Muhalefet, ülkede darbe yapılarak iktidarın seçtirildiğini beyan ettiği Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ı, darbenin başı olarak gördüklerini ve onun cumhurbaşkanlığını kabul etmeyeceklerini ve meşru saymayacaklarını deklare ettiler.


 
3.İktidar, muhalefetin talep ve isteklerine duyarsız kalıp, elindeki bütün imkânları kullanarak, ‘Yeşil Hareket’ (Cünbüşe Sebz) diye adlandırılan muhalefetin sesini kısmaya ve baskı rejimini sürdürmeye çalıştıkça muhalefet cephesi genişleyerek derinleşti. Bu genişleyen talepler; ilk baştaki seçimin iptali, daha sonraki M. Ahmedinejad’ın istifasının isteği doğrultusundan, iktidarın meşruiyetini ve dini lider (Rehber) Seyit Ali Hameney’i hedef almaya başlayan aşamaya dönüştü.

 

Aslında muhalefet liderleri defalarca yayınladıkları bildirilerde ve dinî lidere yazdıkları açık mektuplarında kendisinden, meydana gelen krizin çözümü için yardım istediler ve ülkenin en üst otoritesi olarak tarafsız bir bakışla, giderek rejim sorununa dönüşen seçimde hile konusuna el atmasını ve çözmesini rica ettiler. Ama ne yazık ki dinî lider, bütün bu çağrılara duyarsız kalarak kendisine sunulan yüksek hakemlik konumunu kullanmadı. İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, kamuoyunda krizlerin çözümcüsü ve zor dönemlerin adamı olarak bilinen, Uzmanlar Meclisi (Meclisi Hubregan)  ve  Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin (Şurayı Teşhise Maslahatı Nizam) Başkanı Ali Ekber Haşimiye Rafsancani; Cuma namazı hutbelerinde ve basın toplantılarında her iki tarafa da itidal çağrısında bulunarak çözüm yolları önerdi ve göstericilere yönelik güvenlik güçlerinin tutumunu eleştirdi. Ama Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a yakın din adamları ve siyasiler, bu kez de Rafsancani ve ailesini hedef tahtasına oturtarak kendisini susturmaya çalıştılar.

 

Muhalefetin Yapısı


İran halkının ezici çoğunluğunun bağlı bulunduğu Şia mezhebinde, dini otoritelerin ve özellikle fetva verme mertebesinde bulunan Müçtehit (Mercei  Taklid) rütbesine erişmiş Ayetullah uzmanların, önemli ve tartışılmaz bir toplumsal konumları ve kişisel dokunulmazlıkları var. Bu hak ve hukuk çok uzun tarihi geçmişe sahiptir. İslam Devrimi öncesinde 1964 yılında Ak Devrim sırasında Şah Rıza Pehlevi, bu haklarından dolayı o dönem dini muhalefetin lideri olan Ayetullah Ruhullah Humeyni’ye dokunamamış ve sürgüne göndermiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve ardından meydana gelen olaylar kimi Ayetullah Uzmalar tarafından eleştirilmiştir. İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal dengelerini ve karmaşık denklemlerini yakından takip edenler, bu ülkenin girift siyasal ve yönetim sisteminde meşruiyetini dini öğretilerden, Şia geleneğinden ve inanç temellerden alan dinsel otoritelerin varlığının ve yaptırım güçlerinin farkındadırlar. Yaşama dair her konuda söz sahibi olan bu müçtehitler, günlük olaylardan cihat ilanı gibi önemli ve hayati bir konuda fetva verme yetkisine ve dirayetine sahip ulemadan oluşmaktadır. Günümüzde bu müçtehitlerden Ayetullah Hüseyin Ali Montezeri, Ayetullah Yusuf Sanei, Ayetullah Seyit Celaleddin Tahiriye İsfehani, Ayetullah Muhammet Destğeyb, Ayetullah Lutfullah Safiye Golpayegani, Ayetullah Esedullah Beyatı Zencani, Ayetullah Hüseyin Musevi Tebrizi, Ayetullah Abdülkerim Museviye Erdebili ve başka önemli Ayetullahlar devletin halka karşı uyguladığı baskı ve şiddet rejimine karşı çıkmışlardır. Kısa bir süre önce hayatını kaybeden Ayetullah H.A. Montazeri muhalif din adamlarının en önde geleni ve iktidara en sert eleştirileri yapanların başını çekmekteydi.

 

Öte yandan 1979 İslam Devrimi süresinde ve daha sonraki yıllarda devletin ve devrim organlarının en tepesinde yer alan, vefat etmiş veya şehit olmuş veya iktidardan uzaklaştırılmış bu önemli kişiler ve aile mensupları da ‘Yeşil Hareketin’ geniş çemberinde yer almışlardır. Örneğin Ayetullah M.Talegani (Devrimin manevi liderlerinden, Tahran Cuma imamı, devrimin ilk yıllarında vefat etti), Ayetullah M.H.Beheşti (Devrim Konseyi üyesi, teorisiysen, teröristlerce şehit edildi), Muhammet Ali Recai (İran’ın ikinci Cumhurbaşkanı, 1981 yılında Halkın Mücahitleri Örgütü’nün düzenlediği terörist bir saldırıda yaşamını yitirdi) ve başka ailelere mensup kişiler M. Ahmedinejad yönetiminin karşısında saf tutmuşlardır. Halk yığınlarının nezdinde saygın bir konuma sahip bu ailelerin, muhalefet saflarında yer almasının psikolojik etkisinin yanında moral değerleri bakımından da Yeşil Hareket’e önemli katkı sağlamaktadır.

 

Son zamanlarda İran’ın üst dini otoriteleri arasındaki fikir ve düşünce ayrılığı, iktidara yakın bazı dini kuruluşların muhalif müçtehitleri  (fetva makamlarını) hedef almış ve onların dini yetki, makam ve mertebelerini sorgulamaya başlamış. Konu bu makalenin havsalasına sığmayacak kadar teknik ve karmaşık bir husustur. Yalnız, doğrudan siyasal gelişmelerle ilintili olduğundan kısaca değinmek istiyorum. Şia din adamları ve özellikle Müçtehitler, tarih boyunca İran’da otoritenin ve monarşinin karşısında ezilen mazlum halkın yanında yer almışlardır. Moğol istilasından sonra hemen hemen bütün başkaldırı, direniş, toplumsal muhalefet ve devrimlerde halkın temsilcisi ve hareketin lideri konumunda sokaktan cepheye kadar bu devrimci din adamlarına rastlamaktayız. Bu direniş ruhu, Şia geleneklerinden ve Kerbela’da Yezit’e karşı direnen İmam Hüseyin’in felsefesinde ve geleneğinde saklıdır. 1908-1911 ‘İran Meşrutiyet Devrimi’, 1953 ‘İran Petrollerini Millileştirme Hareketi’ ve 1979 ‘İslam Devrimi’ bunun son örnekleridir. 1979 İslam Devriminden sonra bazı Ayetullahlar, örneğin Ayetullah Seyit Kazım Şerietmedari, Ayetullah Mahmut Talegani ve Ayetullah H.A.Montazeri gibi büyük ulema, iktidarı eleştirmeye başlayınca gözden düşürülmeye ve tecrit edilmeye çalışıldılar.

 

Tartışmalı  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra halka yapılan baskı  ve şiddetten dolayı rejimi eleştiren Ayetullahlara reva görülen tecrit ve gözden düşürme politikasına baktığımızda, Şia geleneğinde bulunmayan yeni bir uygulamayla karşılaşmaktayız. Ayetullah Muhammed Yezdi başkanlığındaki iktidara yakın din adamlarının oluşturduğu, dini başkent Kum’da faaliyet gösteren ‘Kum Dini Medreseleri Müderrisleri Camiası’ (Cameeye Müderrisin Hozeye İlmiyeye Gom) yayınladığı bir bildiriyle, Muhalif Ayetullah Yusuf Sanei’yi Müçtehit (Fetva Mercii) olarak tanımadıklarını ve kendisinin verdiği fetvaların geçerli olmadığı tezini ileri sürdüler. Şia fıkhını bilenler, bunun ne denli tehlikeli bir gelişme ve bidat olduğunu bilmektedirler. Zira bundan böyle iktidarı desteklemeyen veya uygulamalarına karşı çıkan bütün Ayetullahlar, bu tehlikeyle karşı karşıya kalacaklardır. Başta Irak’taki en büyük dini otorite olan Ayetullah Ali Sistani olmak üzere, pek çok dini otorite bu bildiriye karşı çıkmış ve herhangi bir kurumun Fetva Mercii ulemayı seçme veya azletme gibi bir yetkisinin bulunmadığını beyan etmişlerdir.

 

Kum kentinde faaliyet gösteren bir grup ulemanın oluşturduğu ‘Kum Dini Medreseler Müderrisleri ve Muhakkikleri Teşekkülü’nün’ (Mecmee Mohakkigin ve Moderrisine Hozeye İlmiyeye Gom) Genel Sekreteri, devrimin ilk yıllarındaki başsavcısı Ayetullah Hüseyin Museviye Tebrizi’ye göre bu fıkhî değil siyasi bir karardır. Ayetullah H.M. Tebrizi, Ayetullah Y.Sanei’nin, İmam Humeyni tarafından dini vasıfları göz önünde tutularak Anayasayı Koruma Şurası ( Şurayı Negehban) üyeliğine ve İran’ın Başyargıçlık makamlarına atandığını beyan ederek bu kararı sert bir şeklide eleştirmiştir. Uzmanlara göre hükümet yanlısı teşekküllerin bu tip girişimleri Ayetullah Y.Sanei’ye  zarardan çok faydası olacak, mürit kitlesini daha da sıklaştıracak ve O’nu, halkın nezdinde vefatından sonra büyük bir boşluk bıraktığı Ayetullah H.Al. Montazeri’nin yerine oturtacaktır. Ama esas gerçek olan şudur ki; devrimin otuzuncu yılında dini ve siyasi otoriteler ve liderler arasında onarılması mümkün görülmeyen ayrılıklar ve parçalanmalar meydana gelmiştir.

 

Ayetullah H.A.Montazeri’nin vefatı ardından kutsal Kum kentinde yapılan cenaze törenine, güvenlik güçlerinin bütün baskılarına rağmen muhalif liderler M.H. Musevi ve M. Kerrubi’nin yanı sıra yüz binlerce kişinin iştirak etmesi ve ardından gelen olaylar ‘Yeşil Hareket’e’ yeni bir hüviyet kazandırdı. Daha önceleri genel olarak sokaklarda yürüyüş yapan kitlelerin, başkent Tahran’ın orta ve kuzey bölgelerinde ikamet eden orta ve üst gelir grubu müreffeh ailelere mensup kişiler, kadınlar, entelektüel ve öğrencilerden oluştuğu gözlenirken; bu kez Kum, İsfahan, Necefabad (Ayetullah Montazeri’nin doğduğu kent), Meşhet, Erdebil, Zencan gibi muhafazakâr kentlerde de, binlerce insanın hükümet karşıtı gösterilere katılması, muhalefet cephesinin genişlediğinin bir göstergesi olarak değerlendirildi.

 

İran toplumunu yakından bilenler, komşu ülkede ölüm ayinleri ve cenaze törenlerinin ne denli önemli, kapsamlı ve uzun olduğunu bilirler. Orta Asya’da bulunduğum sırada orada yaygın bir atasözü duymuştum; Çin’de bayram, İran’da ölüm törenleri çok önemlidir(Kıtay’da maryam, İran’da yas)… Ayetullah H.A. Montazeri’nin cenaze törenlerinin yapıldığı kutsal mekânlar (Medreseler ve Hüseyiniyyeler), kimi yerlerde güvenlik güçlerinin ve sivil giyimli hükümet yanlısı milislerin saldırısına maruz kalınca, kasabalı dindar ve köylü muhafazakâr ve benzeri gruplar da devletin şiddet ve baskısından nasiplerini aldılar. Artık bütün değerler alt üst oluyordu. İslam Cumhuriyeti’nin temel doktrini ‘Vilayeti Fegih’(dini rehberlik) tezini ve Anayasa’nın özünü oluşturan düşüncelerin fikir babası, Devrim’in iki numaralı ismi Ayetullah Montazeri gibi bir Fetva Mercii’nin cenaze törenlerinde; evi ve medresesinin bile hürmeti korunmayacak ve belli merkezlerden emir alan, örgütlenen bir grup karanlık ve çapulcu takımı tarafından saldırı, şiddet ve teröre maruz kalacaktır. Bu kabul edilecek bir durum değildi.

 

Ayetullah H.A.Montazeri’nin ölümü ve cenazesi sırasında meydana gelen olaylar dinmeden bu kez ‘Aşura   Günü’ (3) yaklaşmıştı. Güvenlik güçleri komutanları ve yargı organlarının başkanları, muhalefeti izinsiz yürüyüş ve eylem yapmamaları konusunda önceden uyarmışlardı. Seçim sonrasında halk yığınları ve muhalif kitleler, önceleri muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları ve ‘Yeşil Hareketin’ liderleri M.H. Musevi ve M. Kerrubi’nin çağrısı ve daveti üzerine, sokakları ve meydanları hükümete karşı  miting ve gösterilerinde kullanmaktaydılar. Güvenlik güçlerinin sert tavrı ve orantısız güç kullanımından sonra muhalefet, taktik değiştirip iktidarın ve iktidar yanlılarının kutladığı ulusal anma günlerini kullanarak kendi renkleri ve sloganlarıyla sokakları ve meydanları kullanmaya başladılar. İran’da halk arasında casusluk yuvası olarak adlandırılan ABD Büyük Elçiliği’nin işgalinin 28. yıl dönümü törenleri (4), 13 Azer (4 Aralık) Öğrenci Günü (ruze daneşcu ) anma (5) etkinlikleri, Kudüs günü (6) ve başka kutlama ve anma günlerini fırsat bilen muhalefet yanlıları itiraz seslerini duyurmaya çalışmışlardır. 1979 İslam Devrimi’nden bu yana bu anma günleri iktidar tarafından propaganda, güç gösterisi ve yabancılara iktidarın taraftar kitlesinin büyüklüğünü göstermek amacıyla kullanılmaktaydı.

 

Devlet ve ona yakın teşekküller tarafından organize edilen bu kitlesel gösteri ve yürüyüşlerde iktidar yanlısı, ABD ve İsrail karşıtı sloganlar atılır, bu doğrultuda konuşmalar yapılır ve pankartlar taşınırdı. Ulusal radyo ve televizyonlardan canlı olarak yayınlanırdı. İktidarın halk desteği bu tür mitinglerle ölçülürdü. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra muhalefetin bütün demokratik hak arama imkânları ve yolları kapanınca, bu özel günler itiraz ve protestolar için önemli bir fırsat olarak değerlendirildi. Sokaklara ve meydanlara dökülen binlerce muhalif bu özel günlerde resmi söylemlerin yerine demokratik hak ve özgürlükleri ön planda tutan, Cumhurbaşkanı ve dinî lideri hedef alan sloganlar atmaya başladılar. Geliştirilen bu yeni yöntem iktidarı zor durumda bıraktı, zira rejimin en önemli propaganda ve güç gösteri aracı olan bu milli ve özel günler iktidar için kâbus günlerine dönüştü. Her miting ve gösteri, içeride iktidarın biraz daha yıpranmasına yurt dışında ise daha çok eleştirilmesine neden olmaya başladı.

 

Aşura günü (28 Aralık) yas törenleri esnasında ülkenin pek çok yerinde büyük olaylar meydana geldi. Muhaliflerle güvenlik güçleri arasındaki çatışmalarda onlarca kişi yaşamını yitirdi, yaralananlar oldu, güvenlik güçlerinin araçları, kamu kuruluşları, bankalar ve benzeri yerler tahrip edilip ateşe verildi. Olayların başlamasından beri ilk kez muhalif gençler güvenlik güçlerine karşılık verdi ve çatışmaya girdi. Ölenler arasında güvenlik güçleri mensuplarının bulunması bunun göstergesidir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana ’Yeşil Hareket’ diye adlandırılan protesto ve sokak nümayişleri, Aşura eylemleriyle yeni bir aşamaya girmiştir. Şiddet ve çatışma öğelerinin ön plana çıktığı bu ortamda sağduyulu ve akılıcı yaklaşımlardan hızla uzaklaşılmaktadır. Devrim muhafızları, diğer güvenlik güçleri komutanları, yargı başkanları ve iktidarın sözcülüğünü yapan yazarlar, sokak gösterilerine katılan ve olaylara karışan muhalefet yanlılarını yabancı ve düşman güçlerin maşası ve yandaşı olarak gösterip ağır şekilde cezalandırılmalarını talep ettiler. Aşura olaylarından bir gece önce Tahran’daki Cemaran Hüseyniyyesi’nde  (İmam Humeyni’nin kullandığı dini medrese) düzenlenen anma ve yas törenlerine eski Cumhurbaşkanı Muhammet Hatemi katılmıştı. Hatemi konuşmaya başlayınca sivil giyimli milislerin saldırısına uğramış ve konuşması yarıda kalmıştı. Aşura günü arifesinde yapılan bu saldırı diğer saldırıların habercisi olarak değerlendirilmiş ve Devrim’den bu yana ilk kez, kutsal bir mekân dini ayin sırasında saldırıya uğramış ve tahrip edilmiştir.

 

Muhalefetin en önemli lideri konumundaki M.H. Musevi, Aşura günü meydana gelen olayları değerlendirdiği 17 numaralı bildirisinde kapsamlı bir şekilde ele almış; güvenlik güçlerinin sert ve kanlı saldırılarını kınamış, kendisinin ve M. Kerrubi’nin ölümden korkmadıklarını ifade ederek krizin çözümüne yönelik 5 maddelik bir öneri ortaya koymuştur. M.H. Musevi’ye göre:

1.Devlet; millet, meclis ve yargı önünde sorumluluğunu kabullenmelidir. Devlet, meclis ve hukuk karşısında olaylarla ilgili ifade vermelidir. Aksi halde meclis ve yargı anayasal çerçevede onunla hesaplaşmalıdır.

2.Şeffaf ve herkesin güvenini kazanacak yeni bir seçim kanunu hazırlanmalıdır.

3.Siyasi tutuklular derhal serbest bırakılmalıdır.

4.Basın özgürlüğü derhal sağlanmalı ve yasal güvence altına alınmalıdır.

5.Anayasa’nın 27. maddesinin öngördüğü siyasi partiler ve teşekküllerin, serbestçe faaliyetlerine ortam hazırlanmalı ve halkın medenî haklarına saygı gösterilmelidir.

 

M.H. Musevi, bu önerilerin yanına yenilerinin de eklenebileceğini ifade ederek, bu girişiminin ülkede tekrar güven ve huzur ortamının sağlanması için atılan bir adım olduğunu vurgulamıştır. Ardından sürgünde yaşayan 5 siyasetçi ve düşünür (7) bu bildiriyi temel alarak genişletmiş ve Musevi’nin taleplerinin yanı sıra; Cumhurbaşkanı M. Ahmedinejad’ın derhal istifasını, seçimlerin yeniden yapılmasını, sansürün her türlüsünün son bulmasını, işkence ve kötü muamelelere son verilmesini, üniversitelerin demokratik bir yapıya kavuşturulmasını, seçim sonrası halka karşı şiddet uygulayan bütün sorumluların yargılanmasını, yargı gücünün bağımsız bir yapıya dönüştürülmesini, askeri ve güvenlik güçlerinin siyaset, ekonomi ve kültürel sahalardan uzaklaştırılmasını ve en üst makamdan başlayarak bütün idarecilerin seçim yoluyla belirlenmesini ve böylece ülkenin bu siyasi bunalımdan çıkış yollarının reçetesini beyan etmişlerdir.

 

 M.H. Musevi’nin sağduyu ve çözüm önerilerine, iktidar yanlıları ve muhalifler tarafından olumlu ve olumsuz tepkiler gelmiş ve gelmeye devam etmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhafazakâr kanadın diğer adayı, devrim muhafızları eski komutanlarından halen Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi‘nin (Şura ye Teşhise Maslahatı Nizam)  Genel Sekreterlik görevini yapan M.Rızai, bu bildiriyi toplumsal barış için olumlu bir girişim olarak değerlendirmiş ve krizden çıkmak için önemli bir temel girişim olarak gördüğünü, iktidarın bu fırsatı değerlendirmesini beyan etmiştir. Muhalefete mensup kimi aşırı uç ve gruplar, Musevi’yi bu bildiriyle iktidarı meşru hale getirmekle suçlamış ve kendisinin muhalif hareketin liderlik vasfını yitirdiği tezini ortaya atmışlardır. Oysaki bu ayrıntılı bildiri dikkatle incelendiğinde bugünkü ortamda gayet normal, mantıklı ve buhranın son bulması için uygulanabilir öneriler içerdiğine şahit olunacaktır. Bir diğer muhalif lider din adamı Ayetullah M. Kerrubi ise; Aşura günkü güvenlik güçlerinin sert ve acımasız tavır ve davranışlarını sert bir dille eleştirmiş ve iktidarı, bir grup vahşiyi halkın üzerine saldırmakla suçlamıştır. Aslında M. Kerrubi devamlı olarak, güvenlik güçlerinin halka yönelik saldırılarını ve hapishanelerdeki tecavüz ve işkence olaylarını gündeme getirerek eleştiri bombardımanına tutmuştur. İktidara yönelik bu sert sözlerinden ve bildirilerinden dolayı, hükümet yanlısı milis güçlerin hakaret ve saldırılarına maruz kalmıştır.

 

Bundan önce defalarca fiziksel saldırıya uğrayan ve sarığı yerlere düşürülen bu muhalif lider, son demeçlerinden sonra geçtiğimiz Perşembe günü Kazvin kentinde katıldığı dini bir ayinde fiziksel saldırıya uğramış ve arabası kurşun yağmurunu tutulmuştu. M. Kerrubi yara almadan bu saldırıdan kurtulmuşsa da olayın vahameti ortadadır. Reformist partilerden ‘İslami İran Ortaklık Cephesi’  (Cepheye Moşarekete İrane İslami) ve ‘Dönemler Birliği Tahkim Bürosu’ (Deftere Edvare Tahkime Vehdet) de yayınladıkları bildirilerle güvenlik güçlerinin tutumunu eleştirmiş, halkın demokratik talep ve isteklerine saygılı olunmasını ve askerlerin derhal kışlalarına geri çekilmesini dile getirmişlerdir. Buna karşın İçişleri bakanı Muhammet Neccar ve Tahran polis komutanı, olayları ulusal güvenliğe karşı girişimler olarak değerlendirmiş ve katılımcıları yabancı güçlerin elemanı  ‘Muharipler’ olarak nitelemiş ve en ağır şekilde cezalandırılacaklarını beyan etmişlerdir.

 

Öte yandan İktidar yanlıları ve bilhassa kimi aşırı din adamları bu ve benzeri girişmeleri rejimin bütünlüğüne, kutsal rehberlik makamına yönelik bozguncu ve karşı devrimci hareketler ve girişimler olarak gördüklerini beyan etmektedirler. Muhafazakâr kanadın bu liderlerine göre devlet ve yargı, hiç zaman kaybetmeden başta M. H. Musevi, M. Kerrubi, M. Hatemi, Faize Rafsancani (A.E.H. Rafsancani ’nin kızı) ve diğer reformcu liderleri yakalayıp, yargılayarak cezalarını vermelidir. Muhafazakâr kanadın en tutucu ve radikal liderlerinden Uzmanlar Meclisi ve Kültür Devrimi Konseyi’nin  (Şoraye İngilabe Ferhengi) üyesi Ayetullah Misbah Yezdi, bütün muhalifleri ‘Müfsidi Filarz (yeryüzünde fesat çıkaranlar) olarak değerlendirmektedir. Hatırlatmalıyım; İran ceza kanunlarına göre,  bu sıfatla nitelenen ve suçlanan kişiler idam cezasıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Ayrıca başta Keyhan gazetesi (dini lidere en yakın gazete) başyazarı Hasan Şerietmedari olmak üzere, pek çok iktidar yanlısı gazetenin yazarları da yargıyı, kendi deyimleriyle ‘fitne çıkaranların başlarıyla’ daha sert ve acımasız mücadele etmeye davet etmektedirler.

 

Parlamento yani İslami Şura Meclisi içinde de, bu olaylar büyük yankı uyandırmaktadır. Önceleri Cumhurbaşkanı M. Ahmedinejad’ın bazı uygulama ve düşüncelerini eleştiren Meclis başkanı Ali Laricani, son dönemlerdeki olayların derinleşmesi ve doğrudan dini lideri ve rejimin meşruiyetini sorgular duruma gelmesi neticesinde, geriye çekilmeyi ve ülkede meydana gelen bu denli sarsıcı olaylar karşısında susmayı yeğlemiştir. Aslında Meclis başkanı olmadan önce, Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanlığı ve nükleer baş müzakereci görevini sürdüren A. Laricani’nin, nükleer siyaset konusunda Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la önemli fikir ayrılıkları olduğu bilinmektedir. Ama devletin geleceği bakımından hassas bir dönemin yaşandığının farkında olan bazı siyasi liderler, en azından şimdilik yani sokaklardaki muhalefeti susturuncaya kadar uyumlu bir görüntü sergilemeye çalışmaktadırlar. Meclis içindeki muhafazakâr kanada mensup milletvekilleri, yürütme ve yargı erklerini kendi deyimleriyle devlet düşmanlarına ve fitnecilere yumuşak ve toleranslı davranmakla suçlamaktadırlar. Geçen hafta bu milletvekillerinden 36 kişi, siyasi suçlara iştirak edenler için idama giden yargılama süresindeki, mevcut ceza yasasında ön görülen 20 günün, 5 güne indirilmesini ön gören yasa teklifini çok acil koduyla meclis başkanlığına sundular. Teklif yasalaştığı takdirde sokak gösterilerinde yakalanan çatışmacılar, 5 günlük bir yargılama sonucunda idamla cezalandırılacaklardır. İran’ın başyargıcı Mohsen Ejei de muhalifleri ‘Muharip’ olarak değerlendirdi. Kuran-ı Kerim’de Maide suresine atfedilen bu kavle göre; bu suçu işleyeler Allahın Peygamberi ve diniyle harp etmekten dolayı idamla cezalandırılmaları gerekiyor. Tam da bu ortamda Yargı erki başkanının, -insan hakları ihlalleri bakımından pek de parlak bir geçmişe sahip olmayan- Devrim Muhafızları Komutanlarından Serdar Abdullah Zölgede’yi, adli danışmanlık görevine getirmesi insan hakları savunucularını dehşete düşürmüştür.

 

Meclisin en radikal görüşlerine sahip muhafazakâr milletvekillerin oluşturduğu ‘İslami Devrim Fraksiyonu’ başkanı din adamı Ruhullah Hüseyniyan ise; beklenmedik bir hareketle reformcuları suçlayarak milletvekilliğinden istifa ettiğini açıkladı. Hüseyniyan zehir zemberek bildirisinde, İslami Devletin varlığını sorgulayan fitneci kişilerle aynı çatı altında bulunmaktan dolayı onurunun kırıldığını ve devletin her kademesinde kümelenmiş devlet düşmanlarının (reformistlerin) varlığından dolayı hayal kırıklığı yaşadığını beyan etmiştir. Siyasi gözlemciler bu istifanın taktik bir hareket olacağı ve arkasında reformist harekete karşı planlanmış stratejik yok etme oyunları bulunacağından kuşkulanmaktadırlar. Önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kurulunda, bu istifanın oylandığı oturumda istifanın arkasında yatan temel düşünceyi öğrenme şansımız olacaktır. R. Hüseyniyan,  Sait Mürtezevi (seçimlerden sonra haksız ölümlerin ve işkencelerin yapıldığı Tahran’ın yakındaki Kehrizek hapishanesinin suçlu bulunarak görevden alınan  eski müdürü) ve  Ayetullah Muhammed Yezdi’ye yakınlıklarıyla bilinmektedirler. Bu grubun aşırı sağcı Hakkaniye mektebine mensup oldukları bilinmektedir.

 

İran İslam Cumhuriyeti’nde, iktidarla muhalefet arasında var olan temel görüş ayrılığı muhafazakâr reformist vasıflandırmayla safları belirginleşen ve kalın çizgilerle birbirinden ayrılan siyasal yapılar herkesin malûmudur. Bu gruplar arasındaki fikir ve düşünce ayrılığı devrimin ilk günlerinden günümüze dek muhtelif şekillerde tebarüz etmiştir. Yine bu gruplar arasında, bir birini tasfiye etmek ve siyasal yaşamdan uzaklaştırmak için açıktan, gizli bir güç ve iktidar savaşı yaşanması hep devam etmiştir. Bu günkü siyasal ortamda gücü ve iktidar erkinin bütün imkânlarını tekelinde bulunduran muhafazakâr kanat; bir yandan reformist parti, hareket, lider ve sivil toplum hareketlerini şiddet ve baskı yöntemlerini kullanarak bertaraf etmek ve tamamıyla ülkenin siyasal hayatından silmeye ve yok etmeye uğraşırken, diğer yandan da kendi aralarında bir güç ve iktidar savaşı verdiğine şahit olmaktayız. Muhafazakârlar arasında kimi zaman su yüzüne çıkan bu iktidar savaşının, şimdilik bütün enerjinin sokaktaki muhaliflere harcandığından dolayı derinden ve kamuoyunun gözünden uzak devam ettiği söylenmektedir. Ama devletin kimi organlarının  muhaliflere karşı takındığı acımasız tavırlar,  bazı muhafazakâr siyasetçiler tarafından eleştiri konusu yapılmaktadır. Bu kanada mensup İslami Şura Meclisi başkan vekili Muhammet Rıza Bahüner ve yine tutucu kanada mensup Tahran Milletvekili Ali Mutahhari, muhalefet liderlerini düşman olarak görenleri ve onları bütünüyle siyasal hayattan silmeye yönelik girişimleri, eleştirmektedirler. Önümüzdeki dönemlerde muhafazakârlar arasındaki güç ve iktidar savaşının giderek şiddetleneceği ve çok önemli figürlerin siyasal hayattan silineceğine dair öngörüler yapılmaktadır.

 

Bitirirken,

Sonuç  olarak en eski komşumuz, tarihi, kültürel, dinsel, ekonomik ve siyasi ilişkilerimizin, derin ve sağlam olduğu komşularımızdan biri olan İran İslam Cumhuriyeti, kuruluşunun 30. yılında tarihinin en büyük, en derin ve en kapsamlı siyasi krizi ve buhranıyla karşı karşıyadır. Bir ay sonra kutlanacak olan Devrim’in yıl dönümü kutlamaları 29 yıldan beri halkın büyük katılımı ve desteğiyle bütün ülkede kutlanırdı. Oysaki daha şimdiden iktidarı bu günde meydana gelecek olayların korkusu sarmıştır. Aşura günündeki olaylar göstermiştir ki kitlesel muhalefet kendiliğinden örgütlenmekte, yeni yöntemler geliştirmekte ve muhalefet liderlerinin söylemlerine bağlı kalmayarak günün şartlarına göre eylem türü belirlemektedir. Son olaylar korku duvarının yıkıldığını ve halkın bir bölümünün canları pahasına siyasal söylem ve isteklerini dile getirmekte kararlı olduklarını göstermektedir. Bütün gözlemciler, aydınlar ve aklıselim sahibi siyasi önderler, iktidara ve yönetim mekanizmasını ellerinde bulunduranlara, olaylara sağduyulu ve devlet büyüklüğüne yakışır bir tavırla yaklaşmasını talep etmektedirler. Devlet ve hükümet bilmelidir ki, şiddetin, kargaşanın ve kanunsuzluğun hâkim olduğu bir ortam, her türlü provokasyona açık ve hatta davetkâr bir zemin meydana getirir.

 

Kuşkusuz İran’ın gelişmesini, halkının demokratik, müreffeh bir ülkede yaşamasını istemeyen yabancı güçlerin ajanları ve provokatörleri, çatışma ortamını fırsat bilerek, ülkeyi ve bölgeyi istikrarsızlaştırmak için, her türlü cinayet, bombalama ve terör hareketini yapmaya yeltenebilirler. Afganistan’ın, Irak’ın ve Pakistan’ın durumu ortadadır. Her gün yüzlerce günahsız insan kimin tarafından geldiği ve yapıldığı belli olmayan saldırılar ve patlamalarla hayatını yitirmektedir. Şimdi ise, Yemen Devleti hedef tahtasına konmuştur. Emperyalist güçler ülkelerin iç çekişmelerinden, etnik, siyasi ve dinsel fikir ayrılıklarından bitap düşerek zayıflamalarını, direnç güçlerini kaybetmelerini beklemektedirler. Bu güçler ulusal birliklerini sağlamlaştırınca kendi aralarında askeri, ekonomik ve siyasi entegrasyonları pekiştirirken bizim ülkelerimizin zenginliği sayılan düşünsel, etnik, dinsel veya siyasal farklılıklarımızı bizleri birbirimize düşürme, sürtüşme ve hatta çatışma unsurları olarak kullanmakta, teşvik etmekte, kendi stratejik çıkarları için kullanmaktadırlar.

 

İran Devleti’nin kanaat önderleri tehlikenin farkına varmalıdırlar. Aylardan beri haksızlığa uğradıklarını ve kendi iradelerine ihanet edildiğini düşünen milyonlarca vatandaş barışçıl yoldan haklarını aramak istemektedirler. İktidarın yabancıların elemanı olarak suçladığı muhalif liderler, tutuklayıp hapse attığı siyasiler, gazetelerinin, partilerinin kapısına kilit vurduğu aydınlar, hukukçular ve öğrenciler o ülkenin en değerli varlıkları, vatanseverleri ve entelektüelleridirler. Pek çoğu İran-Irak savaşına katılmış gazi olmuştur. Kimse onların yabancılara hizmet eden ülke düşmanı olarak göremez. Bir an önce krizin çözümü için sunulan önerileri ciddiye alarak muhalefet liderleriyle temasa geçilmeli, sokağın sesine kulak verilmeli ve bu buhranı, şiddete dayalı yöntemlerle bertaraf etmek düşüncesinden feragat edilmelidir. Yoksa yarın çok geç olabilir.

                 
               
 
Dipnotlar:


 
1-http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=386:iran-secim-krizinin-taraflari&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150 , http://www.bilgesam.net/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=381:secim-sonrasi-iran&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150

 

2- Reformist diye de adlandırılan muhalif liderler:
- İki dönem Cumhurbaşkanlığı yapan Ayetullah Muhammed Hatemi
- İki dönem Meclis Başkanlığı yapan Ayetullah Mehdi Kerrubi
- İmam Humeyni döneminde İran- Irak savaşı sırasında 8 yıl başbakanlık görevini yapan Mir Hüseyin Musevi. Helen ‘Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ (Şurayı Teşhise Maslahatı Nizam) üyesidir.

 

3-Aşura: Aşura Arapçada 10 anlamına gelmektedir. Hicri 61 yılında Muharrem ayının 10. günü (10 Aralık 680) Hazreti Peygamber’in (a.s) torunu İmam Hüseyin ve 72 aile efradı, günlerce aç ve susuz bakıldıktan sonra Muaviye’nin oğlu Halife Yezit tarafından Kerbela çölünde şehit edilmişlerdir. İmam Hüseyin’in akrabaları esir edilmiş ve kötü muamelelere maruz kalmışlardır. O günden itibaren Ehli Beyit’e bağlı Müslümanlar her sene bu günü değişik dini tören ve yas ayinleriyle anmaktadırlar. İran İslam Devrimi’nin teorisyenlerinden sosyolog Ali Şerieti meşhur ‘Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela’ (Kulli Yomun Aşura, Kulli Arzın Kerbela) sözünü söylemiştir. Şah rejiminin sonunu getiren kitlesel olayların en önemlilerinden biri 1979 yılında milyonlarca kişinin katıldığı Aşura ve Tasua (Aşuradan bir gün önce) günü yürüyüşleridir.

 

4- Tahran’da bulunan ABD Büyükelçiliği 4 Kasım 1979 günü kendilerini  ‘İmamın Yolu Öğrencileri’ (Deneşcuyane Xette İmam) olarak tanıtan bir grup devrimci öğrenci tarafından ABD’nin İran’daki müdahalelerini kınamak ve protesto etmek amacıyla işgal edildi. İmam Humeyni’nin bu işgali desteklemesi üzerine Mehdi Bazurgan başkanlığındaki milliyetçi liberal eğilimli hükümet düştü ve yerine daha muhafazakâr dinci bir hükümet iş başına geldi. ABD büyükelçiliğindeki 52 diplomat öğrenciler tarafından rehin alındı. ABD hava kuvvetleri rehineleri kurtarmak amacıyla askeri bir operasyon düzenlediyse de, kurtarma harekâtı başarısızlıkla sonuçlandı. Harekâta katılan uçaklar ve helikopterlerin Tahran yakınlarındaki çölde (Deşte Kevir) çatışmasında, ABD’li 8 askerin ölümü, başarısız bir kurtarma harekâtı olarak askeri tarihte yerini aldı. Bu saldırı üzerine rehin diplomatlar İran’ın değişik kentlerine gönderildi. Nihayet Cezayir hükümetinin arabuluculuğuyla 444 gün sonra 20 Ocak 1980 yılında rehineler serbest bakıldı. Elçilikte bulunan gizli belgeler Amerikalı görevliler tarafından otomatik olarak belge imha ve kıyma  makineleri tarafından yok edilmeye çalışılsa da, öğrenciler yıllar süren titiz bir çalışmayla bu şeritleri yan yana getirerek ABD’nin İran ve bölge ülkelerine yönelik emperyalist  hedefi, plan ve uygulamalarını belgeleyen  yüzlerce belgesel kitabın ortaya çıkmasını sağladılar. ABD Büyükelçilik binası halen kapalıdır ve bir kısmı Devrim Muhafızları tarafından kullanılmaktadır. Bu olay her sene büyük miting ve gösterilerle anılmaktadır.

 

5- İran Ulusal Öğrenci Günü: 13 Azer 1332 ( 4 Aralık 1953) günü Şah’ın güvenlik güçleri Tahran Üniversitesi öğrencilerinin düzenlediği barışçıl toplantıya saldırarak 3 öğrencinin ölümüne pek çok öğrencinin yaralanmasına sebep olmuştur. Olaylar ABD ve İngiltere devletleri ve General Fezlullah Zahidi komutasındaki Şah’ın ordusunun İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammet Musaddık hükümetine karşı yapılan, 28 Mordad askeri darbesinden 100 gün sonra meydana gelmiştir. ABD Başkan yardımcısı Richard Nixon’nun Tahran ziyaretinde kendisine Tahran Üniversitesinde fahri doktora unvanı verilmesini protesto eden öğrencilerden Mehdi Şeriet Rezevi, Ahmet Gendçi ve Mustafa Bozurkniya adlı öğrenciler güvenlik güçlerince açılan ateş sonucu yaşamlarını yitirmiş, İran’ın bütün üniversitelerinde büyük olaylar meydana gelmiştir. O tarihten itibaren onların anısına bu gün, Öğrenci Günü olarak adlandırılmış ve her sene düzenlenen etkinliklerle anılmaktadır.

 

6- Kudüs Günü:1979 İslam Devrimi’nden sonra İmam Humeyni Ramazan ayının son cumasının  Kudüs Günü olarak anılması ve bu günde bütün Müslümanları Kudüs’ün işgalini protestoya ve Filistin davasına sahip çıkmaya çağırmıştır. Çağrıya uyan İranlılar düzenledikleri etkinlikler, yürüyüş ve toplantılarla İsrail Devletine karşın tepkilerini dile getirmektedirler.

 

7- Bildiriye imza atan aydınlar: Abdülkerim Suruş ( yaşayan en büyük İranlı sosyolog, toplum bilimci ve ilahiyatçısı) , Ataullah Mahacirani ( M.Hatemi dönemi Kültür Bakanı, siyasetçi yazar) , Muhsen Kediver ( filozof, siyasetçi, yazar), Ekber Genci ( İran’ın en ünlü siyasi tutuklusu, insan hakları savunucusu, araştırmacı yazar), Abdülali Bazorgan ( siyasetçi, yazar)

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top