Türk Dış Politikasında Değişimler: Ortadoğu Örneği

Eren OKUR
18 Şubat 2009
A- A A+

Genel ve Kısa Hatları ile Türk Dış Politikası


Ortadoğu tarih boyunca birçok kültüre ev sahipliği yaparak büyük bir medeniyet havzası görünümü kazanmıştır. Tarihin yaşatmış olduğu tecrübeler Ortadoğu coğrafyasını dünya medeniyetlerinin ve oluşumlarının vazgeçilmezi haline getirmiştir. Türk tarih oluşumunda da ayrı bir noktaya Ortadoğu’yu koymak zorundayız. Selçuklularla ve Osmanlılarla birlikte yüzlerce yıl Türkler bu coğrafyada etkinliklerini sürdürdüler. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile beraber dönemin büyük güçleri olan İngiltere ve Fransa bölgeyi kontrolleri altına aldı ve bölgede uzun süre sözü geçen güçler olarak bulundular.


 


II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan Soğuk Savaş zamanında dönemin büyük güçleri olarak ortaya çıkan veya öyle görülen ABD ve SSCB bölgede Fransa ve İngiltere’nin yerlerini aldılar.


 


20. yüzyılın ideolojiler ve kutuplaşmalar çağı olduğu bilinmekle beraber bu durum Ortadoğu’yu da yakından etkilemiştir. Özellikle 1948 yılında İsrail’in kurulması ile birlikte bölgede etnik ve dini aşırı akımlar varlık sebebi bulmuşlardır. Yahudi karşıtlığı bazen dinsel bazen etnik ve bazen de her ikisi şeklinde vuku bulmuştur. Bu dönemde ABD ve Batı yanlısı politikalar izlemek zorunda kalan Türkiye, İsrail’i tanımasıyla da yıllarca Ortadoğu coğrafyasına yüzünü dönememiş ve dönemin şartları göz önüne alındığında bölgesinde aktif olmanın çok altında bir potansiyel göstermiştir. Tüm komşuları ile bir takım sorunlar yaşayan ülkemiz dış politikasını bu doğrultuda yönlendirmiştir.


 


Soğuk Savaş sonrası dönemde dış politikasında değişiklik öngöremeyeceğimiz Türkiye Cumhuriyeti bölgesinde etkili olabilme şansını diğer devletlere bırakmıştır. Bu dönemde özellikle ABD’nin ilgisinin bölgeye yönelmesi Batı ittifakı içerisinde yer alan Türkiye’nin hareket imkânı yaratmasını engellemiştir. Ayrıca güvenlik eksenli dış politika düşüncesi de Türkiye’nin vizyonunun daralmasına sebep olmuştur. Soğuk Savaş sonrasında yaşanan küresel gelişmeler tüm dünya devletlerini yakından etkilemiş ve sistemsel anlamda bir entegrasyonu mecbur kılmıştır. Bu süreçte herhangi bir şekilde gelişmelerin uzağında kalınması mümkün olmamaktadır.


 


Küreselleşme sürecinde Türkiye artık bölgesindeki gelişmelere seyirci kalamayacağını kavramıştır. Kendisinde var olan potansiyelin farkına varan Türkiye dış politika vizyonunu yeniden şekillendirerek önce bölgesel sonra küresel bir güç olma amacını kendisine vizyon edinmiştir. Bölgesinde yani Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’da etkili olmanın yolunun diyalog olduğunun farkına varan dış politika uygulayıcıları Türkiye’ye önemli bir avantaj getirdiler. Türkiye sorunlar yaşadığı komşuları ile meselelerini tam olarak düzeltememekle birlikte minimum düzeye indirmeyi başarmıştır. Ermenistan ile yaşanan normalleşme süreci, Yunanistan’la her an savaş pozisyonunun ortadan kalkması, kendi bütünlüğüne tehlike yaratan PKK’ya karşılık Kuzey Irak yönetimi ile işbirliği çalışmalarında bulunması bu durumun en somut örneklerini oluşturmaktadır.


 


Son Dönem Türk Dış Politikası ve Ortadoğu


Birinci hedef: Bölgesel bir güç olmak.


 


Türkiye ilk hedef olarak bölgesel güç olmayı seçmiştir. Dünyanın en karışık üç bölgesinin tam ortasında yer alması ve köklü bir imparatorluğun devamı olması, bölgenin en güçlü devletlerinden biri olan Türkiye’ye bu vizyonu birinci hedef olarak hayata geçirme görevini yüklemektedir.


 


Kafkaslarda 2008 yazında yaşanan olaylardan sonra Türkiye tek taraflı politika izlemeyeceğini göstermiştir. Azerbaycan ve Gürcistan ile oluşturulan demiryolu projesi Türkiye’nin Kafkaslarda etkili bir güç haline gelmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca Ermenistan ile “Futbol Diplomasisi” sonucunda diyalog başlatılması Türkiye’nin prestijine ve gücüne önemli katkılar sağlamıştır. Kafkasların yanı sıra Yunanistan ile yaşanan Ege sorununda zaman zaman bazı ihtilaflar çıksa da durum genel olarak normal bir düzeyde seyretmektedir.


 


Bölgesel güç olma yolunda en önemli adımlarsa Ortadoğu konusunda atılmaktadır. Çünkü Ortadoğu’da etkili olabilen devletler dünya üzerinde de söz hakkına sahip olabilmektedirler. Burada kastedilen Türkiye’nin emperyalist bir devlet olması değildir aksine dünya güvenliğinin ve istikrarının sağlanmasına katkı yapmasıdır.


 


Aralık ayı içerisinde İsrail’in Filistin’e –Gazze’ye- yapmış olduğu sert saldırılar sonucunda Türkiye olayın direk müdahili olmuştur. Görünüşte Hamas’ın yanında yer aldığı ve Batı ekseninden kopmaya başladığı iddiaları bölgesel bir güç olma yolunda ilerleyen Türkiye’ye engel oluşturmamalıdır. Çünkü Türkiye’nin bölge ülkelerine nazaran kat kat üst sıralarda yer alan demokrasisi, AB yolunda attığı adımlar ve sistemsel dönüşümünü sağlamada gösterdiği başarılar Türkiye’yi Batı’dan koparmaktan ziyade daha da yakınlaştırmaktadır. Meselenin özü Türkiye’nin dış politikasında artık tekli değil ikili ve hatta çoklu politikalar izleyecek olmasıdır.


 


Bu şekilde hareket etmek Türkiye’ye faydanın yanında bir takımda riskleri beraberinde getirecektir. Batı dünyasından kopmaya başladığı iddiaları gündemde olan Türkiye, Batı’yı rahatlatacak fakat hedeflerinden de vazgeçmeyeceğini gösterecek ifadelere başvurmalıdır. Nitekim Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu bu endişeleri giderecek açıklamalar yapmıştır; “Türkiye’nin dış politikada sadece bir değil, birçok “öncelikleri” var. Türkiye jeostratejik konumu dolayısıyla bu öncelikleri, dünyada olduğu kadar kendi bölgesinde meydana gelen olaylara ve şartlara göre değerlendirmek zorunda... Türkiye, Soğuk Savaş ve hemen sonraki yıllarda, Batı eksenine bağlı politikalar izlemiştir. Bugün de Türkiye Batı ittifakının içinde bulunan, Avrupa ile bütünleşmeye çalışan bir ülke. Ancak dünyada ve bölgemizde meydana gelen gelişmeler ve denge değişiklikleri Türk dış politikasında bazı ayarlamalar yapılmasını gerektiriyor. Her olayda Türkiye’nin tek bir eksene bağlı kalması beklenmemeli.”


 


Bunun yanı sıra bölgede üzerine almış olduğu arabuluculuk misyonu artık tamamlanmaya başlamıştır. Bu misyondan sonraki adım bölgesel liderliktir. Bölgesinde aktifliğin yanı sıra sorunların çözümünde ilk görüşüne başvurulacak ülke olma amacı da Türkiye’nin dış politika vizyonunda yer almaktadır. “Türkiye, bölgesinde sadece aktif değil, aynı zamanda olumsuz gelişmeleri önlemeye yönelik pro-aktif bir politika izlemeyi amaçlıyor. Bu bağlamda, birçok arabuluculuk veya kolaylaştırıcılık misyonlarını üstleniyor. Bu onun bir bölgesel güç olarak ortaya çıkmasına yol açıyor...”


 


Son Gazze olayları Ortadoğu’da Türkiye için insanî anlamda acı da olsa bir fırsat vermiştir. İsrail yaptığı bu saldırılar ile aslında dünya üzerindeki prestijine ve üstünlüğüne darbe indirmiştir. Türkiye’nin aradığı fırsatı iyi değerlendirmesi ve bu olay üzerinde direk müdahil olması Ortadoğu coğrafyasında Türkiye’yi rakiplerinden bir adım öne geçirmiştir. “İsrail’in Gazze saldırısı, bu saldırıya karar veren İsrail liderlerinin hesaplarının aksine, İsrail’i zayıflattı. İsrail, Gazze ve Davos sonrası, hem askeri, hem diplomatik ve hem de siyasi açıdan Gazze öncesine oranla çok daha zayıf bir konumda.”


 


Başbakan Erdoğan’ın Davos Zirvesi’nde göstermiş olduğu tepki Ortadoğu coğrafyasında çok büyük etki yapmış ve Türkiye’ye Ortadoğu’da önemli adımlar atmasını sağlayacak yolu açmıştır. İsrail’i hem fikirsel hem de eylemsel olarak temelsiz bırakan bu tepki Türkiye’ye riskleri olan bir avantaj sağlamıştır. Bölgesel güç olma aşamasının en önemli noktalarından birisi geride bırakılmaktadır. Diplomasi kurallarına uymasa da Türkiye Ortadoğu coğrafyasında birçok ülkeyi geçmektedir. Bu aşamadan sonra yapılması gereken İsrail tarafından gelebilecek diplomatik manevraları bertaraf edebilmektir. Ayrıca bu devletle ilişkilerin kesilmesi gibi bir durumda söz konusu olmamalıdır. Nitekim Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül “Devletlerde devamlılık esastır” diyerek böyle bir şeyin söz konusu olmayacağını belirtmiştir.


 


Davos’ta yaşanan gelişmeler sonrasında Türkiye Hamas’ın yanında gözükmektedir. Fakat meselenin aslı Hamas gibi, bugün dünya sistemi dışına itilmiş oluşumların da sisteme dâhil edilmesidir. Hamas’ın sisteme dâhil edilmesi, her ne kadar Batı tarafından “terörist” kabul edilse de ve İsrail’e karşı terör eylemlerinde bulunsa da, Ortadoğu’da seçilmiş hükümetlerin görev yapabileceğinin kanıtı olacaktır. Bu durum Ortadoğu’da halkından kopuk modern hanedanlıkları çok ciddi biçimde tehdit etmektedir. “Türkiye’nin çıkışı bir yandan İsrail’i zayıflattı, adeta ‘fikri açıdan çıplak bir şekilde ortada bıraktı’, diğer taraftan Mısır gibi pek çok Arap rejiminin de altını oydu. Çünkü bu rejimlerin önemli bir kısmı birbirinden farklı görünmelerine rağmen aynı zayıf noktaya sahiptirler: Halktan kopuk olmak.”  Bunun yanı sıra bölgedeki hükümetler dış etkilere açık bir durumdadırlar. “Bölge hükümetleri kendi halklarını temsil etmiyor. Dar ittifaklara ve hassas iç ve dış dengelere dayanan iktidarlar, dışarıdan gelen küçük darbelerden bile çok yara alıyor.”


 


Türkiye’nin Hamas’ı sisteme dâhil etmek istemesi bölgesel liderliği sağlayabilecek önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi birçok Arap devletinin yönetimsel anlamda değişikliklere uğraması bölgede en köklü demokrasiye sahip olan Türkiye’ye liderlik konumunu getirecektir. Çünkü taşların yerinden oynaması yani tek adamlı yönetimlerden demokrasiye geçişin sağlanması sağlam temellere dayalı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük bir avantaj sağlayacaktır.


 


Bu değerlendirmeden çıkarılabilecek sonuç; Türkiye’nin bölgesel liderlikte önceliği demokrasilerin yerleşmesine yani Ortadoğu’da halkların sözünün geçmesine vermiştir. Dış etkilerle göstermelik demokrasilerin olması bugün İsrail’in işine gelmektedir. Fakat Hamas’ın uluslararası meşruiyet kazanması hem İsrail’in hem de Mısır gibi diğer birçok Arap ülkesinin temelini sarsmaktadır. Bu şekilde devamla Ortadoğu’da değişimlerin yaşanması bölgesel liderlikte Türkiye’ye yarayacaktır. Ancak Türkiye bu değişimlerin olmasını isterken kan dökülmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Bölgesinde istikrar ve barışın ancak tüm unsurlarla diyalog ile gerçekleşebileceğine inanan bir Türkiye Ortadoğu’da en etkili güç olacaktır. Uygulanan Ortadoğu politikasının merkezinde Hamas varmış gibi gözükse de amaç Ortadoğu’da halkların iktidarının sağlanmasıdır. Ne Hamas ne de bir başka oluşum bu amacın sağlanmasında temel değildir. Esas unsur Ortadoğu’da barışın ve istikrarın sağlanmasıdır.


 


İkinci Hedef: Küresel bir güç olmak.


 


Bölgesinde etkili olan Türkiye, AB katılım sürecinin hızlanması veya gelişmelerin göstereceği diğer sonuçlara göre bölgenin en etkili gücü olarak diğer devletler tarafından aranılan bir ülke olacaktır. Sadece diplomatik değil, ekonomik ve sosyal unsurlarda Türkiye’yi bölgede etkili yapacaktır. Ortadoğu’da etkili olabilen bir Türkiye Avrupa, Rusya, Kafkaslar, Balkanlar ve ABD dâhil olmak üzere diğer birçok unsurun bölgeye daha barışçıl yollarla ulaşmasına yardımcı olacaktır. Bölgesinde barışın ve istikrarın oluşmasını sağlayabilen Türkiye dünyadaki meselelerin de çözümüne müdahil olabilecek ve kendi yararına kararları aldırabilecektir. Sağlayacak olduğu bu durum Türkiye’ye prestij kazandırmanın yanında dünyanın diğer bölgelerindeki entegrasyon oluşumları tarafından da ciddiye alınan bir ülke konumu kazandıracaktır. Ortadoğu’da etkili olan Türkiye başını dünyadaki diğer gelişmelere de çevirerek küresel bir güç olma yolunda ilerleyecektir.

Back to Top