Orta Doğu’da Seçimler (3) : Lübnan Parlamento Seçimleri

Yasin ATLIOĞLU
26 Mayıs 2009
A- A A+

7 Haziran’da Lübnan’daki yapılacak parlamento seçimi, gerek ülkenin iç politikası gerekse Orta Doğu’daki bölgesel dengeler açısından önemli dönüşümlerin habercisi olabilir. Barack Obama’nın ABD başkanı olması ve İsrail’de yapılan seçimlerde Benyamin Netenyahu liderliğinde sağ bir koalisyonun iktidara gelmesi, 2009 yılının ilk yarısında Orta Doğu’nun dinamik bölgesel yapısının daha da bulanıklaşmasına yol açmıştır. Başkan Obama’nın ülkesinin dış politikadaki imajını iyileştirme adına ortaya koyduğu idealist diplomatik çabalarının gerçekliği ve uygulanabilirliği Orta Doğu’da tartışılırken Lübnan’daki parlamento seçimlerinden anti Amerikancı bir koalisyonun zaferle çıkma olasılığı bölgesel dengelerin yeniden tanımlanmasını ve Hizbullah’ın bir siyasal aktör olarak uluslararası alanda meşrulaşmasını getirebilir.  Tabi diğer bir olasılıkta böylesi bir gelişme karşısında, güvenlikçi ve tek yanlı hareket etme eğilimlerini güçlü bir şekilde bünyesinde barındıran yeni İsrail hükümetinin Lübnan’a karşı yeni bir saldırıyla cevap vermesi olabilir.  Bu olasılıklar dâhilinde Lübnan parlamento seçimi öncesi, ülkedeki siyasetin toplumsal tabanını, Fransız mandası döneminde temelleri atılan siyasal sistemi, seçime katılan grupları ve seçimlerin ülkenin yakın geleceğine etkilerini ele almaya çalışalım.

 

Lübnan’da Toplumsal Yapı ve Siyasal Kültür

Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasında Batılı sömürgeci güçler tarafından sınırları belirlenen Lübnan Devleti, içerisinde pek çok dini-mezhepsel grubu barındıran taifeci bir toplumsal ve siyasi yapıya sahiptir. Lübnan’da siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkileri şekillendiren kurumsal yapılar ve çıkar grupları, mezhep, bölge, aşiret ve aile düzeyinde oluşan birlikteliklerin bir devamı niteliğindedir. Lübnan’da birbirlerine karşı güven eksikliği ve tarihsel düşmanlıklarla beslenen bu yerel birliktelikler, siyasetin doğal ve kültürel tabanını oluşturmaktadır. Lübnan iç siyasetini şekillendiren iki etken, mezhepsel gruplar ve feodal geleneklere sahip köklü ailelerdir. Lübnan’daki mezhepsel temelli ailelere bölünmüşlük, ülke siyasetinde kişiselliği beraberinde getirmiş ve bu durum bölünmüş olan toplumu daha da parçalamıştır. Diğer yandan Lübnan coğrafyasında son iki yüzyıl boyunca dış güçlerin ulus-altı bağları ve yerel birliktelikleri kullanarak ülkenin siyasal yapısını şekillendirebildikleri de inkâr edilemez bir gerçektir. Dış müdahaleye bu kadar açık bir ülkede, her yerel birliktelik siyasal iktidar paylaşımından pay alabilmek için ülke dışından güçlerle ittifak yapabilmektedir. Kısacası Lübnan’da ulus-devlet modelinde istikrarlı bir siyasal sistemin kurulamamasının en önemli iki nedeni, ülkedeki toplumsal parçalanmışlık ve dış müdahalelere açık siyasi yapılanmadır.

 

Lübnan coğrafyası, tarih boyunca dinsel ve mezhepsel açıdan pek çok gruba ev sahipliği yapmıştır. Günümüzde baskın mezhepsel grup, ülkenin %30’dan fazlasını oluşturan Şiilerdir. Şiiler genellikle sosyo-ekonomik olarak alt sınıf içerisinde yer alır. 1950’li yıllarda itibaren hızla nüfusu artan Şiiler, 70’lerin sonuna doğru siyasi ve ekonomik hak taleplerini Lübnan siyasetinde daha fazla ifade etmeye başlamışlardır. Lübnan’da Asad ve Hamadeh aileleri gibi itibarlı Şii aileler olmakla birlikte Şiilerin asıl siyasal örgütlenmeleri Emel ve Hizbullah örgütleri aracılığıyla gerçekleşmektedir. Emel, 1970’lerde Musa Es-Sadr tarafından kurulmuş ve daha sonra Emel ve İslami Emel olarak ikiye bölünmüştür. Günümüzde Emel Örgütü, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri öndeliğinde laik ve Suriye yanlısı bir yapıya sahiptir. Şiilerin diğer siyasal yapılanması olan Hizbullah ise 1982 yılında İslami Emel, Müslüman Ulemalar Birliği, Lübnan Davası ve Müslüman Öğrenciler Birliği’nin çabalarıyla kurulmuş, İran ve Suriye’nin zaman zaman desteklediği bir örgüttür. Bununla birlikte Hizbullah’ı sadece dış destekli bir örgüt olarak görmemek gerekir, örgüt Lübnanlı Şiilerin ülke içindeki çıkarları ile İran ve Suriye’nin dış politika amaçlarını örtüştüren bir yapı içerisinde faaliyet göstermektedir. Örgütün kuruluş yıllarındaki öncelikli iki amacı, İsrail’i Lübnan’dan çıkarmak ve İran’ı model alan bir devlet yapısını oluşturmaktı. 1980’li yıllarda özellikle Beyrut’ta ABD ve Fransız temsilciliklerini hedef alan terörist saldırılarla adını dünyaya duyurmuştur. 1990’lı yıllarda örgüt hızlı bir siyasallaşma sürecine girmiş ve İsrail’e karşı kazandığı askeri başarılarla daha geniş bir halk kitlesine hitap etmeye başlamıştır. 2005 yılında Refik Hariri suikastının ardından yapılan gösterilerde Hizbullah bayrağının yanında Lübnan bayraklarının da sallanması gibi sembolik olaylar, örgütün Lübnan’a özgü siyasal kültürle daha uyumlu bir hale geldiğinin (diğer bir deyişle Lübnanlaşmasının) bir göstergesi olmuştur. Hizbullah’ın ruhani lideri Hüseyin Fadlallah, siyasi lideri ise Şeyh Seyyid Hasan Nasrallah’dır. Hizbullah, Lübnan ordusuyla birlikte ülkenin en büyük silahlı gücü elinde bulundurmaktadır.

 

Lübnan’ın ikinci önemli mezhepsel grubu, Marunîlerdir. Cemayel, Chamoun, Bustani, Franjiye gibi Marunî aileler, Lübnan siyasetinde uzun süre etkili olmuşlardır. Marunîler ekonomik olarak ülkenin üst sınıfı içinde yer alırlar. Marunîleri en köklü siyasi örgütü, 1936 yılında Pierre Cemayel tarafından kurulan Ketaib Partisi (Falanjist Parti) dir. Partinin günümüzdeki lideri Emin Cemayel’dir. Ketaib Partisi, kurulduğundan beri içerisinde Lübnan Kuvvetleri (Forces Libanaises-FL) adlı silahlı milis gücünü barındırmaktadır. Bu milis gücü İsrail ordusuyla birlikte 1982’de Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinli mülteciyi katletmiştir. Siyasi bir parti haline gelen Lübnan Kuvvetleri’nin günümüzdeki lideri Samir Caca’dır. Uzun yıllar sürgünde kaldığı Fransa’dan Mayıs 2005’te dönen Mişel Aoun da Marunîlerin en güçlü liderlerinden biridir. Aoun’un partisi Ulusal Özgürlük Hareketi 2005 parlamento seçimlerinden beri Hizbullah ile ittifak haline hareket etmektedir.

 

Sünni Müslümanlar, 500 bini geçen nüfuslarıyla Lübnan’ın üçüncü büyük mezhepsel grubudur. Sünni cemaat, Kerami, Selam, Sulh ve Hoss gibi feodal aileler aracılığıyla Lübnan siyasetinde etkin olmuştur. Sünni ailelerin liderleri, ılımlı karakterleriyle genellikle Lübnan siyasetinde dengeleyici bir unsurudur. Kerami ailesinin Arap Kurtuluş Partisi ve Selam ailesinin Reform Öncüleri Partisi önemli Sünni siyasi oluşumlardır. 90’lı yıllardan beri Lübnan siyasetinde etkili olan diğer bir Sünni aile de Hariri ailesidir. Lübnan’da iki dönem başbakanlık yapan Refik Hariri, 14 Şubat 2005’te uğradığı bir suikast sonrası ulusal bir sembol haline gelmiştir. Ticari olarak birçok sektörlerde faaliyet gösteren Hariri ailesinin yurtdışındaki en önemli destekçisi Suudi Arabistan’dır. Saad Hariri, 2005’ten beri ailenin ve Batı yanlısı 14 Martçı ittifakın lideri konumundadır.  Ilımlı Sünni ailelerin dışında Müslüman Kardeşlerin Lübnan uzantısı sayılan İslam Cemaati ve 1982 İsrail işgalinden sonra Şeyh Şaban’ın liderliğinde kurulan İslami Tevhid Hareketi, Sünni Müslümanlar arasındaki radikal örgütlenmelerin en önemlileridir. İslami Tevhid Hareketi, Sünni tabanına rağmen İran yanlısı bir çizgidedir.

 

Lübnan siyasetinin önemli diğer bir unsuru da Şuf Dağı bölgesinde yoğun olarak yaşayan Dürzîlerdir. Müslümanlık içinde heterodoks bir topluluk olarak görülen Dürzîler, Lübnan siyasal sistemi tarafından Müslümanlık içinde kabul edilir. Canbulat ve Arslan aileleri de en ünlü Lübnanlı feodal Dürzî ailelerdir. Hıristiyanlar içinde diğer kayda değer topluluklar Grek Ortodokslar ve Grek Katoliklerdir. Marunîlerle sürekli çatışan Grek Ortodokslar, Arap milliyetçiliğine yatkın bir siyasi çizgiye sahiptir. Grek Katolikler ise zaman zaman İsrail ile yakın işbirliği içine girmiştir. Antone Lahad liderliğinde Güney Lübnan Ordusu adında askeri bir örgüte sahiptiler. Bir süre Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki en önemli düşmanı ve İsrail’in bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkan önemli bir sorun kaynağı haline gelen Güney Lübnan Ordusu, son yıllarda etkinliğini kaybetmiştir, lideri Lahad’ın da İsrail’de yaşadığı sanılmaktadır. Lübnan’daki etnik nüfusun yüzde dördünü oluşturan Ermenilerin en önemli siyasi örgütü ırkçı Taşnak Partisi’dir.

 

Lübnan’da Seçim Sistemi

Günümüzde Lübnan’da uygulanan siyasal sistemin işleyişini belirleyen iki önemli belge vardır: Ulusal Pakt (1943) ve Taif Anlaşması (1989).

— Marunî ve Sünni ailelerin temsilcileri tarafından kabul edilen Ulusal Pakt, 1932 nüfus sayımına dayanan bir siyasal yönetim şekli benimsemiş ve Lübnan’daki karmaşık siyasal yapının temellerini oluşturdu. Buna göre devlet başkanı Marunî, başbakan Sünni, meclis başkanı Şii olarak belirlendi. Parlamentoda temsil oranı ise Hıristiyan ve Müslümanlar arasında Hıristiyanların lehine 6/5 oranın da gerçekleşecekti.

— Lübnan’daki iç savaşı sonuçlandıran Taif Anlaşması ise Lübnan siyasal sistemini şekillendiren ikinci belgedir. Taif Anlaşması ile Marunî devlet başkanının yetkileri azaltılıp bir kısım yetkiler Sünni başbakana bırakıldı. Parlamentodaki milletvekili sayısı 99’dan 128’e çıkarıldı ve Hıristiyanlarla Müslümanlara eşit kontenjan verildi.

 

Taif Antlaşması ile Değişen Milletvekili Sayısı ve Dağılımı

 Dini- Mezhepsel Gruplar   Taif’ten Önce Taif’ten Sonra
 Marunîler  

 30

 34

 Grek Ortodoks 

 11

 14

 Grek Katolik  

 6

 8

 Ermeni Ortodoks  

 4

 5

 Ermeni Katolik 

 1

 1

 Protestan  

 1

 1

Diğer Hıristiyanlar 

 1

 1

HIRİSTİYANLAR (TOPLAM)

 54

 64

 Sünni 

 20

 27

 Şii 

 19

 27

 Dürzî

 6

 8

 Nusayri 

 0

 2

 MÜSLÜMANLAR (TOPLAM)

 45

 64

 GENEL TOPLAM

 99

 128


Lübnan Parlamentosu (Majlis al-Nuwab)’ndaki 128 milletvekili, ülkedeki 18 mezhepsel grubun 10 tanesini içine alacak şekilde ve değişmez bir kontenjana dayalı olarak dağılmaktadır. Taif Antlaşması’ndan sonra parlamentoda Hıristiyanlara verilen 64 sandalyenin dağılımı 34 Marunî, 14 Grek Ortodoks, 8 Grek Katolik, 5 Ermeni Ortodoks, 1 Ermeni Katolik, 1 Protestan ve 1 küçük azınlık; Müslümanlara verilen 64 sandalye ise, 27 Sünni, 27 Şii, 8 Dürzî, 2 Nusayri şeklinde dağılmaktadır. Bununla birlikte yapılan parlamento seçiminde 128 milletvekili koltuğu 26 seçim bölgesine paylaştırılmaktadır.

 

Lübnan’da 7 Haziran’daki parlamento seçimleri öncesinde Müslümanlar seçmenlerin yüzde 60.4’ünü, Hıristiyanlar yüzde 39’unu oluşturmaktadır. Lübnan İçişleri Bakanlığı’nın seçmen listelerine göre Sünniler yüzde 27.2 ile en fazla kayıtlı seçmene sahip mezhepsel gruptur. Sünnileri, yüzde 26.7 ile Şiiler ve yüzde 20.9 ile Maruni Hıristiyanlar takip etmektedir.

 

Lübnan’da oluşturulacak yeni parlamentonun iki önemli görevi olduğunu hatırlatmak da yarar var. İlk görevi kabineyi kuracak Sünni bir başbakanı seçmek ve bunu Marunî devlet başkanına sunmak. İkinci görevi de 6 yıl için devlet başkanını seçmek. Fakat geçen yıl uzun süreli bir seçim krizinin ardından Mayıs ayında seçilen son devlet başkanının görev süresi 2014’te biteceği için 2103 yılına kadar görev yapacak yeni parlamentonun normal şartlarda devlet başkanını seçme imkânı olamayacak gibi görünüyor.


Lübnan Siyasetinde Yeni Bloklaşmanın Doğuşu: 14 Martçılara Karşı 8 Martçılar

Lübnan’da 14 Şubat 2005’te işlenen Refik Hariri suikastı sonrası ülke içindeki siyasi gelişmeler ve uluslararası aktörlerin müdahaleleri iki rakip siyasi blok ortaya çıkardı. “Batı yanlıları” veya “Suriye karşıtları” olarak adlandırılan 14 Mart Koalisyonu, Haziran 2005 Parlamento seçimlerinden zaferle ayrıldı. Saad Hariri liderliğindeki 14 Martçılar Refik Hariri suikastının yarattığı tepkisel siyasi atmosferi ve uluslararası konjonktürü de kullanarak parlamentoda 72 milletvekili elde etmeyi başardı. Aslında Suriye birliklerinin Lübnan’dan tamamen çıkarılması ve Fuad Sinyora başbakanlığında kurulan hükümetin Hizbullah’a da bakanlık vermesi ulusal bir uzlaşı için umut verdi. Fakat Lübnan içinde ve bölgede gelişen olaylar bu umutların kısa zamanda yok olmasına yol açtı.

 

14 Martçıların iktidarda olduğu 4 yıl boyunca bu iki blok arasındaki gerginlikler gün geçtikçe siyasi ve güvenlik bunalımlarını dönüştü. Bu dönemde Lübnan’daki siyasi ve toplumsal dengeleri sarsan 5 önemli bunalımdan bahsedilebilir.

 

— Refik Hariri Suikastı Soruşturması: 2005’te Lübnan siyasetinde önemli dönüşümlere yol açan Hariri suikastı, aynı zamanda suikasttan dolayı Suriye’ye yönelik bir suçlama kampanyasının hâkim olduğu uluslararası bir atmosfer doğurdu. BM’nin başlattığı suikast soruşturması 2009 başında uluslararası bir mahkemeye taşındı. 2005’te beri Suriye yönetiminin suçlamalara karşı gösterdiği dirençli ve etkin siyasi duruş ve geçen süre içerisinde uluslararası konjonktürde meydana gelen değişimler, Suriye yönetimi ve Lübnan’daki Suriye yanlılarını suçlayan kesimlerin iddialarını zayıflattı. Özellikle son iki ay içerisinde önce BAE’de suikastın en önemli tanıklarından biri olduğu söylenen Muhammed Züheyr El Sıddık’ın Suriye ve BAE istihbaratının ortak bir operasyonuyla yakalanması ve Lahey’de kurulan uluslararası mahkemenin Ağustos 2005’te tutuklanan dört Lübnanlı generalin (Eski İç Güvenlik Kuvvetleri Başkanı Ali el Hac, eski istihbarat şefi Cemil el Said ve eski askeri istihbarat başkanı Raymond Azar ve Cumhurbaşkanlığı Muhafızlarının eski komutanı Mustafa Hamdan) serbest bırakılmasına karar vermesi Suriye’yi ve Hizbullah önderliğindeki koalisyonun uluslararası alanda meşrulaşmasına giden yol açtı.

 

— Güvenlik Sorunları ve Suikastlar: Hariri suikastından beri Lübnan’da gerçekleşen şiddet eylemleri ve suikastlar, ülkenin güçlü bir merkezi otoriteden ve güvenlikten yoksun bir yer olduğunu ortaya koydu. Hariri suikastıyla birlikte toplam 13 siyasi suikast (ikisi Suriye’de) ve sayısız şiddet eylemi gerçekleşti. Bunlar ülkedeki siyasi bunalımları ve istikrarsızlığı teşvik etmektedir.

 

— İsrail’in Lübnan Saldırısı (Temmuz Savaşı): 12 Temmuz 2006’da Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırması sonucu İsrail Ordusu, Lübnan’a yönelik havadan, denizden ve karadan saldırı başlattı. 14 Ağustos’ta Lübnan’da 34 gündür devam eden çatışmaların son bulmasına amaçlayan 1701 sayılı BM kararına göre ateşkes ilan edildi. İsrail’in yaptığı hava ve kara saldırıları Lübnan’ın altyapısına büyük zarar verirken 1000’den fazla sivil Lübnanlının da ölümüne yol açtı. Hizbullah’ın karşı saldırılarında ise çoğu asker 159 İsrailli öldü.

 

— Hükümet Krizleri: Kasım 2006’da Hizbullah ve Emel’in 5 Şii bakanı hükümetten çekildi. Çekilme nedeni, Sinyora hükümetinin Birleşmiş Milletler’in Refik Hariri suikastı zanlılarının yargılanması için uluslararası mahkeme kurulması planını onaylamasıydı. Hizbullah ve Emel taraftarları başbakanlık ofisinin önüne çadırlar kurarak uzun vadeli bir protestoya başladılar. Bu protestolar, Ekim 2007’de başlayan devlet başkanlığı seçim kriziyle en üst seviyesine ulaştı.

 

— Devlet Başkanı Seçim Krizi: Lübnan’da Ekim 2007-Mayıs 2008 arasında devlet başkanının seçilememesinden kaynaklanan ve sürekli tırmanan ciddi bir bunalım süreci yaşandı. 21 Mayıs’ta Katar’ın başkenti Doha’da Lübnanlı siyasi tarafların katıldığı görüşmelerle ülkedeki devlet başkanlığı krizine çözüm bulundu ve siyasal sistemde oluşan tıkanıklık kısmen de olsa aşıldı. Doha anlaşması, 14 Martçılara kurulacak ulusal birlik hükümetinde 16 bakanlık ve başbakanı belirleme hakkı verirken Hizbullah liderliğindeki muhalifler de 11 bakana ve veto hakkına sahip oldu. Diğer 3 bakanı ise devlet başkanı atayacaktı. 25 Mayıs’ta Lübnan Parlamentosu Mişel Süleyman’ı 127 milletvekilinin 118’inin oyuyla devlet başkanı seçti.

 

14 Mart İttifakı’nı oluşturan başlıca partiler şunlardır:

1) Gelecek Hareketi (Tayyar Al Mustaqbal),  Lideri: Saad Hariri- Sünni Müslüman
2) Lübnan Ketaib Partisi (Hizb al-Kataeb), Lideri: Emin Cemayel- Marunî Hıristiyan
3) İlerici Sosyalist Partisi (Hizb al-Taqadummi al-Ishtiraki), Lideri: Velid Canbulat- Dürzî Müslüman)
4) Lübnan Güçleri (al-Quwāt al-Lubnāniyya), Lideri: Samir Caca- Marunî Hıristiyan

Bu dört parti dışında birçok ufak mezhepsel tabanlı parti ve bağımsızlar 14 Mart koalisyonunu desteklemektedir. Yine Marunî Patrik Nasrullah Sefir ve Lübnan Sünni Müftüsü Reşid Kabbani bu ittifaka destek veren en önemli iki dini kanaat önderidir.

8 Mart İttifakı’nı oluşturan başlıca partiler ise şunlardır:

1) Hizbullah (Hezbollah), Lideri: Hasan Nasrallah- Şii Müslüman
2) Emel Örgütü (Harakat Amal), Lideri: Nebih Berri- Şii Müslüman
3) Ulusal Özgürlük Hareketi (Tayyar Al-Watani Al-Horr), Lideri: Mişel Aoun- Maruni Hıristiyan
4) Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi (al-Hizb al-Qawmi al-souri al ijtima’i)
5) Taşnak Partisi (Tashnag), Lideri: Hagop Pakradounian- Ermeni
6) Tevhid Partisi (Hizb al Tawhid),  Lideri: Viam Vehhab- Dürzi

Ömer Kerame ve Selim Hoss gibi Sünni ileri gelenler ve birçok küçük parti de 8 Mart ittifakını desteklemektir.

 

Parlamento Seçimleri Sonrası Beklentiler

Lübnanlılar, 7 Haziran’daki seçimde ülkeyi 2013 yılına kadar yönetecek parlamentonun üyelerini (ve dolayısıyla hükümeti) belirleyecekler. Hizbullah’ın liderliğindeki 8 Mart ittifakının seçimleri önde bitireceği tahmin ediliyor. Fakat Lübnan parlamentosundaki milletvekili dağılımının mezhepsel gruplara göre ayrılan değişmez kontenjanlara dayanması bir grubun ezici seçim zaferi elde etmesini imkânsız hale getirmektedir. Bundan dolayı 7 Haziran’daki seçimlerde Hizbullah’ın alacağı oylardan çok Mişel Aoun’un Ulusal Özgürlük Hareketi’nin Marunîlerden elde edeceği oy oranı belirleyici olabilir.

 

Lübnan’da seçimlere iki hafta kala en önemli gelişmelerden biri de ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Beyrut’a gerçekleştirdiği ziyarettir. Biden, 1983’ten beri Lübnan’ı ziyaret eden en yüksek Amerikalı yetkili. Ayrıca Biden’ın ziyareti Obama yönetiminin bir ay içinde Beyrut’a gerçekleştirdiği ikinci üst düzey ziyaret. Nisan ayı sonunda da ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Beyrut’ta idi. Beyaz Saray, Biden’ın ziyaretinin ABD’nin bağımsız ve egemen bir devlete desteği olduğunu söylüyor. Hizbullah ise ziyareti 8 Martçılar lehine seçimlere bir müdahale olarak görüyor. Aslında Biden’ın ve Clinton’ın ziyaretlerinin Lübnan’daki seçimlere yönelik bir etki yaratma çabası olduğu aşikâr. Özellikle Biden’ın ziyaret boyunca ABD’nin Lübnan Ordusu’na yaptığı askeri yardımlara odaklanması, seçimler sonrası Obama yönetiminin 8 Martçıların muhalefete düşmesi ihtimaline karşı Lübnan Ordusu’nu daha fazla önemsediğinin bir ifadesi olarak algılanabilir. ABD yönetimi, 2006’dan beri Lübnan’a 1 milyar dolardan fazla yardımda bulundu, bu yardımın 410 milyon doları askeri yardım oluşturmaktadır.

 

Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören 2005 tarihli BM’in 1559 nolu kararına rağmen, ABD yönetimi, bu konuda her hangi bir ilerleme kaydedemedi, üstelik bu dönemde Hizbullah İsrail’e karşı Temmuz Savaşı’nda başarılı bir askeri strateji uygulayarak ülke içinde ve Arap dünyasında askeri ve siyasi itibarını arttırdı. ABD’nin 8 Martçılara verdiği sınırsız desteğe rağmen bu dönemde Hizbullah’ın hızlı bir siyasi ve askeri güç sıçraması yapması, şu an Obama yönetiminin Lübnan politikasındaki en önemli çıkmazlarından biridir.

 

Hatırlanırsa geçen yıl ülkedeki güvenlik sorunları ve çatışmalar en üst noktasına ulaşmıştı. Mayıs ayında devlet başkanlığı seçim krizi devam ederken 8 Martçı hükümet aldığı iki kararla Hizbullah’ı ülke içerisinde bir çatışmanın içine çekmeyi çalıştı. Fakat Hizbullah’ın askeri potansiyeline karşı ülke içindeki ilk güç denemesi Hizbullah militanlarının iki gün içinde Sünni bölgesi olan Batı Beyrut’u ele geçirmeleriyle sonuçlandı. 8 Martçıların bu provakasyonu Hizbullah’ı ilk defa ülke içinde silah kullanmak zorunda bıraksa da, örgütün Lübnan’da askeri olarak alternatifsiz bir askeri güce sahip olduğunu da gösterdi.

 

Obama yönetimi, bölgeye yönelik ılımlı mesajlarına rağmen yakın bir gelecekte silahsızlandırılması mümkün görünmeyen Hizbullah’a karşı en azından Lübnan Ordusu’nu güçlendirmek yoluyla bir denge kurmaya çalışıyor olabilir. Fakat iç savaşta Lübnan Ordusu’nun yaşadığı deneyimleri unutmayan Lübnanlı komutanların ülke içinde çıkacak siyasi ve askeri çatışmalara müdahil olmamaya çalıştıkları ve tarafsız bir güç gibi hareket ettiklerini unutmamak gerekiyor. Zaten ABD Lübnan Ordusu’nu destekleyerek Hizbullah’ın askeri gücüne karşı bir denge kurmaya çalışırsa ve başarıya ulaşırsa, bu Lübnan’da yakın gelecekte çıkacak yeni bir iç savaşın habercisi olabilir.

 

Diğer bir olasılılık da seçimleri kazanan Hizbullah’ın iktidara gelmenin tesiriyle zamanla iktidara alışıp daha uzlaşmacı ve ılımlı politikalara kayması. Böyle bir durumda bile Hizbullah’ın silah bırakmasını beklemek aşırı iyimserlik olur. Hizbullah’ın ve Lübnan’ın en önemli güvenlik sorunu, ülkenin İsrail’in saldırılarına açık olmasıdır. Küresel güç ABD’nin İsrail’in güvenlik sorunlarına önem verdiği kadar Lübnan’ın güvenliğine de önem vermesi bölgenin istikrarı için bir zorunluluktur. Bununla birlikte Hizbullah’ın ılımlılaşmaya giden yola girmesi için dış politikada üç faktör söz konusu olabilir:  İlki seçimlerden sonra Hizbullah’ın uluslararası alanda tanınması ve meşrulaşması, ikincisi Şiba Çiftlikleri’nin Lübnan’a geri verilmesi ve son olarak da Filistin sorununun bir şekilde çözüm bulunması. İlk faktörün gerçekleşme olasılığı varsa da kısa vadede diğer iki sorunun çözülmesi mümkün görünmemektedir.

 

Hizbullah’ın Filistin sorununun neresinde yer aldığını da iyi belirlemek gerekir. Her şeyden önce Filistin sorunu Hizbullah için bölgedeki baş düşmanı İsrail’e karşı mücadelenin (direnişin) bir parçasıdır. Yılın ilk yarısında Mısır yönetiminin, Gazze’ye silah kaçırdıkları gerekçesiyle yaptığı tutuklamalar ve Mısır ile Hizbullah arasındaki gerginlik Hizbullah’ın Filistin’e olan ilgisinin açık göstergesidir. Diğer yandan Hizbullah için Lübnan içindeki güç mücadelesinin ve Lübnan topraklarının güvenliğinin Filistin sorundan daha öncelikli olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Örneğin İsrail’in Gazze’deki saldırıları sürerken Hizbullah’ın İsrail’e karşı askeri bir saldırıda bulunmaması, iç politikadaki çıkarların zaman zaman Filistin gibi İslam dünyasının hassas bir soruna karşı baskın geldiğini göstermiştir. Hizbullah’ın son 30 yılda İsrail’e yönelik saldırılarına baktığımızda, bunların Filistinlilere bir destekten çok Lübnan’ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini bir savunma stratejisinin bir parçası olduğu söylenebilir.

 

8 Martçıların iktidardaki başarılarını belirleyecek önemli bir nokta da Hizbullah ve Mişel Aoun ile Devlet Başkanı Mişel Süleyman arasındaki ilişkiler ve uyum olacaktır. 7 Haziran seçimleri öncesi 8 Martçılar Mişel Süleyman’ın uzlaşmacı rolünü kötüye kullandığı ve kampanyalara müdahil olduğu için ona karşı sert bir kamuoyu kampanyası başlattı. Aslında bu anlaşmazlığın nedenleri geçen yıl yapılan Doha Antlaşması’daki siyasi çıkar çatışmalarına kadar götürülebilir. Mişel Aoun’un da 2005’te Lübnan’a dönmesinden beri sahip olduğu devlet başkanı olma hırsını hala kaybetmediği aşikâr. 

 

Sonuç

Görüldüğü gibi Lübnan siyasetindeki hassas dengelerin bozulmaması için ülkedeki iki kurumun (devlet başkanı ve ordu) siyasi mücadelelere müdahil olmaması ve tarafsızlığını koruması bir zorunluluktur. Bununla birlikte Orta Doğu’nun iki önemli kriz alanı olan Lübnan ve Filistin’deki barış ve siyasal istikrar çabaları veya çatışmalar ve istikrarsızlık birbirinden bağımsız düşünülemez. 

 

Lübnan, demokrasi ve güvenliği sağlayabilen bir devlet yapılanmasını oluşturmasına engel olabilecek içten ve dıştan pek çok olumsuz faktöre sahiptir. Bunları ortadan kaldırabilmek için ülkenin yetenekli, uzlaşmacı ve reformcu yöneticilere, öncelikle ülke içinde huzura, uzun bir zamana ve dış politikada bölgesel gerginliklerin ve kriz alanlarının azalacağı bir ortama ihtiyacı vardır. Lübnan’ın demokratikleşme ve değişim adına en önemli avantajı ise Batıyla etkileşimi sonucu sahip olduğu demokratik kültürü ve entelektüel bilgi birikimidir. Lübnanlıların çoğu ülkede yaşanan iç savaşlardan oldukça fazla ders çıkarmaktadır ve bir daha o günlere dönmek istememektedir. Lübnanlı siyasilerin ülke gerçekleriyle (kötü siyasi yapılanma, toplumsal bölünmüşlük, ekonomik eşitsizlik, Hizbullah gibi) yüzleşip sorunları birlikte aşabilecekleri ortak bir platform ve ülkenin geleceğinde ortak bir siyasi tahayyül oluşturmaları bir zorunluluktur.

Back to Top