Kuzey Irak’taki Oluşumun Olası Zararlarını En Aza İndirgeyebilmek

Eren OKUR
18 Ağustos 2008
A- A A+

19. yüzyıldan itibaren başlayan Kürt isyanları emperyalist güçlerin desteklemesiyle Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecinde en büyük etkiyi yapmışlardır. Bağımsızlık maskesi altında kişisel rantlarını kaybetmemek için ayaklanan Kürt aşiretleri II. Abdulhamid devrinde Hamidiye Alayları’nın kurulmasıyla kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.


 



I. Dünya Savaşı ile birlikte dış güçlerin desteğiyle ara verdikleri faaliyetlerine geri dönen Kürt gruplar sorun yaratmaya devam etmişlerdir. Kurulduğu ilk yıllarda birçok Kürt isyanına sahne olan Türkiye Cumhuriyeti sert tedbirlerle isyanları bastırabilmiştir. İlk on beş yıl içindeki isyanlardan sonra derin bir uykuya dalan Kürt isyanları 1970’li yıllarda yeniden uyandırılmıştır. 19. Yüzyılda hiçbir ulusal nitelik taşımayan, sadece elindeki imtiyazlarını kaybetmek istemeyen aşiretlerin başkaldırısı olarak ve din kisvesi altında ortaya çıkan isyanlar bu kez milliyetçi-bölücü bir görüntüyle PKK adını alarak ortaya çıkmışlardır.


 


Kendisini Marksist-Leninist bir örgüt olarak tanımlayan PKK bölgedeki etkinliğini arttırmak için uğraşmış ve bunu kısmen başarmıştır. 1980’li yıllarda yetkili organlarca gerektiği şekilde ciddiye alınmayan PKK terör örgütü bölge genelinde köklerini salmaya başlamış ve sağlam bir temele oturmaya çalışmıştır. Korku, şiddet ve terörü kendine araç olarak seçen PKK devletle milletin arasına girmek istemiş ve bunu kısmen de olsa ne yazık ki başarmıştır.


 


1990’lı yıllarda meselenin terör sorunundan çok “Kürt Sorunu”na dönüşmesi PKK’nın amaçlarından birisiydi. Hiçbir terör örgütünün dış destek almadan yaşayamayacağını düşünecek olursak, PKK bu açıdan dış destekten fazlasıyla faydalanan bir terör örgütü olmuştur. Daha en başta bitirilemeyen PKK giderek daha da büyümüş ve kollarını Avrupa’ya kadar uzatabilmiştir. Bu dönemde atılan popülist adımlar ve bölge halkını sadece seçim zamanı hatırlayan siyasî yaklaşımlar PKK’nın ekmeğine yağ sürmüştür. İnsan hakları vs. gibi bahanelerle ve terör örgütü yandaşlarının yüksek sesli propagandasıyla sorun çok daha karmaşık bir boyut kazanmıştır. Verdikleri destekle sorunun tarafı olan bazı Avrupa ülkeleri de AB yolunda ilerlemek isteyen Türkiye’nin önüne bunu bir engel olarak koymuşlardır.


 


Körfez Krizi ile PKK Kuzey Irak’taki varlığını iyiden iyiye sağlamlaştırmış, bu dönemde Saddam güçlerinden kalan silahlar terör örgütünün eline geçmiştir. Bununla bağlantılı olarak PKK en şiddetli saldırılarını 1993-1996 yılları arasında gerçekleştirmiştir. Kürt kartı yıllar önce nasıl yeni bir dünya düzeni için İngiltere ve Rusya gibi büyük güçlerce Ortadoğu’da kullanıldıysa günümüzde de yeni dünya düzeni için dünya jandarmalığına soyunan ABD tarafından aynen kullanılmaya devam etmektedir.  Kuzey Irak’ta var olan Barzani ve Talabani güçlerini alttan altta destekleyen ABD bir taraftan da PKK’ya göz yumarak Türkiye’yi Kuzey Irak konusunda politikasını değiştirmeye zorlamış ve kendi istediği şekilde hareket etmesini sağlamaya çabalamıştır.


 


Türkiye terörle mücadelesi kapsamında Batılı müttefiklerinin desteğini almak da zorlanmış, bu konuda hep baskı altında tutulmuştur. Terörle mücadele konusunda askeri başarılar gösterilirken sosyal, kültürel ve ekonomik alanda aynı başarı gösterilemediğinden terörün en önemli kaynakları kurutulamamıştır. Korkularına yenilen Türkiye bu konularda adım atmaktan her zaman çekinmiş ve geç kalmıştır. Pek tabiî ki PKK kesinlikle muhatap kabul edilemezdi ancak bölge halkının devletten istekleri de görmezden gelinemezdi. Aksi durum ancak terör örgütünün arzuladığı devlet ve bölge halkı arasındaki uçurumu derinleştirirdi. Gelinen durum itibariyle Türkiye hem terörü tam olarak bitirememiş hem de terörün kaynağını kurutacak sosyo-ekonomik adımları atamamıştır.


 


2003’teki 2. Irak Hareketi ile Irak’ı işgal eden ABD terör tanımını yeniden yapılandırmış ve dünyayı “ya bizden yanasınız ya da terörden” şeklinde seçim yapmaya zorlamıştır. Bu süreçte TBMM’ye gelen tezkerenin reddedilmesi Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kırılma noktası oluşturmuştur. Terörist başı APO’nun yakalanması sürecinde birlikte hareket eden iki devlet kabul edilmeyen tezkere nedeniyle karşı karşıya gelmiştir. Savaşın tarafı olmayı reddetmekle Türkiye aynı zamanda Kuzey Irak’taki varlığını tehlikeye sokacak adımı da atmış sayılıyordu. Bu andan itibaren Talabani ve Barzani’nin öne çıktığı ve PKK’nın Kuzey Irak’a iyice yerleşerek faaliyetlerini arttırdığı görülmüştür. Süleymaniye’de gerçekleşen Türk askerlerinin kafasına çuval geçirilmesi tamamıyla sembolik bir mana içeriyordu. Durum öyle bir hal almaya başlamıştı ki Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi neredeyse bağımsız bir ülke gibi hareket etmeye başlamıştı.


 


Kürt sorunu görüldüğü gibi çok derin bir hal almışken Türkiye’de de bir değişim süreci başladı.  Dış politikada pasif duruş yerini daha aktif bir politikaya bıraktı. Tezkerenin bir başka sonucu Türkiye’nin özgüvenin ve bölge ülkeleri nezdinde kredisinin artması oldu. Irak bataklığına saplanan ABD yönetimi her ne kadar tezkere dolayısıyla Türkiye’ye tepkili idiyse de bölgenin en güçlü ve istikrarlı ülkesi Türkiye’yi ve onun isteklerini hesaba katmadan bölgede istediği politikaları yürütemeyeceğini anladı. Irak’ın parçalanmasının hem bölge hem kendi politikaları açısından doğuracağı sonucun vahametini kavrayan ABD açısından Türkiye ile ilişkileri normalleştirmekten başka çıkış yolu yoktu. Irak’a demokrasi götüreceğim diye işgal edip bu ülkeyi üç parçaya bölünmüş bir halde bırakmak Washington açısından istenilmeyecek bir sonuçtu. Baştan beri Irak’ın toprak bütünlüğünü savunan Türkiye haklı çıkmıştı. Terörden yılan Türkiye’nin 2007 yılında Kuzey Irak’ta PKK üzerine operasyon yapmasına ABD bu yüzden destek çıktı hatta istihbarat bile sağladı. Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi de ABD kontrolünde kalıp seslerini fazla yükseltmemeyi tercih ettiler.


 


2008 yılıyla beraber Ortadoğu’daki etkinliğini arttıran Türkiye önce İsrail-Suriye görüşmelerine arabulucu olmuş, sonra Irak’a ziyarette bulunmuş ve ABD-İran arasındaki görüşmelere ön ayak olmuştur. Son olarak Rusya ile Gürcistan arasında Güney Osetya yüzünden patlak veren savaşta da inisiyatif almak istediğini göstermiştir. Bölge üzerinde gücünü arttıran Türkiye bölgedeki Kürt nüfusun büyük kısmını topraklarında barındırmaktadır. Suriye, Irak ve İran’da da hatırı sayılır bir Kürt nüfus vardır. İşte bu yüzden diğerleri gibi Türkiye de parçalanma korkusunu taşımaktadır. Ancak korku ile hareket etmek ancak kendi kendini sınırlamayı netice verir. Ortam da uygunken şimdi artık harekete geçme zamanıdır.


 


Herkesin kabul ettiği gibi, terör bölgede sosyal ve ekonomik geri kalmışlıktan beslenmektedir. Bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel altyapısına yapılacak doğru ve gerekli yatırımlar terörün en büyük kaynağını kurutacaktır. 2007 yılında yapılan ve devam eden askeri operasyonlarla terör örgütüne ciddi darbeler vurarak sindiren Türkiye vakit geçirmeden bölgeye sosyal, sınai ve kültürel projelerle gitmelidir. Üniter devlet yapısına zarar getirmeyecek şekilde farklılıklara saygı gösterilmeli ve bölge halkının kalbi kazanılmalıdır. Artık bölgede askerlerden çok işadamları ve bürokratlar görülmelidir. Son örneklerini gördüğümüz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Güneydoğu gezileri bu açıdan büyük önem taşımaktadır. İktidarın ve muhalefetin birlikte vereceği mesajlar bölgeye umut olmalı ve artık kangren olan bu konu çözülebilmelidir.


 


Yurt içinde bunları yaparken hemen güneyimizde oluşan Kürt yönetimini de Türkiye’ye zarar veremeyecek hale getirecek bir dış politika yürütülmelidir. Dışlayıcı değil kapsayıcı bir modeli kendimize örnek almalıyız. Dünyanın bu en karışık bölgesinde hâkim olmak için tüm unsurları masaya koymalı ve hepsi ile çıkarlarımız doğrultusunda ilişki kurmalıyız. Terör örgütünün köşeye sıkıştığı şu günlerde Kuzey Irak’la kurulacak ilişkiler PKK’ya daha ağır darbeler vurulmasını sağlayacaktır. Kuzey Irak yönetimi ile siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştirilmeli, diyalog kapıları açık tutulmalıdır. Küçük hesapları ve korkuları bir kenara bırakarak kapsamlı ve planlı bir iç ve dış politika uygulanmalıdır. Muhatap almamak onları başka muhataplar aramaya itecektir. Onları da içine alacak şekilde kanatlarını açan bir Türkiye uçabilecektir. Bölgeyi çok iyi tanıyan Türkiye bunu başardığı zaman uluslararası platformlarda daha fazla aktif ve daha fazla görüşüne başvurulan bir ülke olacaktır.


 


BİLGESAM Stajyer öğrenci

Back to Top