Türk Dış Politikasının Karşılaştığı Açmazlar/Güçlükler/Sorunlar

A- A A+

Dış Politikamızda “Sıfır sorunun” ön planda olduğu yıllarda bile Türkiye’yi ciddi şekilde meşgul eden önemli bazı sorunların olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede Kıbrıs sorununu, Yunanistan ile anlaşmazlıkları, Ermeni soykırımı iddialarını, Ermenistan ile ilgili ilişkiler, AB ile katılım sürecindeki tıkanmaları saymak mümkündür. Son yıllarda bunlara ilaveten İsrail ile ilişkilerdeki gerginliği, Suriye ile çatışma tehlikesi yaratan gelişmeleri, Mısırda Mursi’nin devrilmesini takiben iktidarı alan yönetimle ilişkilerin dondurulmasına varan gelişmeleri, Irak Merkezi Hükümeti ile son günlere kadar devam eden anlaşmazlıkları eklemek yerinde olacaktır.


1.Genel Tespitler


a) Orta Doğu Genel


2010 Yılında başlayan Arap Baharını Türkiye’nin prensip itibariyle olumlu karşıladığını ve sürecin Arap ülkelerinde demokratik bir dönüşüme yönelmesine destek verdiğini söylemek mümkündür. Ne var ki sadece demokratik seçimlerin totalitarizme mutlaka engel olamadığı birçok ülkede görülmüştür. Arap Baharının Türkiye yönünden üç grup tehdidi beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. Bunları çeşitli din referanslı siyasi hareketlerin güçlenip iktidar olması, Suriye’deki rejimin çökmesini takip edecek kaos veya ülkenin parçalanmasının yaratacağı genel istikrarsızlık ve nihayet Suriye Kürtlerinin hududumuz boyunca bazı bölgeleri işgal ve burada özerklik ilan etmeleri olasılığı olarak sıralamak mümkündür. Özetlemek gerekirse; Arap Baharı sürecinde geliştirilen politikaların komşularla sıfır sorun politikasını sona erdirdiği de gerçektir.


b) Suriye


Üç yıla yakın bir süredir devam eden Suriye krizinde Türkiye ilk başta dikkatli bir tepki göstererek demokratikleşme çağrısında bulunmuş fakat Beşar Esat’ın halkına karşı şiddet politikasına girişmesi üzerine en sert tutumu takınan ülke olmuş, bir yandan şiddetten kaçan sığınmacılara melce sağlarken diğer yandan da muhalefet cephesine çeşitli şekillerde destek sağladığı uluslararası medyada dile getirilmiştir. Türkiye, Suriye’den muhtemel bir füze saldırısı karşısında Patriot füzelerini NATO şemsiyesi altında sınır boyunca konuşlandırmıştır.


Suriye’deki çatışmaların sınır aşarak ortak hududumuz boyunca bazı yerleşim yerlerinde can kaybı ve maddi hasarlara yol açması ve bu çerçevede 53 kişinin hayatını kaybettiği son yılların en kanlı terör saldırısına maruz kalınması bölge halkında genel huzursuzluk ve güvensizlik hissi yaratmıştır. Sınır boyunca sık sık tevali eden bu olaylar ülkemiz hudutlarının ve hudut bölgelerimizin ne derece bir koruma altında olduğu sualini gündeme taşımış bulunmaktadır. Bunlara ilaveten sayıları 600 bini aşan sığınmacılar dışında Suriye ile vize muafiyet anlaşması olduğu cihetle  ne kadar Suriyelinin pasaportla giriş yaptığı hakkında ve bunların nerelerde bulunup nasıl geçindiklerine dair bilgi olmadığı gibi bunların bir kısmının da Suriye Muhaberatı elamanı olabileceği ihtimalinin kamu oyunu rahatsız ettiği anlaşılmaktadır.


Geriye doğru bakıldığında hükümet; 40 küsur yıldır iktidarda bulunan Esat rejiminin ve Baas Partisi’nin dayanma gücünün ve başta Hırıstiyanlar olmak üzere Sünni kesimde de küçümsenmeyecek bir taraftar kitlesine sahip olduğunu ve Suriye’nin parçalanmasının Türkiye yönünde yaratabileceği sorunları ve özellikle de Suriye’deki Kürtlerin hududumuz boyunca bulunduğu bölgede özerklik isteyebileceğini öngörüp değerlendirememiştir. Suriye politikamız uluslararası alanda olumlu bir iz bırakmadığı gibi Türkiye’nin mezhepsel bir tercih kullanarak Müslüman Kardeşler’e ve aşırılık yanlısı muhalif gruplara yardım ettiği şeklinde yorumlara yol açmıştır. Suriye politikamız; İran ve Irak ile ilişkilerimiz üzerine menfi etki icra ederken Rusya, ABD  ve AB’nin soruna yaklaşımları ile giderek ters düşmüş,  Batılı devletlerin Suriye’de bir bataklığa saplanmak istemediğini Rusya ve Çin’in değişik nedenlerle olsa da bir yandan İran’ı desteklerken diğer yandan da uluslararası müdahale fikrine karşı çıktıklarını görememiştir. Bir yerde, Türkiye, İran’ı bölgeden uzaklaştırmak isteyen Suudi Arabistan   ve Katar haricinde uluslararası alanda yalnız kaldığını söylemek mümkündür.


c) Irak


Irak hemen her yönüyle Türkiye bakımından önemli bir ülkedir. Enerji ithalatımıza ilaveten ticari ilişkilerimiz de yoğundur. 2012 yılında ihracatımız 12 milyar dolara vararak Türk malları ihracı yönünden Irak’ı ikinci ülke konumuna getirmiştir. Irak’taki siyasi ve güvenlik yönlerinden vuku bulan istikrarsızlıklardan en fazla etkilenen ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türkiye’nin Irak politikasının esasını ülkenin toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunması teşkil etmektedir. Irak’la uzun yıllardır bu esaslar üzerinden yürütülen ilişkiler genel olarak olumlu şekilde gelişe gelmiş ise de son zamanlarda merkezi hükümet ile ilişkilerde gergin bir havanın esmekte olduğu görülmektedir. Bu gerginleşmenin çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Irak’ta seçimlerde ve bilahare seçimleri takiben hükümetin kurulmasına kadar geçen sürede Ankara seçimleri kazanmış olan Maliki’nin yerine daha çok Sünnilere dayanan Allavi’nin başbakan olması yönünde irade ortaya koymuş, Cumhurbaşkanı Talabani’nin yerine de Allavi’nin veya Haşimi’nin geçmesi için çaba harcamış, bilahare Irak’ta idama mahküm edilen Haşimi’ye melce sağlamakla yetinmemiş ona muteber bir devlet misafiri muamelesi yapmıştır. Ayrıca Kuzey Irak Özerk Kürt Yönetimi ile ekonomik ve ticari açılardan kurduğu yakın yoğun ilişkiler çerçevesinde Bağdat’ı baypas ederek Erbil ile enerji anlaşmaları imzalamış olması, Maliki tarafından Irak’ın hükümranlığına ve toprak bütünlüğüne karşı tehdit olarak görülerek Türkiye’nin ağır dille eleştirilmesine yol açmıştır. Bunlara ilaveten Suriye’de Beşar Esat’a karşı Türkiye’nin takındığı tavır ve muhaliflere verdiği desteğin de Maliki’yi fazlası ile rahatsız etmiş olduğu açıktır.


Kuzey Irak Özerk Kürt Yönetimi ile geliştirdiğimiz ilişkilerin yararı büyük olmakla birlikte bunun merkezi hükümet ile iyi ilişkiler pahasına olmamasının da aynı şekilde büyük önem taşıdığı aşikardır. Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmasının, Türkiye açısından yaratacağı menfi etkilere ilaveten, Saddam’ın bertaraf edilmesi ile eli kuvvetlenen İran’a bölgede kuvvet ve etki kazandıracağının göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Son olarak iki ülke devlet adamları arasında yapılan çeşitli düzeylerdeki temas ve görüşmeler sonucu Merkezi Hükümet ile ilişkilerimizde bir yumuşama sağlanmış, bu çerçevede Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun son olarak Bağdat’a yaptığı kapsamlı ziyaretin ilişkilerin iyileştirilmesi yönünde olumlu bir adım olduğunu, bu ziyaret sırasında Başbakan Maliki’nin kısa sürede Ankara’yı ziyaretinin kararlaştırıldığını kaydetmek yerinde olur. Dışişleri müsteşarları düzeyinde istişarelerin yıl sonundan önce başlayacağı sanılmaktadır.

Geçen hafta Kuzey Irak Yönetimi ile petrol araması, satışı ve transferi konularında mutabakata varılan ancak resmen imzalanmadığı belirtilen anlaşılan anlaşmaların Merkezi Irak Hükümetinin tepkisine neden olduğu görülmektedir. Bu çerçevede Merkezi Hükümetin Kuzey ırak hava sahasını Türk özel uçaklarının uçuşlarına kapattığı bildirilmektedir. Bu yasağın enerji bakanı ve bir grup iş adamının Erbil’deki petrol ve gaz konferansına katılmasını engellediği anlaşılmaktadır. Keza basın haberlerinde Bağdat, Erbil, Süleymaniye, Musul, Necef ve Basra gibi bir çok şehirde Türk özel jet uçaklarının iniş kalkış yapamadıkları da belirtilmektedir

d) İran

Türkiye’nin İran ile ilişkileri her zaman ikircikli bir nitelikte olmuştur. Aralarındaki  rejim, vizyon  ve çıkar farklarına rağmen iki ülke  AKP’nin iktidara gelmesinden sonra uzun yıllar yoğun  ekonomik ilişkilerin de desteklediği  çok yakın bir dostluk görüntüsü yansıtmışlardır. Özellikle, Türkiye, nükleer programları yüzünden  uluslararası baskı altında kalan İran’a siyasî alanda ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yardım etmekten geri kalmamıştır. Irak’taki siyasî nüfuz rekabeti de bir ölçüde arka planda tutulmuştur. Fakat, NATO füze savunması çerçevesinde Türkiye’ye  radarların  yerleştirilmesi, Suriye krizinde Ankara ile Tahran’ın birbirlerini ayrı saflarda bulmaları, Suriye’den potansiyel olarak gelebilecek füze saldırılarına karşı Türkiye’nin talebi üzerine  NATO’nun sınır bölgesine “Patriot”  füze savarları konuşlandırmasına Tahran’ın ölçüsüz tepkileri iki ülke arasında çok bariz bir soğukluk, hatta gerginlik yaratmıştır.

Ruhani’nin iktidara gelmesini takiben İran dışişleri bakanı Ankara’yı ziyaret etmiş, bunu takiben Davutoğlu iadei ziyarette bulunmuştur. Bu son ziyaret sırasında iki taraf Suriye’de ateşkes ve Cenevre toplantısı hakkında mutabakata vardıklarını açıklamıştır. Kuşkusuz İran’ın Türkiye’nin anti-tezi olan Suriye politikasını ne ölçüde değiştireceğini zaman gösterecektir.

Son olarak geçtiğimiz hafta Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri ve Almanya (P5+1) ile İran arasında Cenevre’de yapılan görüşmeler sonucu 6 aylık bir süreyi kapsayacak bir anlaşmaya varılmıştır. Buna göre İran yüksek düzeyde uranyum üretiminden vazgeçerek zenginleştirme seviyesini %5’de tutacak, tesislerini uluslararası denetime açacak buna karşı İran’a uygulanan yaptırımlarda hafifletilmeye gidilerek İran’a 6-7 milyar dolarlık bir gelir sağlanması öngörülmektedir. Bu anlaşma uygulandığı takdirde kuşkusuz İran’ın nükleer silahlara sahip olmaması gibi Türkiye’nin temel çıkarları yönünden olumlu olacaktır. Anlaşmanın yapılmasında, İran’ın yaptırımlardan giderek daha fazla etkilenmesinin yanı sıra ABD, AB ve Rusya’nın da Arap Baharı nedeniyle daha da alevlenen Sünni radikal örgütlerin bölgedeki faaliyetlerinin artmasından duydukları endişenin de rol oynadığı basında yer alan bazı yorumlarda belirtilmektedir. Keza aynı yorumlarda İran’ın P5+1 ile anlaşmaya varmasının bölgede İran’ın ağırlığını arttıracağı da vurgulanmaktadır. Türkiye yönünden anlaşmanın İran ile ikili ticarete olumlu etki yapacağı açıktır.

e) İsrail

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri siyasi, askeri, ekonomik ve ticari yönden her zaman büyük önem taşımış ve iki ülke arasında işbirliği sahaları zaman içinde hem çeşitlenmiş hem de genişlemiştir. Halen yaşanan gerginliğin temelinde son yıllarda Arap ülkelerinden bile daha fazla hassasiyet gösterdiğimiz İsrail-Filistin ihtilafının  yattığı görülmektedir. Arap ülkelerinin esasda görmezden gelerek ve mecbur kalmadıkça asgari yardımla geçiştirme temayülünde oldukları Gazze konusunun önce Davos’da Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında başlayan tartışma ve gerginlik bilahare Mavi Marmara olayı ile doruğa varan kriz iki ülke ilişkilerini kopma noktasına getirmiştir.

Türkiye’nin Mavi Marmara krizi kapsamında ileri sürdüğü üç talep özetle özür dilenmesi, tazminat ödenmesi ve hiçbir Arap ülkesinin üzerinde durmadığı Gazze ablukasının kalkmasıdır. Bu sonuncu talep özür ve tazminat taleplerimizin aksine uluslararası alanda destek bulmadığı gibi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin inisiyatifi ile kurulan panel ablukanın uluslararası hukuka uygun olduğu görüşünü benimsemiştir.

İsrail’in Mavi Marmara krizini takiben  Doğu  Akdeniz’de kendi Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde varlığını tespit ettiği hidrokarbon yatakları konusunda Aralık 2010’da GKRY ile sınırlandırma anlaşması imzaladığı ve bu yataklardan elde edilecek doğal gazın tüketici pazarlara ulaştırılması için ortak projeler geliştirmek için çalıştığı bilinmektedir.

Son olarak Başkan Obama İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Başbakan Erdoğan’a telefon ettirerek bir yerde özür şartını yerine getirtmiş ise de ilişkilerin düzeleceğine dair bir işarete rastlanmamaktadır. İsrail ile ilişkilerin hali hazır durumu Türkiye’nin Orta Doğu barış sürecinde eskiden oynamakta olduğu önemli rolü tamamen ortadan kaldırdığı gibi İsrail’in Orta Doğu’nun boyutunu aşan türlü sorunlarda Türkiye’ye verdiği destek ve yardımları da önlemektedir. İsrail ile ilişkilerin özellikle siyasi, askeri ve güvenlik açısından önemine ilaveten önümüzdeki dönemde Türkiye yönünden kritik bazı konuların uluslararası gündeme gelebileceğini de göz önünde tutarak iki ülke ilişkilerinin normalleştirilmesine öncelik verilmesinin yerinde olacağı düşünülmektedir.

f) Mısır

Mısır hemen her dönemde Arap ülkelerinin lideri olarak kabul edilmiştir. Nasır dönemi hariç Türkiye ile Mısır olumlu ve gelişen ilişkiler içinde olmuş ticari ve ekonomik ilişkiler son yıllarda büyük atılım göstermiştir. Ticaret hacminin geçen yıl sonunda 6 milyar dolara yaklaştığı, ticaret dengesinin lehimize olduğu ayrıca Türk özel sektörünün  Mısır’da yatırımlarının 2 Milyar doları aşkın olduğu anlaşılmaktadır.

Mısır 2003 yılında GKRY ile Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma anlaşması imzalanmış bulunmaktadır. Türkiye anlaşmanın imzalanmaması yolunda girişimde bulunmuş ise de bir netice alamamıştır. Her şeye rağmen Türkiye’nin Mısır ile benzer bir anlaşmayı vakit kaybetmeksizin yapmasının gereği açıktır.

Mübarek’in devrilmesini desteklemiş olan Türkiye’nin bu defa darbeyi ağır dille kınaması iki ülke ilişkilerini kopma noktasına getirmiştir. Başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkelerinde Müslüman Kardeşler’e karşı duyulan tedirginlik nedeni ile son darbe olumlu karşılanmış ve bu ülkeler Mısır’a önemli maddi yardımda bulunmuşlardır. ABD darbeyi önce desteklemiş ise de bilahare AB gibi mesafeli bir tutum almıştır.

Mısır hükümeti son olarak 23 Kasım 2013 tarihinde Türkiye’nin devamlı ve kabul edilemez şekilde Mısır’ın içişlerine müdahale ettiği gerekçesi ile Türkiye büyükelçisinin ülkeyi terk etmesini istemiş, Ankara da Mısır büyükelçisinin istenmeyen kişi (persona non grata) ilan edildiğini duyurmuştur. Hatırlanacağı üzere geçen Ağustos ayı sonunda her iki ülke büyükelçilerini istişare için merkeze çağırmış, Türkiye büyükelçisinin Eylül ayında Kahire’ye görevine dönmesine karşın Mısır büyükelçisi o tarihten bu yana Ankara’ya dönmemiştir. Bazı yabancı basında Mısır dışişlerinin kararında  Türkiye başbakanı tarafından hali hazır iktidara yöneltilen ağır tenkitlerin, devrik Cumhurbaşkanı Mursi ve Müslüman Kardeşler’e verilen desteğin, son olarak geçtiğimiz günlerde İstanbul’da Müslüman Kardeşler’in yaptığı toplantının ve toplantıda verilen desteğin rol oynadığı ileri sürülmüştür. Türkiye’nin gerçekçi bir politika çerçevesinde Mısır ile ilişkilerini bir an önce normalleştirmesi kendi çıkarlarına uygun düşecektir. Mısır’a karşı güdeceğimiz politikanın başta Körfez ülkeleri olmak üzere bütün Arap ülkeleri ile ilişkilerimizi etkilediği gerçeğini unutmamak gerekir.

g) Bölge Hakkında Kısa Bir Değerlendirme

Yukarıdaki bilgiler ışığında bir özet yapmak gerekirse, Türkiye’nin Suriye’de Beşar Esat’ın devrilmesine çalışmakla birlikte bu hususta bir neticeye ulaşamadığını, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in adayı Mursi’yi deviren ve halen iktidarı elinde tutan askeri rejimle ilişkilerdeki gerginliğin Mısır’ın Türkiye büyükelçisinin ülkeyi terk etmesini istemesi ve Ankara’nın da mukabele olarak aynı şekilde Mısır büyükelçisini istenmeyen kişi (persona non grata) ilan etmesiyle daha da önemli boyutlara vardığını, İsrail ile olan ilişkilerin ABD’nin çabalarına rağmen normalleştiremediğini, İran ile hem Kürecik hem Suriye politikalarımız nedeniyle arada bir soğukluğun olduğunu, keza Hamas nedeniyle Filistin Hükümeti (FKÖ) ile de ilişkilerde en hafif tabiri ile bir durgunluğun olduğunu,  Körfez ülkeleri ile Müslüman Kardeşler’e verilen destek nedeniyle ilişkilerin mesafeli bir durumda olduğunu söylemek mümkündür. Bu olumsuzlukların Türkiye’nin bölgede 5-6 yıl önce oynadığı arabulucu ve oyun kurucu rolünü aşındırarak ortadan kaldırdığı da bir gerçektir. Son zamanlarda Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile iyi ilişkilere ilaveten Maliki ile de ilişkilerin düzelme yoluna girmesinin olumlu adımlar olduğunu kaydetmek yerinde olacaktır. Bu çerçevede Türkiye’nin Merkezi Hükümet ve Kuzey Irak Yönetimi ile ilişkilerinde dengeli ve istikrarlı bir politika izlemesi uygun olacaktır.

2.Diğer Komşularla İlişkiler

a) Ermenistan

Ermenistan ile ilişkilerde, büyük ümitler doğuran 2009 yılında imzalanan protokoller, Azerbaycan’ın şiddetli itirazı üzerine TBMM’ye onaylanmak üzere sunulmamış ve rafa kaldırılmıştı. Bu protokoller diplomatik ilişkilerin kurulmasını, iki ülkeyi ayıran sınırın  açılmasını ve Ankara ile Erivan arasında bir normalleşme süreci başlatılmasını öngörüyordu. Bu kapsamda 1915 olayları hakkındaki Ermeni iddialarının ve bu iddialardan kaynaklanan çeşitli olumsuzlukların zamanla tavsaması belki mümkün olabilirdi. Şimdiki koşullarda ise olayların yüzüncü yıldönümümde Türkiye aleyhinde çok yoğun bir propaganda kampanyası başlatılması ve Ermeni nüfusunun önemli olduğu ABD ve Fransa gibi ülkelerde bu kampanyanın etkisi ile Türkiye’yi rahatsız edecek siyasî tutumlar sergilenmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bunlara karşı tepkilerin ölçüsünün saptanması çok hassas bir konudur. Her halükarda kendi çıkarlarımıza zarar verecek tutum ve tedbirlerden kaçınılmalıdır.

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ ihtilâfının çözülmesi yoluyla protokollerin tekrar işlev kazanmasına bağlanan ümitler de bugünkü koşullarda artık tamamen yok olmuştur denebilir. Yine de kısmî bazı adımlar düşünülebilir. Unutmamak gerekir ki Türkiye ile Ermenistan arasında hava sınırı açıktır. İstanbul ile Erivan arasında düzenli uçak seferleri yapıldığı gibi Ermenistan’ın uçakları Türk hava sahasını başka yönlerdeki uçuşları için kullanabilmektedirler.

2015 yılında sözde Ermeni soykırımı iddialarının yoğunlaşacağı ve Ermenistan ile Ermeni diasporasının bir çok etkinliğe önayak olacakları kesindir. Bu itibarla gerek hukuki gerek siyasi bakımdan bugün içinde bulunduğumuz durumun bir değerlendirmesinin yapılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. Bu çerçevede Ermeni iddialarının çürütülmesi için yapılan çalışmalarda 1915’deki tehcir olaylarının hiçbir şekilde soykırım olmadığını, Ermenilerin verdikleri abartılı zayiat miktarlarının gerçeği yansıtmadığını ve Ermenilerin de Türkleri katletdiklerini belgelerle kamu oyuna anlatacak geniş kapsamlı ve etkin bir kampanyanın bir an önce başlatılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Hukuki bakımdan 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’nin geriye dönük olmaması Türkiye yönünden toprak ve tazminat gibi talepleri geçersiz kılmaktadır. Siyasi bakımdan ise durum farklıdır. 20’den fazla ülkenin parlamentoları ve ABD’de bir çok eyaletin parlamentolarına ilaveten Temsilciler Meclisi’nin 1974 ve 1985’de 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen kararlar kabul ettiği bilinmektedir. Başkan Reagan’ın da bir mesajında soykırım sözcüğünü kullanmış olduğunu daha sonraki başkanların ise bu ibareyi kullanmaktan kaçınmış olmalarına rağmen 1915’de 1.500.000 Ermeninin katledilmiş olduğunu fütursuzca ileri sürdükleri hatırlanacaktır. Bunlara ilaveten İsviçre ve Fransa’nın daha da ileri gittikleri ve soykırımı tanımamayı suç sayan kararlar (Fransa kanunla) kabul ettikleri fakat Fransa Anayasa Konseyi’nin bu kararı iptal ettiği malumdur. Bu durumda 2015’de sözde soykırımın 100’cü yıl dönümünün bir hayli hareketli geçeceği açıktır.

Ermenistan ile 2009’da İsviçre’de imzaladığımız protokoller geçerli olsaydı soykırım iddiaları bir ölçüde kontrol altına alınabilecekti. Ancak protokollerin rafa kaldırılmasının Ermenistan’ın ve diasporanın elini bir hayli serbestleştirdiği açıktır. Bugünkü durumda uluslararası alanda soykırım konusunda ileri sürülecek gerçek dışı mübalağalı iddialar karşısında gösterilecek tepkilerde ölçünün kaçırılarak uzun vadede milli çıkarlarımıza zarar verecek önlemlerden kaçınılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Gene bu konuda uluslararası alanda geniş imkan ve etkiye sahip olan İsrail ile de ilişkilerin süratle normalleştirilmesinin gerektiği açıktır.

b) Kıbrıs

Kıbrıs meselesi 2004 yılında yapılan  referandum ile Kıbrıs Türkleri ile Rumlarının onayına sunulan  ve federal esasa dayanan  çözümün Rumlar tarafından reddedilmesinden beri donmuş durumdadır. Birleşmiş Milletler’in inisiyatifleri ile girişilen müzakerelerden bir sonuç alınamamış ve  bu nedenle statüko daha da perçinlenmiştir. Statükonun devam etmesinin esasında Türkiye’nin yararına olduğu görüşü yaygındır. Ancak bunun uzun vadeli olarak ciddî sakıncalar doğuracağını da hatırda tutmak isabetli olur. AB ile katılım müzakerelerini Kıbrıs sorunu dışında bloke eden diğer unsurlar önümüzdeki yıllarda bertaraf edilse ve katılım aşamasına varılsa bile, Kıbrıs sorununun devamı Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın  AB karar mekanizmasındaki veto hakları nedeniyle AB’ye katılımımız açısından aşılamaz bir engel teşkil edecektir. AB üyeliğinden vazgeçilse bile statükonun devamının ciddî başka sakıncalar doğurması mümkündür. Bunlardan bir tanesi Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğine kabulünün Kıbrıs asıllı Türklerle  onlardan  daha büyük sayıda olan ve 1974’ten beri adaya göç eden Türkiyeliler arasında yarattığı fiilî statü farkıdır. Kıbrıs asıllı Türkler bugün Güney Kıbrıs makamlarından kimlik belgesi aldıkları takdirde AB vatandaşlığının ayrıcalıklarından faydalanabilmektedirler. Bu statü farkının ileride ciddî bazı siyasî vizyon farklarına yol açması ihtimali yok sayılamaz.

Diğer taraftan Türkiye yönünden büyük önem taşıyan bir sorun da Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıdır. GKRY 2004 yılında çıkardığı bir kanunla 200 mil genişliğinde MEB (Münhasır Ekonomik Bölge) ilan etmiş, bunu takiben 13 adet hidrokarbon arama ruhsat sahası belirlemiş, Mısır, Lübnan ve İsrail’le sınırlandırma anlaşmaları yapmıştır. Bu gelişmeler karşısında 1958 Cenevre sözleşmesini ve 1982 BMDHS’yi (Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi) imzalamamış olan Türkiye GKRY’nin imzaladığı bu sınır yetki alanları anlaşmalarında  gerek Türkiye’nin gerek KKTC’nin kıta sahanlığının çakıştığını, GKRY’nin Kıbrıs’ın tamamını temsil etmediğini ve söz konusu sınırlandırılmaların gerek devletler hukuku ilkelerine gerek hakkaniyet prensibine aykırı olduğunu vurgulayarak itirazlarını Birleşmiş Milletler’e yazılı olarak kaydetmiştir.

Bilindiği üzere kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmaları karşılıklı anlaşma veya uluslararası hakem/mahkeme yoluyla yapılmaktadır. Tatbikatta sadece hakkaniyet ilkesini ileri sürerek bir yere varılamadığı, BM nezdinde kaydettirilen itirazların da bir netice vermediği görülmektedir. Nitekim GKRY’nin ABD, Fransa ve Hollandalı şirketlerle arama çıkarma anlaşmaları yaptığı, çok zengin hidrokarbon tespit edildiği açıklanmıştır. GKRY’nin büyük devletlere ait şirketler yolu ile Türkiye’nin herhangi bir fiili müdahalesini önlemeyi amaçladığı açıktır. Bu durumda GKRY’nin bugün içinde bulunduğu şartlar ve ekonomik zorluklar da göz önüne alınarak bir anlaşma yolunun aranmasının yararlı olacağı aksi halde Türkiye’nin büyük ihtiyaç duyduğu hidrokarbon yataklarının bir kısmından mahrum kalma ihtimalinin gün geçtikçe kuvvet kazandığı görülmektedir.

c) Yunanistan

Yunanistan’da çok ciddi boyutta ekonomik krizin başlaması ile birlikte Ege’de savaş uçakları arasında dalaşmalar yüzünden ortaya çıkan gerginlikler önemli ölçüde azalmış, ekonomik buhran iki halk arasındaki ilişkilerin çeşitli alanlarda artması sonucunu doğurmuştur. İki ülke arasında Ege’de karasuları ve kıta sahanlığı konularında  istikşafi müzakerelerin sessiz sedasız devam ettiği anlaşılmaktadır. Ege’deki sorunlara ilaveten Akdeniz’de Meis adası nedeniyle kıta sahası sınırlandırılması konusunda da bir anlaşmazlık mevcuttur. Türkiye konumu ve büyüklüğü nedeniyle Meis adasının kara sularının ötesinde bir deniz yetki alanına/kıta sahanlığına sahip olamayacağını ve ülkemizin Akdeniz’e yönelik açılımını kesemiyeceğini, sınırlandırmanın adalar dahil iki ülkenin kıyıları arasında ortay hat yöntemi ile yapılmasını, ayrıca bahis konusu bölgede sınırlandırmanın öncelikli olarak Türkiye ve Mısır arasında yapılmasını savunmaktadır. Aksi halde bölgenin özel durumu dolayısıyla Girit-Skarpanto-Kasos-Rodos hattı Meis Adası ile birleştiğinde her türlü ölçü aşılarak Anadolu’ya ait Münhasır Ekonomik Bölge’nin önemli bir kısmını Yunanistan işgal etmiş olacaktır. Yunanistan ise Yunan kıta sahanlığının dış sınırlarının adalar dahil her yerde ortay hat/eşit uzaklık olduğu görüşündedir. Her iki ülkenin bu görüşlerini BM’ye kaydettirdikleri bilinmektedir.

d) Rusya

Her ne kadar Türkiye-Rusya arasında kara sınırı artık kalmamışsa da Rusya birçok açıdan, özellikle Karadeniz bağlantısı dolayısıyla,  Türkiye’nin hâlâ komşusu sayılır. İki ülke arasındaki ekonomik  ve enerji işbirliği de artık çok  yoğundur. Rus firmalarının Türkiye’de, Türk firmalarının da Rusya’daki yatırımları yüksek seviyelerdedir. Ne var ki iki tarafın dış politikaları birbirleri ile ahenkli olmaktan uzaktır. Kafkasya’da Rusya’nın politikaları, örneğin Gürcistan’a karşı politikası, Türkiye’nin görüşlerine ters yöndedir. Rusya, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ihtilâfın çözümlenmesi için nüfuzunu kullanmaya katiyyen yanaşmamaktadır. Rusya’nın Güney Kıbrıs ile ilişkileri geleneksel olarak çok yoğundur. Suriye konusunda Rusya Türkiye ile taban tabana zıt politikalar gütmektedir. Fakat bu olumsuz yönlere rağmen Başkan Putin’in son İstanbul ziyaretinin gösterdiği gibi  her iki ülke de ilişkilerin, özellikle ekonomik işbirliğinin devamına büyük öncelik vermektedirler.

3.Türkiye’nin ABD, NATO ve AB ile İlişkileri

Soğuk Savaş sonrasında NATO kaçınılmaz olarak bir evrim geçirmiştir. Bir savunma ittifakı niteliğini muhafaza etse de gerek Avrupa’da gerek Avrupa dışında, özellikle Afganistan’da Türkiye’nin de katıldığı ek misyonlar yüklenmekten geri kalmamıştır. Bosna ve Kosova krizleri sırasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararı olmadan dahi Sırbistan’a karşı hava saldırılarına girişmiş, Afganistan ve Libya’da ise Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uygun olarak görev yüklenmiştir. Türkiye için NATO sadece bir tecavüze karşı caydırıcı gücü nedeniyle değil, fakat aynı zamanda politik, ekonomik ve güvenlik açılarından Avrupa-Atlantik dayanışma alanına dahil olması açısından da önem taşımaktadır. NATO’nun güvenlik alanında değeri Suriye krizinde Patriot’ların olası bir füze saldırısına karşı süratle Suriye ile sınır bölgesine konuşlandırmayı kabul etmesi ile bir kere daha anlaşılmıştır. Silâhlı kuvvetlerimiz açısından NATO’nun çok önemli bir stratejik değerlendirme ve askerî işbirliği forumu oluşturduğu da kuşkusuzdur.

Çin’den alınması düşünülen füzeler konusu gerek NATO gerek ABD ile halen bir anlaşmazlık hatta gerginlik konusu gibi görünüyor. NATO’nun askeri ortak savunma örgütü olması nedeniyle Çin’in NATO’da kullanılan silah sistemleri ile nasıl bir uyum sağlayacağı meselesi bir yana Çin ile ortak üretim ve teknoloji paylaşım konusunun gerektireceği Çinli uzmanların katılımının da önemli bir güvenlik sorunu olabileceği belirtilmektedir. Çin füzeleri konusunun teknoloji paylaşımını kabul etmeyen ve yüksek fiyat teklif eden ABD ve diğer ülkelerin daha müsait şart ve tutuma sevk etmek umudu ile ortaya atıldığını ileri süren çevreler mevcuttur.

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri ve çeşitli alanlardaki işbirliği zaman zaman iniş çıkış gösterse de genellikle yoğun bir şekilde devam edegelmiştir. Ancak son zamanlarda ABD’nin dış basında açıkça ifade edildiği gibi Türkiye’nin dış politikada Batı ağırlıklı bir dış politikadan Orta Doğu/İslam dünyası odaklı politikaya meyil ettiği izleniminden, zaman zaman ortaya çıkan Osmanlı nostaljisinden, bu çerçevede Müslüman Kardeşler’e verilen destek ile din referanslı güçlere gösterilen kolaylık ve yardımlardan rahatsızlık duyduğu hissedilmektedir.

Davutoğlu, geçen hafta Washington’a vaki ziyareti sırasında ABD’nin ana hatları yukarıda maruz tereddütlerini gidermeye çalışarak bu çerçevede Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan arasındaki dostane ilişkilere değindikten sonra ABD ile güçlü bağların Türkiye’nin dış politikasının omurgasını teşkil ettiğini, iç politikada da ifade, toplanma, gösteri hürriyetleri bakımından Türkiye’nin ancak Avrupa ülkeleri ile kıyaslanabileceğini vurgulamıştır. Davutoğlu’nu takiben Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da ABD’ye resmi bir ziyarette bulunduğu ve ABD Başkan Yardımcısı Biden tarafından kabul edildiği basın haberlerinden anlaşılmaktadır. Bir hafta içinde en yüksek düzeyde iki idarecinin ziyaretini Türkiye’nin ABD ile ilişkilerine verdiği büyük önemin göstergesi olarak yorumlamanın yanlış olmayacağı düşünülmektedir.

Avrupa Birliği ile ilişkiler katılım müzakerelerinin başladığı 2005 yılından beri son açılan bir başlık hariç geniş ölçüde donmuş durumdadır. Müzakere başlıklarının önemli bir kısmı Kıbrıs meselesi ve Fransa’nın tutumu yüzünden bloke edilmiştir. Bununla birlikte ne AB kurumları ve ne de Türkiye süreci sona erdirmek niyetindedir. Başkanlık seçimlerinden sonra blokajda önemli payı bulunan Fransa’nın tutumunda somutlaşması beklenen bazı değişiklik emareleri gözlemlenmektedir. Her halükârda AB ile köprüleri atmak Türkiye’nin yararına değildir. Türkiye kendisini Avrupa’nın bir parçası olarak gördüğü gibi AB’nin temsil ettiği değerler manzumesi Türk demokrasisi için kısa ve uzun vadede büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin dış ticaretinde en büyük pay da hâlâ AB’nindir. Son yıllarda Avrupa’yı vuran ekonomik kriz Türkiye’nin AB üyeliğinin Avrupa ekonomisi için öneminin daha iyi değerlendirilmesine yol açmaktadır. Orta Doğu’da son üç yıldaki gelişmelerin AB’nin Türkiye bakımından değerinin daha iyi anlaşılmasına yol açacağı umulmaktadır.  Bütün bu nedenlerle mevcut zor koşullara rağmen AB üyelik sürecinde sebat gösterilmesi Türkiye için gereklidir.

4.Kürt Meselesi

Kürt açılımı sürecinin başlatılmasını son derece yerinde bir siyasi karar olduğu ancak uygulamadaki bazı taktik hataların çeşitli engel ve güçlükleri de beraberinde getirdiği bir gerçektir. Kürt meselesi birçok açıdan hem iç politikayı etkilemekte hem de dış gelişmelerin etkisi altında kalmaktadır. Kuzey Irak’ta yarı bağımsız bir Kürt otonom bölgesinin ortaya çıkması, aynı sürecin şu veya bu şekilde Suriye’de tekrarlanması olasılığı Türkiye’nin bu konudaki politikasında belirsizlikler ve zikzaklar daha uzun bir süre bu meselenin gündemde kalacağını göstermektedir.  Kürt meselesinin bir an önce çözülmesi gerek iç güvenlik ve istikrar gerek dış politika bakımından günümüzün en önemli konusu olmaya devam edecektir.

Sonuç

2014 yılının iç politikadaki gelişmelere de bağlı olarak dış politikada çetin bir yıl olması beklenmelidir. Birikmiş sorunlar devam ederken yeni sorunların ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Türk dış politikası bu sorunların, hiç değilse en güncel olanlarının çözümü için büyük bir çaba içinde bulunmalıdır. Dış politikada tarihsel nostaljiye, dinsel ve mezhepsel referanslara olduğu kadar ideolojiye ve akademik teorileri de yer yoktur. Atatürk’ün çizdiği yoldan rasyonel ve münhasıran millî menfaatleri gözeten bir dış politikadan hiç şaşmamak gerekir. Kendi iç işlerimize karışılmasına karşı nasıl haklı tepki gösteriyorsak başka ülkelerin içişlerine karşı da aynı hassasiyeti göstermeliyiz. Dış politika kuşkusuz aktif olmalıdır, fakat bu aktivizmin ters tepmemesine dikkat edilmesi gerekir. 2014 yılında Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt meselesi olmaya devam edecek ve bu mesele iç politikada olduğu kadar dış politikada da belirleyici bir etken teşkil edecektir.

 

 



*Dış politika ve Savunma Araştırmaları Grubu:

Başkan: İlter Türkmen, Büyükelçi (E)- Dışişleri Eski Bakanı, Bşk.Yrd. Salim Dervişoğlu Oramiral (E), Üyeler; Fahir Alaçam Büyükelçi (E), Oktar Ataman Orgeneral (E), Cemil Şükrü Bozoğlu Tuğamiral (E), M. Doğan Hacipoğlu Tümamiral (E), Oktay İşcen Büyükelçi (E), Güner Öztek Büyükelçi (E), Seyfettin Seymen Hv. Tümgeneral (E), Necdet Timur Orgeneral (E), Turgut Tülümen Büyükelçi (E).

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top