İran Siyasal Denklemlerinde Nükleer Politika

A- A A+

İran İslam Cumhuriyeti’yle Batı arasında, bu ülkenin nükleer faaliyetleriyle ilgili sürdürülen müzakereler, inişli çıkışlı virajlı yollarlarda devam etmektedir. Cenevre ve ardından Viyana görüşmeleri, iki tarafın gösterdiği ılımlı tavır ve müzakerelerin devamı yönündeki iradenin hâkim olması sonucunda diyalog ortamının müsait olduğundan söz edebiliriz. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (1) Başkanı M. El Baradey’nin son raporu ve İran’ın yeni ortaya çıkan Kum Kenti yakınlarındaki Fredu Nükleer tesislerini denetleyen UAEA ’nın müfettişlerinin tesis hakkındaki olumlu raporun, bu iyimser havanın oluşmasında etkili olduğunu söyleye biliriz. Diyalog ve normalleşmeye karşı olan kimi devlet, kuruluş ve kişiler bu süreci sabote etmek ve yeni krizler yaratmak için boş durmamaktadırlar. ABD senatosunda İran’a karşı yeni yaptırım önergelerinin gündeme gelmesi, kimi batılı devletlerin bu ülkenin kurum ve kuruluşlarını kara listeye almaları, ABD Federal Mahkemesi’nin İranlılara ait olduğu öne sürülen 500 milyon değer biçilen bünyesinde gökdelenler, okullar ve camiler bulunan Elevi ve Asa vakıflarının mal varlığına ihtiyatı tedbir koyma girişimi,   İsrail Devleti’nin Akdeniz’de seyr- eden ticari gemilere saldırarak aramalar yapması ve bu gemilerle İran, Suriye, Hizbullah üçgeninde silah sevkiyatı yapıldığını (2) öne sürmesi gibi tahrikleri sayabiliriz. Öte yandan Yemen’in kuzeyinde Şii El Hosi (3) militanlarla Yemen güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi, Suudi Arabistan Devleti’nin doğrudan bu çatışmalara katılarak savaş uçaklarıyla Şii militanların mevzilerini bombalaması kimi uzmanlarca Yemen’in; İran ve Suudi Arabistan arasında adı konmamış bir çatışmanın sahası haline geldiğini öne sürülmektedir.


Uluslararası arenada ve bölgede meydana gelen bu sıcak gelişmeler, Batılı devletlerin, basının, kamuoyunun ve strateji araştırma merkezlerinin genelde İslam’a özelde İran’a karşı bilinçaltı olumsuz sezgileri, süreci yokuşa sürecek ve başarısızlığa uğratacak etkenler olarak tebarüz etmektedirler. Bu türlü yaklaşımlara hep beraber her gün, Batılı medyasında şahit olmaktayız. Uluslararası politikayla ilgilenenler devamlı olarak bu yaklaşımın yazı, yorum, makale ve haberleriyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Sürecin gidişatı müzakerelerin sürdürülmesi ve ABD ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik krizin diğer tarafı İran’ın ve İranlıların tutum ve düşüncelerini bu yazımında ele almaya çalışacağım. İranlı yöneticiler, milletvekilleri, düşünür ve bilim adamlarının yaklaşımları konunun hassasiyetini ve sürecin kolay olmayacağının göstergesidir. Konunun ağırlıklı, ayrıntılı ve sıklıkla İran medyasında tartışılması öneminin tezahürü ve ciddiyetinin göstergesidir.

 


İranlıların üzerinde durduğu en önemli husus, yıllardan beri ülkenin ve devletlin ulusal bir siyaseti ve milli gurur haline dönüşen nükleer politikadan taviz verilmemesidir. 1979 yılında kurulan devletin temel sloganı olan İstiklal (bağımsızlık), Azadi ( özgürlük), Cumhuriyet-i İslami (İslam Cumhuriyeti) prensiplerinden İstiklal (bağımsızlık) veçhesini öne çıkaran çoğu siyasetçi ve düşünür, ABD ve batıyla başlayan normalleşme sürecinin bağımsız duruşa zarar vereceği kanaatindedirler. İslami Devrim Belgeleri Merkezi’nin  ( Merkeze Esnade İngilabe İslami) yöneticilerinden, Hüccetül İslam Penahiyana şöyle diyor: Diyelim ki ABD ile müzakerelere oturduk, hatta bazı isteklerimiz kabul edildi. Örneğin ABD ‘de bloke edilen mal varlığımız serbest bırakıldı ve başka sorunlarımız çözüldü. Ama bilmeliyiz ki, buna karşılık bu müzakerelerle uluslararası istihbarla (emperyalizm) olan mücadele azmi ve umudu bitecektir. Bizim ulusal prestijimiz zarar görecektir. Ülkemizin onuru ulusal çıkarlarımızın teminindedir. ABD ile müzakere masasına oturarak uluslararası arenada oynadığımız satranç oyununda en önemli figürlerimizin birinden feragat ettiğimiz anlamına gelmektedir. (4)

 


Aynı düşüncenin benzerini Siyasal Düşünceler Merkezi’nden (Encümene Motaleate Siyasi) Hüccetül İslam Dr. Necef Lekzai ise şöyle diyor: ABD’nin İran’a karşı tehditleri ciddi bir olgudur. İran kendi ayağı üstünde durmaya çalışıyor. ABD bunu kabullenmiyor. ABD’nin istediği kendisinin başında bulunduğu bir piramit hegemonyadır. Diğer bütün ülkeler piramidin temelini oluşturması, zirvesinde kendisinin bulunmasını istiyor. Biz bu duruma karşı çıkıyoruz ve bu hegemonyanın egemenliği altına girmeyeceğiz.(5) Aslında İran’ın yönetim kademesinin zirvedeki makamı olan Rehber H. İ. Seyit Ali Hameni başta olmak üzere Cumhurbaşkanı M. Ahmedinejad, İslami Şura Meclisi Başkanı Ali Laricanı, bakanlar, kanat önderleri, Devrim muhafızları komutanları ve diğer yetkililer devamlı olarak kendi deyimleriyle Büyük Şeytan yani, ABD ve diğer Batılı devletlere karşı benzeri düşüncelerini devamlı olarak dile getirmektedirler. Genellikle bu düşünceler haber ajansları tarafından dünyaya yansıtılmaktadır. Benim burada hedefim dünya kamuoyunda pek tanınmayan perde arkasındaki güçlerin ve figürlerin fikirlerini aktarmaktır.

 


Nükleer müzakerelere dönecek olursak, kimi uzmanlar Batılı devletlerin Cenevre’de bazı başarılar elde ettikleri öne sürmektedirler. Onlara göre, en önemli başarı İran’ın yıllardan beri zenginleştirdiği uranyumunu (LEU) ki 1500 ile 1200 kilo civarında olduğu söyleniyor ülke dışına çıkarmasına yönelik anlaşmanın gündeme gelmesidir. Bu zenginleştirilmiş uranyumun yurt dışına çıkarılması takdirde, Batı stratejik olarak büyük bir başarı elde etmiş olacaktır. Tahran Nükleer Reaktörü’nün ihtiyacı olan yakıt bundan önce Arjantin’den satın alınıyordu. Elde edilen bilgilere göre muhtemelen İran’ın elindeki stoklar bir yıl sonra yani 2010 yılında bitecektir. Böylece eğer yeni yakıt elde edilmezse, tıp alanında hizmet veren bu tesisi yakıtsızlıktan dolayı çalışamayacak duruma düşecek ve işlevsiz kalacaktır. İran bu Araştırma Reaktörü’nün yakıtının temini için UAEA nezdinde girişimlerde bulunmuş ve ihtiyaçları olan bu yakıtı satın almak istemiştir. Ama ajans bu isteğe Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İran’a nükleer malzeme ve yakıt satmayı sınırlandıran kararından dolayı olumlu yanıt vermemiştir.

 


Cenevre ve Viyana müzakereleri sırasında İran’ın elinde bulunan 1500 kilo %5 zenginleştirilmiş uranyumun önce Rusya, daha sonra Fransa’da %20 zenginleştirilerek İran’ın Tahran Araştırma Reaktörü’nün yakıtı olarak geri verilmesi tezi üzerinde durulmuştur. Görüşmelere katılan İran heyeti bu öneriyi üzerin de durulmaya değer bir fikir olarak değerlendirmiş, Tahran’da da kimi siyasetçiler bu tezi olumlu karşılamışlardı. Görüşmeler heyecanını yitirip zaman geçtikçe, bu fikre yönelik aykırı fikirler daha yüksek sesle dillendirilmeye başladı. Özellikle İran uranyumunun yurt dışına çıkartılması düşüncesine yönelik ulusal çapta bir direnç ve karşı çıkış cephesi oluşmaya başladı. İslami Şura Meclisi başkanı, eski Nükleer Baş müzakereci Dr. Ali Laricanı’nın başlattığı bu karşı cephe, İran siyasal hayatında ve yönetim erkinde en önemli mevkileri ellerinde bulunduran devlet adamlarından oluşmaktadır. Burada bu siyasetçilerin düşüncelerini nakletmeye çalışacağım.

 


İslami Şura Meclisi, Milli güvenlik komisyonu Başkanı, İran’ın en güçlü siyasetçilerinden Alaaddin Burucerdi’ye göre: Nükleer yakıt konusundaki karar ulusal çıkarlar çerçevesinde alınacaktır. Halkımız bilmelidir ki, yetkililer milli menfaatlerimizi ve ulusal haysiyetimizi kollayacak yönde karar alacaklardır. ABD Başkanı bir taraftan diyalog ve ilişkilerin normalleştirilmesinden konuşurken, ABD bizim hükümetini devirmek için 55 milyon dolar bütçe tahsis ediyor. Bu da gösteriyor ki, ABD’nin tutumu İran’a karşı hiç değişmemiştir. Bizim halkımız bu gülüşlere kanmaz. Nükleer teknoloji hakkımızdır ve asla vazgeçmeyeceğiz. Nükleer konuda Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi en iyi kararı alacaktır.(6) Son aylarda İran’ın nükleer faaliyetlerinin, uluslararası arenanın en önemli gündemlerinden biri haline gelince, bölgedeki güç dengeleri ve geleneksel ittifaklar yeniden tartışılmaya başlamıştır. Bunun en bariz örneği İslam Devimi’nden sonra çok sıkı münasebet ve yakınlığın oluştuğu İran ve Rusya arasındaki ilişkilerin tartışılmaya açılmasıdır. Rusya’nın Fars Körfezi kıyısındaki İran’ın Buşehr Nükleer Santrali’nin faaliyete geçirilmesi konusunda çıkardığı engelleri sayabiliriz. Yanı sıra ABD’nin doğu Avrupa’daki füze kalkanı inşasından vazgeçmesi sonrasında, Rusya’nın İran Nükleer krizinde batıyla birlikte hareket ettiğine dair güçlü emarelere şahit olmaktayız. Bu husus başka bir yazıda ayrıntılı olarak incelenecektir. Burada bu hususta Alâeddin Burucerdi’nin sözlerini aktarıyorum: Tahran Reaktörü tıp ve insan sağlığı konularında kullanılmaktadır. Bizim önceliğimiz bu reaktör için dışarıdan yakıt temin etmektir. Rusya şimdiye kader taahhütlerini yerine getirmemiştir. Bundan sonra böyle devam edecekse iki ülke arasındaki münasebetler olumsuz etkilenecektir.(7)

 


İran İslami Şura Meclisi, Ulusal Güvenlik Komisyonu üyeleri de komisyon başkanı gibi düşünüyorlar. Komisyon üyelerinden Veramin kenti milletvekili Seyit Hüseyin Negevi Hüseyni, Dezful kenti milletvekili Ahmet Arai ve Reşt kenti milletvekili Ali Agazade; İran uranyumunun yurt dışına gönderme planına karşı çıkmışlardır. Onlara göre, Batı’nın bu yöndeki taktikleri İran’da gerçekleşen zenginleştirme işleminin askıya alınması anlamına gelmektedir ve bu kabul edilemez bir durumdur.(8) Komisyon üyelerinden Ahmet Avai konuyu şöyle değerlendirmiştir; güven iki yönlü bir yol gibidir. Batı bize güvenmediğini söylüyor, biz de onlara güvenmiyoruz. Bir ülkenin uluslararası kuruluşlara üye olması bazı taahhütler getiriyor, buna karşın bu üyelik hiçbir imtiyaz sağlamıyorsa, hiçbir devlet bunu kabul etmez. Biz NPT’ nin (9) üyesiyiz. Onlar devamlı tesislerimizi teftiş ediyor, denetliyor, kamera yerleştiriyor ve müfettişleri haber vermeksizin geliyor ama İran için hiçbir şey yapmıyorlar. Onlara göre İran zenginleştirmeyi askıya almalıdır. Biz bunu kabul edersek bilim adamlarımızı işsiz bırakıp ülkemiz için hiçbir imtiyaz almamalıyız, biz Batıya teslim olmamalıyız. Cenevre ve Viyana’daki görüşmelere katılan yetkililerimiz bu sorunun çözümü için gitmişlerdir. Ama şimdi anlaşılıyor ki 5+1 gurubu zenginleştirmeyi askıya almak istiyor ve bizim zenginleştirilmiş uranyumumuzu onlara teslim etmemizi istiyorlar. Bu olamaz, biz anladık ki onlar bizi kandırmak istiyorlar. Bu planı kabul etmemiz, tesislerimizin kapanması anlamına gelmektedir.(10)

 


Komisyonun bir diğer üyesi Seyit Hüseyin Negevi ise, konuyla ilgili şunlar söyledi; Tahran Nükleer Reaktörü için üç yol var:
1-%20 zenginleştirilmiş yakıt çubuklarını yurt dışından satın almak.
2-Bizim zenginleştirdiğimiz %5 uranyumu gönüllü ülke %20 zenginleştirerek bize teslim etmesi.
3-Kendimiz %5 zenginleştirdiğimiz uranyumumuzu %20 zenginleştirme yolunu denemek.
Biz başta ABD olmak üzere Batılı Devletlere ve Rusya’ya güvenmiyoruz. Çünkü geçmişte bu ülkelerle yaptığımız ticari anlaşmalarda sözlerinde durmamışlardır. Bizim paramızı almalarına rağmen taahhütlerini yerine getirmemişlerdir. Örneğin Fransa, bizden sivil havacılıkta kullanacağımız yolcu uçağı yedek parçası için parasını almasına karşın halen malzemeyi teslim etmemiştir. Onların sözlerinde duracaklarına güvenmiyoruz.(11) Meclis Ulusal Güvenlik Komisyonu’nun bir diğer üyesi Bicend kenti milletvekili Cevad Kerimi’ye göre: UAEA ’nın denetçileri, her faaliyetimizin şeffaf ve yasal çerçevede olduğuna şahit oldular. Nükleer araştırma merkezimiz için yakıt almak bizim yasal hakkımızdır. Biz ajansın kurları çerçevesinde bu yakıtı satın almak istiyoruz. Eğer bu gerçekleşmezse, devletimiz kendi imkânlarımızla  %20 zenginleştirme imkânları yollarını araştırmalıdır.(12) Ulusal Güvenlik Komisyonu sözcüsü ise, konuya yönelik yaklaşımı şöyledir: İran’ın önünde iki seçenek vardır:
1-İyi bir seçenek olan nükleer yakıtı dışarıdan satın almak.
2-Kendimizin %5 zenginleştirdiğimiz uranyumumuzu %20 derecesine zenginleştirmek.
Bizim için öncelikle Tahran Nükleer Reaktörü’nün ihtiyacı olan yakıtı dışarıdan temin etmektir. Biz kendi uranyumumuzun yurt dışına çıkarılmasına karşıyız. Bu yakıtı her yerden temin edebiliriz. UAEA’da bu iş için aracı olabilir. Zenginleştirilmiş 1200 kilo uranyumumuzun tamamının yurt dışına çıkması konusunda yanlış anlaşılma söz konusudur. Bu konu diğer alternatiflerle birlikte değerlendirilecektir. (13)   

 


Ulusal Güvenlik Komisyonu üyelerinin yanı sıra İslami Şura Meclisi’nin hemen hemen bütün üyelerinin nükleer müzakereler konusunda hemfikir olduğu ortaya çıkmıştır. Ülkenin siyasal dengeleri, karar alma sürecindeki tartışılmaz konumu ve bütün uluslararası anlaşmaların genel kurulda onaylanma zorunluluğu Meclis’in önemini ortaya koymaktadır. Üstelik meclisin yönetim kademesi ve Komisyon Başkanları, genelde İran siyasal hayatında önemli bir aktör olan dinsel-politik baskı gruplarının yöneticisi ve Meclis muhafazakâr kanada mensup milletvekillerinden oluşmaktadır. Bu milletvekillerine yakın gazeteler, haber portalları, dergiler ve sivil toplum örgütleri var. İran İslam yönetimi dışarıdan ne denli merkeziyetçi, otoriter ve homojen olarak görünse de, başta dini Başkent Kum’daki dini otoriteler, fetva mercileri ve baskı grupları olmak üzere ülkede pek çok düşünce kuruluşu, siyasal ve politik araştırma merkeziyle akademik kurum ve kuruluşlar, ulusal sorunlar üzerine çalışmaktadırlar. Unutulmamalıdır ki son yıllarda dünyanın en iyi 500 üniversitesi listesinde başta Tahran Üniversitesi olmak üzere İran üniversiteleri yer almaktadırlar. Nükleer, uzay, uydu, klonlama ve nano teknolojisi gibi bilimsel, hassas ve yüksek teknolojik dallar bu üniversitelerin ilgi alanındadır.

 


Meclis üyelerinin düşüncelerini incelemeye devam ediyoruz. İslami Şura Meclisi Başkanı, birinci yardımcısı H. İ Muhammet Hüseyin Abuturabi’nin düşünceleri: UAEA’ nın kurallarına göre Tahran Reaktörü’nün yakıt ihtiyacını karşılamak Ajansın görevidir. Bunun için ön şart ileri sürme hakları yoktur. Bir araştırma merkezi olan Tahran Reaktörünün yakıtı için süper güçlere hiçbir imtiyaz verilmemelidir.( 14) Meclis Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı, Bircend kenti milletvekili H.İ. Hüseyin İbrahimi konuyu değerlendirirken: Eğer kendi uranyumumuzu ülkemizde tutup Tahran Reaktörü için ihtiyaç olan yakıtı dışarıdan satın alırsak memleketin faydasına olur. Şimdiye kadar elde ettiğimiz yakıtımızı dışarıya göndermek akılcı bir yaklaşım değildir. Çünkü Batılılara güvenilmez. Geçmişte onlar sözlerinde durmadılar. Meclis komisyonları olarak bütün görüşmelerin ayrıntısı hakkında bilgi sahibi olduklarını, eğer müzakereler sonunda kendi yakıtımızı yurt dışına gönderme fikri ağırlık kazanırsa, bu sevkiyat aşamalı olarak gerçekleştirilmelidir. Batılılara teslim ettiğimiz miktarda onlardan teslim almalıyız. Bu koşulumuza uyurlarsa belki tekrar güven ortamı oluşur, demiştir. (15) Meclis Araştırmalar Merkezi başkanı Tahran milletvekili Dr. Ahmet Tevekküli ise: Şimdiye kader bir anlaşma imzalanmadı. Bizim şüphelerimiz giderilmezse imzalanamaz. Bizim %5 zenginleştirmemizin Batılılarca kabulü bir başarıdır. Çünkü eskiden bizim nükleer fizik fakültelerimizin bile kapatılmasını istiyorlardı. Fransa eskiden yerine getirmediği sözlerinden dolayı bize cevap vermelidir. Rusya bile sözlerini yerine getirmekte iyi bir sabıkaya sahip deliğidir. Ben bir kilo uranyumumuzun bile yurt dışına çıkarılmasına karşıyım. Bence devletin böyle bir hakkı yoktur. NPT anlaşmasına göre bütün ülkelerin barışçıl amaçlarına yardımcı olunmalıdır, demiştir. (16) 

 


Meclisin bir diğer Komisyonundan Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Maku kenti milletvekili Süleyman Ceferzade ise şöyle demiştir; Eğer biz kendimiz yakıt üretmezsek bu işin hiçbir faydası yoktur. Bu konu buna benzer; siz araba üretiyorsunuz ama benzin yok. Batılılara asla güvenmemeliyiz. Şu anda bizim Fransa Reaktörlerinde yakıtımız var ama onlar bunu bize teslim etmiyorlar. Bizim nükleer faaliyetlerimiz hep şeffaftı. Eğer en küçük bir sapmamız bile olsaydı çoktan bunu açıklamışlardı. (17) Milletvekillerinden son olarak Erdebil temsilcisi Kasım Muhammedi’nin düşüncelerini aktarıyorum. Ona göre, batılılara fazla ödün vermemeliyiz. Kırmızıçizgilerimiz var, Avrupalı ve Amerikalılar tek taraflı düşünmekten ve devamlı olarak fayda gütmekten vazgeçmelidirler. (18)    

 

İran İslam Cumhuriyeti en üst yönetim organlarından İran Yargı Erki Başkanı (Reise Guvveye Gezaiye) Ayetullah Sadık Laricanı ise,  konuyu şöyle değerlendirmiştir: İran halkı ve devleti nükleer meselede büyük özveri ve cesaret göstermiştir. Bu konuda rahatlıkla milli menfaatlerimizden fedakârlık yapamayız. Uranyumumuzu yurt dışına çıkarmak güvenli değildir. Böyle düşünceler ülkeye faydalı değildir. NPT yasalarına göre bizim ihtiyacımız olan yakıt karşılanmalıdır. (19) Bu konuda konunun doğrudan muhatabı Cenevre ve Viyana görüşmelerine iştirak eden İran’ın UAEA ’daki temsilcisi Ali Asğar Sultaniye göre, Tahran her üreticiden yakıt satın alabilir. UAEA sözleşmesinin 1. ve 2. maddesine göre barışçıl ve insancıl hedefler için temin etmelidir. Biz bu yakıtı her yerden satın alabiliriz. Nitekim 20 yıldan beri bu yakıtımızı Arjantin’den temin etmekteydik. (20)

 


Kimi İranlı uzmanlar, güven ortamının oluşması, konunun açıklığa kavuşması ve çözümü için bazı önerilerde bulunmuşlardır. Bunlar:
1-İran’ın uranyumu ülkeden çıktıktan sonra UAEA’ nın malı olarak tespit edilsin, böylece kimse ona dokunamasın.
2-Uranyum resmi anlaşmalarla İran’dan çıkarılsın ve Rusya resmen taahhütlerine sadık kalacağını beyan etsin.
3-ABD bu yakıtın tekrar İran’a döneceğine dair garanti versin ve bu anlaşma metnine konsun.
4-UAEA Yönetim Konseyi yayınlayacağı resmi bir deklarasyonla bu yakıtın İran’a dönmesini deklare etsin.

 


Oysaki bu önerileri değerlendiren başka uzmanlara göre bu önerilerin hiç bir gerçek ve sağlam garantisi yoktur. Onlara göre uluslararası hukuk açısından bu tür sözleşmelerin geçerlilik olasılığı çok düşük bir ihtimaldir. Bu ve benzeri öneriler Cenevre ve Viyana görüşmelerinden sonra sıklıkla gündeme gelmiştir.

 


İran’ın elindeki %5 zenginleştirilmiş uranyumu %20 zenginleştirmek amacıyla yurt dışına çıkarılması teklifine gelince;  Asre İran’ın verdiği habere göre, yetkililer önerilen bu teklife sıcak bakmış, ama Dış İşleri Bakanlığı uzmanlarının dikkatli yaklaşımı, Rehberin uyarısı ve İslami Şura Meclisi başkanı, eski Nükleer Baş Müzakereci Dr. Ali Laricanı’nın kesin tavrıyla büyük bir hatanın eşiğinden dönülmüştür. Zira 5+1 gurubu önümüzdeki yıl eski yönetimler gibi B.M. Güvenlik Konseyi kararlarını örnek göstererek bizim yakıta el koyup tekrar İran’a dönmesini engelleyebilir. Nitekim Fransa yıllardır uluslararası kurallara rağmen İran’a ait nükleer malzememizi ülkemize vermekten imtina etmektedir. Bu uranyum, İran elindeki en önemli kozdur. (21)

 


Batılıların hedef ve planlarını inceleyen kimi uzmanlar konuyu değerlenirken dikkat çektikleri konular var. Sunulan önerilerin hiçbir garanti içermediğini öne süren uzman Reca Niyuz’un, güven ortamının sağlanmadığı ve geçerli garantiler veremediğinden öneriler İran tarafından kabul görmemiştir. İran’ın elde ettiği uranyumu, ülke içinde tutması kırmızıçizgisi olmalıdır. Tarafların kuşkularını gidermek için ilk etapta %20 zenginleştirilmiş 60 kilo uranyum İran’a teslim edilmeli, buna karşılık İran da 400 kilo %3/5 zenginleştirilmiş uranyumunun yurt dışına çıkmasına izin vermelidir. Sevkiyat bu şekilde devam etmelidir. Uzmanlara göre bu önerinin kabul edilmemesi Batılıların başka hedefler güttüğünün işaretidir. (22)  Nükleer hukuk uzmanı Dr. Yusuf Molai’ye göre, NPT anlaşmasının dördüncü maddesi hiçbir garanti öngörmüyor. Nükleer konularda bir ülke başka devletlere güvenmemelidir. Örneğin Rusya nükleer konularda hiçbir zaman İran’a iyi bir ortak olmadı. Bütün bu süreç de İran’ı gündeme getirip ABD’ den yeni ödünler ve imtiyazlar alma siyasetini izledi. Rusya ve Çin ABD ile olan çıkarlar söz konusu olunca İran’ı gözden çıkarabiliyorlar. (23) Bu bölümde son olarak Uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Hüseyin Selimi’nin kısa değerlendirmesini aktarıyorum. O’na göre, Cenevre ve Viyana görüşmelerinden sonra İran’ın yaklaşımlarında meydana gelen deşiklikler, iç dinamiklerin dış politikayı etkilemesinden kaynaklanmaktadır.(24)

 


Bu yazımda genel olarak İranlıların düşüncelerini incelemeye çalıştım. Burada sürecin en önemli aktörlerinden bir olan ve ele aldığımız hususla ilgili beyanatı olan UAEA’ nın görev süresi bitmekte olan başkan M. El Baradey’in söylediklerine göz atalım: İranlılar nükleer başarıları sayesinde güçleneceklerini ve bölgesel güç haline geleceklerine inanıyorlar. İranlılara göre nükleer teknoloji onlara büyük prestij ve itibar sağlayacak. İran’ın nükleer programının askeri hedefler güttüğüne dair kesin kanıtlar bulunmamaktadır. El Baradey ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın eskiden İran’a karşı izledikleri politikayı eleştirmiştir. ( 25) M. El Baradey İran’ın yeni ortaya çıkan Kum kenti yakınlarındaki Fredu tesisleri için de şöyle demiştir: Denetçilerimizin incelemeleri sonucunda Kum’daki Fredu tesislerinde rahatsızlık veren hiçbir kanıta rastlanmamıştır. Denetim sırasında İranlı yetkililer kurumla iyi bir iş birliği yapmıştır. (26) İslam Konferansı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu da verdiği demecinde; İran’ın barışçıl hedefler doğrultusunda nükleer enerji hakkı var, hiç kimse bu haktan mahrum bırakılamaz, İran ve UAEA şeffaf bir yol izlemelidirler, diyerek fikrini beyan etmiştir.(27)

 


Tartışmaların gündeminde olan Tahran Nükleer Araştırma Reaktörü konusuna gelince, İslam Devrimi’nden önce 1956 yılında Tahran Üniversitesi’nde Atom Merkezi adıyla bir araştırma merkezi kuruldu. Aynı yıl ABD’den bir araştırma reaktörü satın alındı. Reaktörün yapımına 1961 yılında başlanıp 1965 yılında faaliyete geçti. 5 megavat gücünde olan bu reaktör, 1979 İslam Devriminden sonra yakıt temininde güçlüklerle karşılaştı.  Bugün dünyada 284 Araştırma Reaktörü faaliyet yapmaktadır. Bunların pek çoğunun ömrü 35-40 yıldır. Tahran Reaktörü eskiden tam kapasite ile çalıştırılmadığından işlevsel olarak iyi durumdadır. Daha 20 yıl hizmet verebilir. Şimdiye kader UAEA’ dan  yakıt alamadık. Eskiden ABD ve Arjantin’den satın alınmıştır. Günümüzde bu Reaktör 4/5 megavat gücünde olup tam kapasiteyle çalıştırılmamaktadır. İlaç ihtiyacımızı karşılamaktadır. Tahran Reaktörü tıp, sanayi ve tarım radyo izotoplarının yanı sıra yüksek hassasiyete sahip maddelerin analizi dalında da hizmet vermektedir. Teknik bilgi olarak son 16 yılda senede 6 kilo uranyum kullanılmıştır. Bu 32 kilo %3/50 zenginleştirilmiş 200 kilodan elde edilmiştir. ABD planına göre bu reaktör 5 megavattan 7/5 megavata çıkarılmalı ve çalışma günleri attırılmalıdır. Bunlar gerçekleşirse 1200 kiloya ihtiyaç olmayacaktır.(28)

 


Öte yandan uranyum madenleri konusunda da yeni haberler ortaya atılmıştır. Fars Körfezi’ndeki Bender Abbas limanı yakınlarındaki Gçiyen madenlerinde büyük miktarda uranyum madeni bulunduğu iddia edilmektedir. Bu madenden elde edilen uranyumun İran’ın ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde olduğu belirtiliyor. İran şu anda 1982 yılında Güney Afrika Cumhuriyetinden satın aldığı 530 ton uranyumu kullanmaktadır. Gçiyen madeninin yılda 21 ton Sarı Kek üretim kapasitesinde olduğu belirtilmektedir. (29) İran Genel Kurmay Başkanı General Hasan Firuzabadi, Batıyla nükleer müzakereleri desteklediklerini, ellerindeki uranyumun da daha fazla zenginleştirilmesi için yurt dışına gitmesinde bir sakınca ve tehlike görmediklerini açıklamıştır. İran silahlı kuvvetlerinin başındaki komutan, Rusya’yı da eleştirerek 2005 yılında imzalanan ve altı ay önce teslim edilmesi gereken S 300 füzelerini zamanında kendilerine vermediklerinden dolayı kınamıştır. (30)    

 


Sonuç olarak yeni dönemde oluşan diyalog ortamına yönelik İran İslam Cumhuriyeti’nin güç odaklarının temsilcileri olan devlet adamları ve kimi uzmanın görüşlerini inceledik. Stratejik ve önemli dış politika prensiplerinin temelinde farklı ve aykırı yaklaşımlara rastlanmadığı gerçeğinin yanı sıra, İslam Cumhuriyeti’nin geleneksel dış politika tercihlerinin bazılarının sorgulandığına şahit olduk. Özellikle uzun zamandan beri kapalı kapılar ardında konuşulduğu ve giderek resmi ağızlar ve hâkimiyete yakın köşe yazılarına yansıyan, Rusya’nın tutum ve davranışlarına yönelik eleştiri dozunun yükselmesidir. Rusya’nın Buşeher Nükleer Santrali’nin açılışını sürekli olarak ertelemeye çalışması, Rus devlet adamlarının İran’a karşı tutumda giderek daha fazla batıya yanaşması ve anlaşması imzalanmasına rağmen S 300 füzelerinin İsrail’in baskısıyla İran’a teslim edilmemesi, bardağı taşıran son uygulamalar olarak göze çarpmaktadır. Oysaki İslam Devrimi’nden sonra son otuz yılda bütün ideolojik aykırılıklara rağmen bu iki ülke arasında sağlam ve kalıcı sıcak bir ilişki söz konusuydu. Örnek olarak devrimin başında sol muhalefet İslami hükümet tarafından baskı altına alındığında, Rusların itirazına rastlamadığımız gibi, buna karşılık Rusya’nın Müslüman Çeçen’lere yürüttüğü kanlı savaşa da İran sessiz kalmıştır. Şimdi ise İran siyasal arenasının ağır topları açıkça Rusya’nın tutumunu eleştirmeye başladılar. Son günlerde ülkemizde de sıkça kullanılan dış politikada eksen kayması deyimini İran için de kullanmaya başlayacağız gibi. Bu husus ayrıntılı bir biçimde başka bir makalenin konusu olacaktır.

 


İranlıların demeç ve beyanatlarından elde edilen bir diğer temel yaklaşım, hemen hepsinin batıya karşı duydukları güvensizlik duygu ve düşüncesidir. Önümüzdeki dönemlerde bu ülkeyle Batılı toplum ve devletlerarasında en önemli handikabı oluşturacak husus, kökü, Batıyla tarihi münasebetlerde olan güven bunalımıdır. Kuşkusuz Batı bunun farkındadır. Nitekim ABD başkanı Barack Obama 4 Haziran 2009 da İslam Dünyasına hitaben Kahire’de yaptığı konuşmasında bu konuya değinerek, 1953 yılında İran’ın seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ ın devrilmesindeki rollerinden dolayı İranlı’lardan özür dilemiştir. Oysaki batının müdahaleleri, entrikaları, böl-yönet siyasetleri ve Emperyalist yaklaşımları, süreklilik arz ettiğinden dolayı bu gibi girişimler pek inandırıcı olamayacaktır. Doğrudan veya dolaysız bir şekilde Batı sömürüsüne maruz kalan toplumların bireylerinin bilinçaltına ve toplumsal hafızaya nakşedilen kirli tarihin silinmesi, Batılı devletlerin günümüzde ve gelecekte uygulayacakları insancıl ve barışçıl siyasetlerle ilintilidir. Zaten böyle bir umudum da yoktur. Kısacası anlaşılıyor ki, İran devlet adamları, aydın ve düşünürlerinin Batı’ya karşı duydukları kuşku ve güvensizlik, nükleer krizin çözümü yolundaki en zorlu aşamalardan birini oluşturmaktadır.

 


İran yöneticilerinin uyguladıkları diplomatik yöntemlere gelince, siyasette istikrar önemli bir unsurdur. Diplomasi bu istikrarı işlevsel hale getirecek bir araçtır. Aslında diplomaside dogmatizm olsa dünyamız hiçbir zaman rahat yüzü görmez. Diplomasilerde kelimeler, demeçler ve konuşma tarzları büyük önem taşımaktadır. Aslında siyasette istikrar ülke yönetiminin en temel prensiplerinden biri olmasına rağmen, dış politikadaki tezahürü diplomasinin ince taktikleriyle gerçekleşir. Diplomasi iktidardakilerin elinde önemli bir silahtır. Bu silahı akıllı kullanan siyasetçiler ülkenin ulusal çıkarlarını yumuşak bir zeminde savunur ve haklarının elde edilmesini sağlar. Bu çerçevede Cenevre ve Viyana görüşmeleri sırasında İranlı diplomatların demeç ve beyanatlarıyla tamamen iç kamuoyuna yönelik ulusalcı ve milliyetçi bir ton içeren sözleri ilk bakışta çelişkili gibi görünse de gerçekte öyle değildir. Üç bin yıllara dayanan İran diplomasi geleneğinin, sorunları zamana yayarak uzun vadeli dönemlerde yavaşça ve sakince mevziler elde edilmesi taktik ve siyasetine bu krizin yönetilmesinde ve yönlendirilmesinde de şahit oluyoruz. Bu yöntemin gelinen aşamada nispeten başarılı olduğunu da söyleyebiliriz Örneğin son aylarda daha önce telaffuzuna bile tahammül edilmeyen İran nükleer tesislerindeki uranyum zenginleştirme uygulanmasının, şimdi zenginleştirme derecesi ve miktarı üzerinde tartışmalar yapılmaktadır. Yani Batı artık İran’ın nükleer bir güç olduğunu kabullenmiş durumdadır. Bu aşamadan sonra konu daha da hassas bir döneme girmiştir.

 


İşte tam bu ortamda Türkiye’nin önemi ortaya çıkmıştır. Ülkemiz Batı ittifakının saygın bir üyesi ve NATO’nun en önemli üyelerinden biri olmasının yanında, İslam ve bölge ülkeleriyle sağlam ve sıkı bir ilişkiye sahiptir. Bu gün Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Dış İşleri Bakanımız ve diğer bütün devlet adamlarımız, İranlıların Batılı Devlet adamları arasında en çok saygı duydukları, benimsedikleri ve en önemlisi güvendikleri siyasetçilerdir. Türkiye son yıllardaki dış politik atakları, bölgesel ve evrensel gelişmeler sırasında takındığı aktif ve rasyonel tutumu, bölgesel bir güç olarak önemli kriz ve çatışmalarda arabulucu rolünü başarıyla yerine getirmesi, ekonomik, siyasi, toplumsal, askeri, bilimsel ve demokratik yapısıyla bütün dünyada olduğu gibi komşu ülkelerde de büyük saygınlık kazanmıştır. Aslında UAEA başkanının İran’ın elindeki uranyumu önce Türkiye’ye nakil edilmesi teklifi bu önemin uluslararası camianın farkında olduğunun bir göstergesidir. Bu öneri şimdilik bekleme aşamasında olsa da kesin olan ülkemizin önümüzdeki dönemde Batı’yla İran arasındaki başta nükleer kriz olmak üzere pek çok sorun ve problemin çözümünde aktif ve yapıcı rol üstlenecektir. Kanımca Türkiye biran önce kısır iç politik çekişmeler ve yıpratıcı tartışmalardan sıyrılıp, gücünün ve büyüklüğünün farkında olarak dış politikada elde ettiği önemli başarılarını, ekonomik ve ticari getirilerle taçlandırarak dünyanın en gelişmiş ülkeleri mertebesinde yerini almalıdır. Bütün emareler bu yöndedir. Türkiye’nin cesur, akılcı, güçlü ve güven verici dış politikası bütün dünyada olduğu gibi İslam âleminde de büyük bir hayranlık ve umutla karşılanmaktadır.                   
                                          
                           
 

                               
 
 
Dipnotlar:
 
1-IAEA: Uluslararası Atom Enerji Ajansı ( International Atomic Energy Agency) Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren bağımsız bilim ve teknoloji temelli bir organizasyondur. 1957 yılında kurulmuştur. Nükleer Bilim ve Teknolojinin barışçıl amaçlarla kullanılması ve planlanmasında üye ülkelere destek sağlamaktadır. Nükleer güvenlik standartları hazırlamaktadır. Bünyesindeki denetim mekanizması ile ülkelerin taahhütlerini yerine getirmesini kontrol etmektedir.


2-Son zamanlarda İsrail donanması Akdeniz’de seyreden ticari gemilere baskınlar yaparak zorla kendi limanlarına götürmektedir. Her hangi bir bağımsız gözlemcinin onaylamadığı haberlere göre bu gemilerde askeri teçhizat ve malzeme bulunduğunu iddia etmektedir. İsrail tarafından bu gemilerde ele geçirildiği öne sürülen silahların sahibi olarak suçlanan Suriye ve İran bu haberleri yalanlamaktadırlar.  


3-El Hosi; Yemen’in kuzeyinde Şiiliğin bir kolu olan Zeydilik mezhebine mensup militanların oluşturduğu örgütün adıdır. Şiiler Yemen nüfusunun %35’ini oluşturmaktadırlar.  Ülkedeki egemen Sünni iktidarını kendilerine yönelik ayrımcılık yapmakla suçlayan örgütün kurucusu, 2004 yılında Yemen güvenlik güçlerince öldürülen Hüseyin Bedreddin El Hosi’dir. Şimdi onun kardeşi Abdülmelik El Hosi örgütün liderliğini yapmaktadır. Ülkenin kuzey bölgesindeki Suudi Arabistan sınırındaki Cebel El Dehan bölgesinde üslenmişlerdir. Son günlerde Yemen güvenlik güçleriyle militanlar arasındaki şiddetli çatışmalar meydana gelmektedir. Örgütün sözcüsü Muhammet Abdülselam Suudi Arabistan Devletini kendi mevzilerini, Elmelahiyz ve Elhesma kentlerinde bombaladığını beyan etmiştir. Çatışmalarda ölenlerin yanı sıra şimdiye kader otuz beş bin kişinin de mülteci durumuna düştüğü ifade edilmektedir. Suudi Arabistan İran’ı militanlara yardım etmekle itham etmekte, İran ise, bu suçlamayı reddetmektedir.


4- http://www.irdc.ir/fa/content/8088/default.aspx


5- http://www.psas.ir/index.php?option=com_content&view=article&id=277:1388-04-31-07-57-31&catid= 30:--&Itemid=69


6-http://www.mehrnews.com/fa/newsdetail.aspx?NewsID=977823,
 http://www.bbc.co.uk/persian/iran/2009/11/091108_ka-borojerdi_nuclear_s300.shtml


7- http://www.isna.ir/ISNA/NewsView.aspx?ID=News-1435172&Lang=P


8- http://www.bbc.co.uk/persian/iran/2009/11/091107_ba-iran-nuclear-medvedev.shtml


9-NPT: Nükleer Silahların yayılmasını Önleme Antlaşması. Temmuz 1968 de Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve İngiltere, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nı imzalarlar. Antlaşmada bulundurdukları nükleer güçleri başka devletlere nakletmeme ve başka devletlere nükleer program gelişiminde yardım sağlamama şartını getirirler. Antlaşma 1970 yılında yürürlüğe girdi. İran 1970 yılında bu antlaşmayı imzalamıştır.


10- http://www.isna.ir/ISNA/NewsView.aspx?ID=News-1434217&Lang=P


11- http://www.isna.ir/ISNA/NewsView.aspx?ID=News-1434156&Lang=P


12- http://www.irna.ir/View/FullStory/?NewsId=776958


13-http://www.isna.ir/ISNA/NewsView.aspx?ID=News-1435791&Lang=P , http://www.mehrnews.com/fa/newsdetail.aspx?NewsID=979719


14- http://www.mehrnews.com/fa/newsdetail.aspx?NewsID=974994


15- http://www.mehrnews.com/fa/newsdetail.aspx?NewsID=974103


16- http://www.mehrnews.com/fa/newsdetail.aspx?NewsID=975772


17- http://www.irna.ir/View/FullStory/?NewsId=778830


18- http://www.irna.ir/View/FullStory/?NewsId=779855


19- http://www.parsine.com/fa/pages/?cid=11956


20- http://www.parsine.com/fa/pages/?cid=12012


21- http://www.asriran.com/fa/pages/?cid=89569


22- http://www.rajanews.com/detail.asp?id=39362


23- http://www.ghatreh.com/news/4195533.html


24- http://ilna.ir/newsText.aspx?ID=88131


25- http://www.bbc.co.uk/persian/iran/2009/11/091104_wmj-elbaradei-iran.shtml


26- http://www.mehrnews.com/fa/newsdetail.aspx?NewsID=977772


27- http://www.political.yjc.ir/NewsDesc.aspx?newsid=239368


28- http://www.ayandenews.com/news/14752/


29- http://www.ayandenews.com/news/14761/


30- http://www.bbc.co.uk/persian/iran/2009/11/091113_ka_firozabadi_s300.shtml

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top