Balkanlılaşmadan Avrupalılaşmaya Avrupa Birliği-Balkan Ülkeleri İlişkileri

Orhan DEDE
16 Aralık 2011
A- A A+

Amin Maalouf ‘Ölümcül Kimlikler’ adlı deneme kitabında, ünlü tarihçi Marc Bloch’un “insanlar babalarından çok, zamanlarının çocuklarıdır” sözünü takip ederek bir Saraybosnalıyı ‘zamanın havasına’ uygun olarak konuştururken şöyle der: Orta yaşlı bir Saraybosnalı 1980 başlarında ‘zamanın havasına’ uygun olarak hiç gönül koymadan kendisini bir Yugoslav olarak tanımlardı.

 

Aynı adama biraz daha yakından sorular sorulduğunda ise Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde yaşadığını ve Müslüman geleneklerden gelen bir aileye mensup olduğunu ifade ederdi. Bu ilk karşılaşmadan on iki yıl sonra, Bosna’da devam eden çatışmaların en şiddetli günlerinde aynı adama, aynı yerde rastlanılsa bu kez adam kendisini hiç duraksamadan bir Müslüman olarak tanımlar ve hatta belki de inanç kurallarına uygun bir sakal bile bırakmış olurdu. Hemen ardından Boşnak olduğunu dile getirir ve bir zamanlar gururla Yugoslav olduğunu vurguladığının kendisine hatırlatılmasından hiç hoşlanmazdı. Aynı adamla bugün aynı yerde karşılaşsak, adam önce Boşnak sonra Müslüman olduğunu söyleyecek ve düzenli olarak camiye gittiğini eklemeden edemeyecektir. Ülkesinin Avrupa’nın bir parçası olduğunu dile getirecek ve bir gün Avrupa Birliği’ne katılmasını ümit ettiğini heyecanla vurgulayacaktır. (1)


Gerçekten de Balkanlarda zaman, Avrupa Konseyi’nin 2003 Selanik zirvesinde Balkan ülkelerine koşulsuz üyelik perspektifi verdiğinden bu yana Avrupa Birliği zamanıdır. Bulgaristan ve Romanya 2007’den itibaren Birliğ’in fiilen üyesi olmuşlardır. Hırvatistan müzakere sürecini hızla tamamlayıp 2013’te birlik üyesi olmayı amaçlamaktadır. Avrupa Birliği birçok Balkan ülkesiyle bağlayıcı niteliği olan anlaşmalar imzalamış, yeni kurulan devletlerin inşası ve bölgedeki altyapının yenilenmesi için milyarlarca avroluk yatırım yapmıştır. Bununla birlikte Batı Balkan ülkelerini zor günlerin beklediğini ileri sürmek bir kehanet olmayacaktır. Yunanistan’ın ve Birlik üyesi diğer bazı ülkelerin içine düştükleri ekonomik bunalım, zaten zayıf olan bölge ekonomilerini olumsuz yönde etkilemeye daha şimdiden başlamıştır. Bu durum ise bölgede Avrupa Birliği prensipleri temelinde siyaset yapan partilerin ve kurumların gerilemesine ve bütün Avrupa’da yükselişte olan milliyetçi akımların, 10-15 yıl gibi kısa bir aradan sonra bölgede yeniden güç kazanmasına neden olabilecek potansiyeli içinde barındırmaktadır. Okumakta olduğunuz analiz, tarih boyunca Avrupa’daki ‘öteki’ olarak konumlandırılan Balkanlar ile genelde Batı Avrupa ya da ‘Batı’ ülkeleri ve özelde de AB ülkeleri arasındaki ilişkileri eleştirel ve tarihi bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır.


Avrupa’dan Balkanlara:  Bir Adlandırma Serüveni

Balkanlar ve Batı ilişkilerinde öne çıkan en belirgin unsurlardan birisi, Balkanların Avrupa ya da genel bir ifadeyle Batı nezdinde dönemsel olarak gündeme gelen ve Batı’nın kendisinin ‘ne olmadığını’ tanımlamak üzere başvurduğu bir metafor oluşudur. Batılı zihnin tahayyülünde Balkanlar, dünyaya iki savaş hediye etmiş kötü güçlerin kötülük dolu niyetleriyle donatılmış bir çeşit cehennemdir. (2) 1911 yılında H. Charles Wood imzasıyla yayınlanan “Avrupa’nın Tehlikeli Bölgesi Balkanlarda (Yakın Doğu) Değişim ve Problemler” (The Danger Zone of Europe: Changes and Problems in the Near East) adlı kitabın giriş bölümünde , Balkanları birbirini takip eden kanlı olayların mekânı olarak tanımlanmış ve şöyle denmiştir: ‘Tarih ispat etmiştir ki Balkanlar, geçmişten günümüze birbirini takip eden savaşların mekânı ve sebebi olmuştur. Yeryüzünün bu köşesi birçok nedenden dolayı dünya barışını sürekli bir şekilde tehdit etmeye devam etmektedir. Balkan Yarımadası ve Anadolu her zaman isyan ve katliamın zemini olmaya da devam edecek gibi görünmektedir.’ (3)


Bu düşüncenin bir neticesi olarak Balkanlar, bütün bir 20. yüzyıl boyunca kendilerinin olumlu addettikleri değerleri kutsayarak durmaksızın yeniden üreten Batı’nın ırkçılık, sömürgecilik, hoşgörüsüzlük,  ben - merkezcilik gibi olumsuz değerlerine perdedarlık etmek durumunda bırakılmış Avrupa’daki ‘öteki’dir. Maria Todorova’nın isabetle tespit ettiği gibi, Balkan coğrafyası 20. yüzyıl başlarında Avrupa’nın o çok geniş olan hor görme repertuarına bir kelime daha kazandırıp diyalektik (!) Batı’nın ne olmadığını anlatmak üzere yeniden icat edilmiş ve ‘Balkanlılaşma’ geri kalmışlığın, ilkelliğin, barbarlığın ve parçalanmanın eş anlamı olarak sözlüklerdeki yerini almıştır. (4) Bu yönüyle Balkanlar ‘sağlıklı bir Pomeranyalı askerin kemiklerine bile değmeyecek kadar önemsizdir’ diyen Von Bismarck’ın torunuyla evlenme şerefine de nail olmuş bir Alman filozofu olan Hermann Graft Keyserling’in ifadesiyle ‘eğer olmasalardı icat edilmeleri gereken’ bir coğrafyadır. (5)


Balkanlarla Avrupa arasındaki ilişki ilk olarak Yunan mitolojisinin ünlü eserlerinde çıkar karşımıza. Ünlü Fransız düşünür Voltaire’e göre, Hıristiyanlık ve Roma ile birlikte bugünkü Avrupa’nın oluşumunu etkileyen ve şekillendiren en önemli unsurlardan biri olan Antik Yunan kültürüne ait mitolojik eserlerde Avrupa, (Europa) tanrılar tanrısının eşlerinden birinin adıdır. Büyük gözlü, geniş yüzlü, geniş alınlı bu alımlı tanrıça, tanrılar tanrısının sırtında Anadolu’dan Girit adasına geçmiş güzeller güzeli bir dilberdir üstelik. Belkide Anadolulu bu tanrıçanın adına atfen, güzelliği imleyen bir yer ismi olarak Avrupa, ilk defa Ege ve Akdeniz adalarında yaşayan Yunanlar tarafından Mora Yarımadası’ndan kuzeye dogru uzanan ve bugün Balkanlar olarak adlandırılan bölgeyi tanımlamak için kullanılmıştır. (6) Daha sonraları bu isim yavaş yavaş kuzey ve batı yönünde genişleyerek Avro-Asya’nın en batısına, bugün Avrupa Birliği ya da genel bir ifadeyle Avrupa olarak adlandırılan coğrafyaya kadar uzanmış ve uzandığı bu coğrafya tarafından adeta istimlâk edilerek kamulaştırılmıştır.


Buna karşılık Balkan yarımadası yüzyıllar içinde başka başka isimlerle karşımıza çıkmaya devam etmiştir. Mesela Alman bir Katolik papaz olan Ulrich von Richental 1430’lu yıllarda kaleme aldığı Constance Konseyi günlüğünde, bugün Balkanlar diye adlandırılan coğrafyadan konseye katılan papazları Afrikalı papazlar diye anmaktadır. Ulrich’e göre Afrika Yunanistan’dır ve İstanbul ve Atina olmak üzere iki ayrı imparatorluğu içinde barındırmaktadır. Dahası Kudüs, Türkiye, Eflak ve Tuna Nehrinin güneyinde kalan bütün topraklar Afrika olarak adlandırılmakta, Avrupa’dan daha büyük olan bu coğrafyada Ortodoks Hıristiyanlarla Müslümanlar birlikte yaşamaktadır demektedir. Yani Ulrich’e göre Balkanlar Afrika’dır. Daha sonraları Hıristiyan birliğini sağlamaya azmetmiş Papa 2. Pius tarafından Balkan coğrafyası ve Don nehrine kadar uzanan Baltık toprakları kerhen Avrupa’nın bir parçası sayılmış ve Balkanlar Avrupa’daki Asya olarak anılmaya başlanmıştır. (7)


Modern anlamda Batı’nın Balkanları keşfi 18. yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Batı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa kıtasında kalan topraklarının imparatorluğun diğer bölgelerinden farklı özellikler gösterdiğini ancak 1800’lü yılların ilk yarısında, özellikle bölge ile ticari ilişkilerini geliştiren Fransa ve İngiltere üzerinden ve aynı yıllarda bağımsızlıkları için çaba göstermeye başlayan Balkan milletlerinin seslerini duyurma gayretleri sırasında fark edebilmiştir. Bu dönemde kaleme alınan ‘Avrupa Turu’ (Grand Tour) seyahatnamelerinde ilk defa Balkan kelimesinden bahsedilmeye başlanmış; Türkçede dağlık, ormanlık arazi anlamına gelen bu kelime Batı dillerinde aynen kabul edilerek Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’da kalan topraklarını adlandırmak üzere kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla, özellikle Berlin Kongresinden sonra Yunan Yarımadası, Trakya, Bizans Yarımadası, Avrupa’daki Türkiye, Avrupa’daki Osmanlı gibi isimler yerini tamamen Balkanlar ismine bırakmış ve yüzyılın sonunda ise Balkanlar coğrafi bir terimden ziyade politik bir çağrışımla Avrupa’da fakat Avrupa’dan farklı olan bir kültür alanını adlandırmak üzere kullanılmaya başlanmıştır.


Balkanlardan Balkanlılaşmaya: Avrupa’daki Öteki Olarak Balkanların İcadı

Bu çerçevede, Makedonya ya da Doğu Sorunu (Eastern Question) Yarımadanın karışıklıkların hüküm sürdüğü bir bölge olarak algılanmasına neden olurken; yüzyıl başındaki Balkan Savaşları (1912/1913) ve hemen ardından yine bir bölge devletinde patlak veren 1. Dünya Harbi Balkanlar coğrafyasının olumsuz imajını perçinlemiş ve bölünmeden sürekli şiddete kadar birçok olumsuz anlamı içinde barındıran ‘balkanlılaşma’ literatürdeki yerini almıştır. İki savaş arası dönemde ise bu olumsuzluklar dizisine yukarıda adını andığımız, ırkçılığın kurucu babalarından birisi olarak da bilinen filozof Hermann Garf von Keyserling’in katkılarıyla ‘ırkçılık’ da eklenmiştir. Keyserling 1928 yılında yayınladığı kitabında Balkanları antik çağın bir karikatürü olarak tanımlamış ve Balkanlarda hâkim olan ruhun sonsuz ihtilaf ruhu olduğunu öne sürmüştür. Ona göre ilkel ırklar tarafından mesken edilmiş bu iptidaî coğrafya her yönüyle ilkel bir mücadelenin ilksel bir fotoğrafıdır. (8) Balkanları bir tür cehennem olarak tanımlayan 1940’lı yılların ünlü Amerikalı gazetecisi John Gunther ise, Keyserling’ten on yıl sonra 1938’de Balkanlarla ilgili olarak şu satırları kaleme almaktan çekinmemiştir: Zavallı, perişan ve biçare Balkan ülkelerinin dünya savaşlarına neden olabilecek ölçüde çatışmalara tutuşmaları insanoğlunun ve siyasetin tabiatına ağır bir hakarettir. ‘1914 yılında kerpiç evlerden müteşekkil son derece ilkel bir köyde, Saraybosna’da meydana gelen bir olay nedeniyle yüz-yüz elli bin genç Amerikalı hayatını yitirmiştir. Batılı bir okurun anlamakta zorluk çekeceği Balkan siyasetinin mide bulandırıcı, iğrenç, karışık hesapları ve oyunları Avrupa ve belki de dünya barışı için çok ciddi bir tehdittir.’ (9)


1920’li yıllarda Stockholm’den yola çıkarak Balkanlara, Mısır’a ve Kutsal Topraklara Şark’ın ruhunu aramaya gelen Marcus Ehrenpreis ise 1927 yılında yayınladığı eserinde aradığı Doğu’yu, Prag’ın göbeğindeki Masaryk tren istasyonunda bulmuştur. Ehrenpreis’in ifadelerinde Balkanlar ya da daha doğru bir ifadeyle Balkan insanı davranışlarında garip yönleri olan, çok bağıran, çok ani ve çok istekli hareket eden; donuk ve anlamsız gözlü, kocaman kulaklı, daracık alınlı, kalın alt dudaklı acayip ve inanılmaz bir varlık olarak çıkar karşımıza. Dahası Akdeniz ile Balkanlar arasında bulunan alanda yaşayan bu Doğulular ‘psikolojik ve sosyal manada tam anlamıyla bir ara biçimdirler; Doğulu ile Batılının karışımı, kurnaz, çok dilli, sığ, güvenilmez materyalist ve hepsinden önemlisi geleneksizdirler. Bu geleneksizlik onların entelektüel ve ahlaki seviyelerinin neden düşük olduğunu layıkıyla açıklar! İki arada bir derede kalmış bu coğrafyanın geleneksiz insanları aynı zamanda ruhsal anlamda evsizdirler de! Onlar artık bir Doğulu değil ama henüz Avrupalı da değillerdir; Doğunun kötülüklerinden henüz kurtulamamışlar, Batı’nın da hiçbir erdemini maalesef edinememişlerdir!’ (10)


Balkanlarla ilgili Avrupa kamuoyundaki bu algıları çoğaltmak mümkündür, ancak analizin sınırları buna kâfi gelmeyecektir. Şu kadarını söylemek konumuzun anlaşılması için yeterli olacaktır. Batı’da Balkanlar ile ilgili oluşmuş olan bu olumsuz imaja İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bölge ülkelerinin doğu bloku sınırları içerisinde kalmasıyla bir boyut daha eklenmiş, Balkanlar ‘Komünizm Şeytanı’ çerçevesinde bir kez daha ötekileştirilerek bölgenin olumsuz temsili, Batı kamuoyunda kemikleştirilmiştir. Belki de bu nedenle 1990’lı yılların başında Bosna bunalımı patlak verince Carneige Vakfı durumu yerinde inceleyip yeni bir rapor hazırlamak yerine, 20. yüzyılın başında Balkan Savaşlarına yol açan nedenleri ve savaşların kendilerini incelemek için kurduğu komisyonun 1913 yılında yayınlanan raporunu kelimesine bile dokunmadan, yeni bir önsözle ‘öteki Balkan Savaşları’ adıyla yeniden yayınlanmıştır. Yani Carneige Vakfı’na göre 1913 ile 1993 yılları arsında geçen seksen yılda vahşi Balkanların vahşiliğinde herhangi bir değişiklik olmamıştır! 1993 yılının şafağında Balkanlar Batı ve Uluslararası toplumun o mülayim vicdanını bir kez daha rahatsız ederken 1913’te derlenmiş sayısız acıklı hikâye 1993’te yaşananlara pekâlâ ışık tutabilirdi! (11)


Avrupa Birliği’nin Saati İlk Kez Çalıyor!

Avrupa cephesinin vicdanında ne 1913 yılında yaşanan acı kıyım ne de 1993’te yaşanan sistematik soykırım yankı bulmuştur. Avrupa Birliği üyeleri 1991 yılının Aralık ayında Hollanda’nın Maastricht kentinde bir araya gelerek, üye devletler arasında dış politika, güvenlik, adalet ve iç işlerinde ortak politikalar geliştirmeyi kapsayan siyasal birliğe geçiş kararı vermişlerdir. Ancak aynı dönemde Avrupa’nın önünde en büyük istikrarsızlık emsali olarak duran Yugoslavya’nın dağılması sorunu karşısında, nasıl bir tutum takınmaları gerektiğine dair ortak bir karara ne hikmetse bir türlü varamamışlardır. Almanya, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin zaten yapay bir devlet olduğu gerekçesiyle dağılma sürecini ‘self-determinasyon’ temelinde desteklerken Fransa ve İngiltere sürece karşı çıkmışlardır. Almanya’nın Yugoslavya’nın yapaylığını gündeme getirerek dağılma sürecine destek vermesi ne kadar gerçekçi ise İngiltere ve Fransa’nın da bu sürece karşı çıkmaları ancak o kadar gerçekçidir. Almanya’nın dağılma sürecini desteklemesinin ardındaki asıl neden Slovenya ve Hırvatistan ile geliştirdiği yakın ilişkiler (özellikle ekonomik ilişkiler) ve bu ilişkileri kullanmak suretiyle bütün Balkanlarda kuracağı ekonomik üstünlüktü. Fransa ve İngiltere’nin dağılmaya karşı çıkmasının nedeni ise bu üstünlüğü Almanya’ya kaptırmak istememelerinden ileri gelmekteydi. Bu nedenle 1991 yılında Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jacques Poos’un Avrupa Parlamentosu’na seslenirken haykırdığı Avrupa’nın saatinin çaldığı (the Hour of Europe) gerçeği muallâkta kalmış, Avrupa bölgede yaşanan insanlık dramlarını çıkarlarının gölgesinde gözden kaçırmıştır. (12)


Nitekim İngiltere eski devlet başkanı Lord Carrigton’un AB Yugoslavya özel temsilcisi olarak atanmasına rağmen Lahey ve Cenevre’de Yugoslav sorununa ilişkin düzenlenen barış konferanslarından sonuç alınamamış ve Yugoslavya Federasyonu’nu oluşturan devletlerin teker teker bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle kriz evrilerek savaşa dönüşmüştür. Yugoslav Federasyonu’ndan ayrılıp bağımsızlıklarını ilan eden Slovenya ve Hırvatistan’ı hemen tanıyan Almanya, AB’nin savunduğu Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünün korunması politikasına karşı gelmekten de çekinmemiştir. Almanya daha da ileri giderek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden bu yana kültürel iletişim halinde olduğu bu iki devletin Avrupa Birliği nezdinde tanınması için aktif faaliyette bulunmuş ve Sırbistan’a yönelik ambargo kararının alınmasına öncülük etmiştir.


Bu tür fikir ayrılıklarının yaşandığı Birlik içerisinde Balkanlara yönelik kolektif, kapsamlı bir politika belirlenemezken Avrupa’nın entelektüelleri Doğu Avrupa’yı Orta ve Güneydoğu Avrupa olarak ikiye bölüp eski Doğu bloğu ülkelerini Orta Avrupa (Central Europe) kisvesi altında ‘Avrupalılaştırıp’ AB’ye üye yapma gayretine düşmüşlerdir. Böylece 1990 başlarında Avrupa’nın efendileri daha önce Batı ve Doğu olarak ikiye böldükleri Avrupa’nın Doğu kanadını da son derece keyfi bir şekilde ikiye bölüp Doğu Avrupa’nın haritasını yeniden çizmişlerdir. Bu haritaya göre ekonomik ve demokratik açıdan hiç de hazır olmadıkları halde Polonya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya birer Orta Avrupa ülkesi ilan edilip önce Avrupa Birliğine üyelik perspektifi ve sonra 2004 yılında da bizzat üyelikle ödüllendirilmişlerdir. Buna karşılık Yugoslavya’yı oluşturan beş devlet, Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya dışarıda bırakılmış bölgede cereyan eden kriz sürecine Avrupa ülkeleri seyirci kalarak meydanı bütünüyle ABD’nin emrine terk etmişlerdir. Bu, bir yönüyle o dönemde Avrupa ülkelerinin kıtasal sorumluluklarını bile yerine getiremeyecek kadar güçsüz olduklarının kabulü anlamına gelmiştir. BM Barış Gücü kapsamında Srebrenica halkını koruması için yerleştirilen Hollandalı askerlerin şehri ve silahsız 25 bin mülteciyi Sırplara teslim etmesi, Avrupa’nın Bosna krizi karşısındaki tutumunun ciddiyetini ortaya koyması bakımından ibret verici bir örnektir.


Balkanlarda yaşanan insanlık dramının sona ermesi için ABD liderliğinde NATO’nun düzenlediği operasyonlar sonucunda sağlanan görece barış ortamında ve ancak ABD’nin baskılarıyla bölgedeki etkinliğini artırmak durumunda kalan AB, işe yine haritalardan başlamıştır. Bu kez de Balkanlar Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmüştür. Zaten Birlik üyesi olan Yunanistan’dan sonra 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya da üyeliğe kabul edilerek Doğu Balkanların Avrupalılaşması tamamlanmıştır! Almanya’nın himayesi altında gelişip serpilen Hırvatistan da müzakere sürecini tamamlamış, Avrupalılaşmak için Avrupa Birliği Bakanlar Konseyinin yüksek kararını beklemektedir. Hırvatistan’ın kabulünden sonra, eğer hala bir Avrupa Birliği olmaya devam edecekse, sıra bölünerek 5’ten 7’ye yükselen ve böylelikle Avrupalılaşmalarını başlatmış olan Batı Balkan ülkelerine gelecek ve on yıldan bu yana sürdürülen Güneydoğu Avrupa’nın Avrupalılaştırılması süreci tamamlanmış olacaktır.


‘Avrupalılaşma’nın Avrupalılığı Üzerine…

Burada asıl ilginç olan Avrupa Birliği’nin bir kavram olarak Avrupalılaşmanın ne kadar Avrupalı olduğuna bakmaksızın ‘Avrupalılaşma’yı kayıtsız şartsız desteklemesidir. Konunun ünlü kuramcılarından biri olan Radaelli Avrupalılaşmayı inşa (construction), yayılma (diffusion)  ve uygulamadan (implementation) oluşan bir süreç olarak tanımlamakta ve şöyle demektedir: Avrupalılaşma ‘resmi ve gayri resmi kuralların, prosedürlerin, politik yaklaşımların, tarzların, “yaşam biçimlerinin” (ways of doing things), Avrupa Birliği politikaları çerçevesinde tanımlanan ve pekiştirilen ortak inanç ve normların üye ülkelerin iç söylemlerinde, kimliklerinde, politik yapılarında ve kamusal politikalarında birleşimini içeren bir süreçtir.’ (13) Bu tanım bir aynileştirme projesinin anlatımından başka bir şey değildir! Farklılıklara saygı, çok kültürlülük (multiculturalism) gibi değerlerin savunuculuğuna soyunmuş ileri Avrupa’nın ancak Avrupalılaştıklarına inandıklarına, ya da Avrupalılaştırabildiklerine kapılarını açması bizatihi Avrupalılık kavramı açısından üzerinde düşünülmeye değer bir olgudur.


Kaldı ki topyekûn bir Avrupalılık bilincinden söz etmenin ne kadar mümkün olduğu da tartışmalıdır. 1996 yılı gibi AB’nin bir birlik olarak çok cazip görüldüğü, en albenili döneminde bile Birlik üyesi ülke kamuoylarının ortak bir Avrupa kimliğine çok sıcak bakmadıklarını Eurobarometre çalışmaları ortaya koymuştur. Nisan 1996’da yayınlanan Eurobarometre 44’e göre Avrupalılar, kimliksel algıları ile ilgili olarak yöneltilen ‘yakın gelecekte kendinizi aşağıdakilerden hangisi olarak görüyorsunuz? Yalnızca tabiiyetiniz, tabiiyetiniz ve Avrupalı, Avrupalı ve tabiiyetiniz, yalnızca Avrupalı’ sorusuna %43 oranında yalnızca tabiiyetim olarak cevap vermiştir. Çalışmaya katılanların %46’sı ise kendilerini önce kendi tabiiyetlerinde sonra Avrupalı olarak tanımlayacaklarını belirtmişlerdir. Buna karşılık katılımcıların sadece %5’i kendini Avrupalı ve ancak %6’sı kendini önce Avrupalı sonra kendi tabiiyetinde tanımlama eğilimi göstermiştir. Mesela aynı çalışmanın ülkelere özel bazı sonuçları ise şöyle sıralanmıştır: İsveçlilerin %64’ü, İngilizlerin %57’si, Finlandiya ve Danimarkalıların %56’sı, Yunanlıların %53’ü ve Avusturyalıların %50’si kendilerini yakın gelecekte sadece kendi tabiiyetlerinde görmek istediklerini belirtmişlerdir. (14)

 

Bu tablo ortak bir Avrupa kimliğinden bahsetmenin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Milliyetçi eğilimlerin hemen her Avrupa ülkesinde arttığı günümüzde ise yapılacak aynı nitelikteki bir araştırmanın sonuçlarının neyi göstereceğini hesap etmek hiç de zor olmayacaktır. AB Diş İlişkiler Temsilciliği de yapmış olan Chris Patten’in çok veciz bir şekilde vurguladığı gibi ‘Avrupa 1990’lar boyunca takip ettiği Balkanlar politikasına ilişkin çözümler üretmek bakımından tam anlamıyla bir başarısızlığa uğramıştır. Bunun en büyük nedeni Yugoslavya dağılırken Avrupa’nın tek bir çatı altında hareket edememesidir. Üye bazı devletler her ne pahasına olursa olsun Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünü korumak isterken bazıları ise ülkenin dağılmasından yana tavır koymuşlardır. Üye ülkelerin bir kısmı ise bu karışıklığın tamamen dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Avrupa’nın bundan iyisini, hem de çok daha iyisini başarması gerekiyordu.’ (15)


Chris Patten’in bu sözleri dile getirdiği tarihlerde AB’de yaşanan Berlusconi-Schulz tartışması Avrupa’daki Avrupalılık bilincine ışık tutması bakımından ilginç bir örnek teşkil etmiştir. Avrupa Bakanlar Konseyi Başkanlığı’nın İtalya’ya geçmesiyle AB’nin Fransa-Almanya eksenli karar alma süreçlerinde önemli değişikliklere yol açılabileceği Avrupa basınında tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmaların devam ettiği bir sırada Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokratları Başkan Yardımcısı Alman milletvekili Martin Schulz, İtalya başbakanı Berlusconi’yi iki temel noktada şiddetle eleştirmiştir. Schulz, İtalya’nın ulusal çıkarlarını Avrupa bütünleşmesinin önünde tuttuğunu ve Umberto Bossi gibi ulusalcı/ırkçı bakanların açıklamalarının AB’nin insan hakları anlayışıyla bağdaşmadığını belirtmiştir. Berlusconi Scuhlz’un bu eleştirilerine aynı şekilde yanıt vermiş ve ‘ Sayın Schulz, şu anda İtalya’da Nazilerle ilgili film yapan bir yönetmen biliyorum. Size filmde bir capo rolü vermesi için kendisine öneride bulunacağım. O role mükemmel oturursunuz’ demiştir. (16)


Bu tartışmanın Avrupa medyasında yansımalarını inceleyen iki bilim adamı, John Downey ve Thomas Koenig, ortak bir Avrupa/Avrupalı bilincinin oluşumu bakımından çarpıcı sonuçlara ulaşmışlardır. Buna göre, bu olayın yankıları en çok Alman ve İtalyan basınında yer almış, diğer AB ülkeleri ise olaya nerdeyse hiç ilgi göstermemiştir. Avrupa Birliği meseleleri ile ilgili ortaya çıkan ve tamamen Birliği ilgilendiren bir olay Avrupa medyasında ulusların çatışması olarak algılanmış, ulusal farklar, ayrılıklar, kültürel çatışmalar ve ulusal-tarihsel kökenler başlıkları altında incelenmiştir. Araştırmada varsayılan Avrupa bütünleşmesi ile yerleştirilmeye çalışılan Avrupalılaşma kavramı baskın olarak hissedilmiş olsaydı çalışmadan çıkan sonuçların Avrupa geneline eşit oranda yayılması gerekirdi. Ancak bu sonuç doğmamış, sorun bir Avrupa sorunu olarak değil bir Alman-İtalyan sorunu olarak algılanmıştır. Downey ve Koenig’e göre ise bu durum Avrupa kamuoyunun herhangi bir sorunu Avrupa bağlamından ulusal bağlama indirgeme eğilimi gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır. (17)


Öte yandan Avrupa 1648 Westphalia Antlaşmasından bu yana hemen hemen dört yüz yıl boyunca hem ulusallığın hem de ulus devletin tüm dünyada hamiliğini üstlenmiş ve bu kavramların dünyaya yayılması için çalışan bir merkez olmuştur. Avrupa’dan uzakta keşfettikleri yeni (eski) coğrafyaları bölüp parçalara ayırarak sömürgeleştiren/Avrupalılaştıran Avrupa’nın 1990’lardan sonra dönüp doğusuyla batısıyla kendi kıtasını AB çatısı altında Avrupalılaştırmaya çalışması son derece ilginç ve bir o kadar da ironik bir örnektir. (18) Avrupa’nın Avrupa’yı Avrupalılaştırmaya çalışırken karşısına çıkan en büyük engel bir zamanlar özenle yeşertip büyüttüğü Avrupai ulusallık ve ulus devlet tohumlarıdır. Bir nevi Avrupa 1800’lü yıllar boyunca Sırplaşmasını temin ederek Avrupalılaştırmaya çalıştığı Sırbistan’dan şimdi Avrupalılaşması için Sırplığını geride bırakmasını istemektedir. Bu yaman çelişki Avrupalının zihin temellerini göstermesi bakımından son derece önemlidir. Sırpların Avrupalılaşması için Sırplaşması gerektiği ‘tezini, şimdi Sırpların Avrupalılaşması için Sırplıklarını terk etmeleri gerektiği ‘anti tezi’ çürütmekte, ancak Avrupa hiçbir zaman bir ‘senteze’ ulaşıp bütüncül ve kelimenin tam anlamıyla rasyonel politikalar üretememektedir. İmdat ey büyük Hegel! Tez-anti tez girdaplarında çırpınıp durduk! Artık mecal kalmadı! Kollarımızın takati düştü, derman da kalmadı! Başladığımız yerde, Mora Yarımadasında batıyoruz!


Sonuç Yerine

Eğer Avrupa Birliği’nin bir Balkan politikasından söz edilecekse bu bir bekle-gör-böl ve Avrupalılaştır politikası olacaktır. Nitekim Avrupa 1980 sonlarından itibaren yürüttüğü bu politikayla aktif bir şekilde bölgeye müdahale etmekten çekinmiş Doğu Bloğunun yıkılmasıyla meydana gelen sınır değişiklikleri sırasında Avrupa’nın doğusunu böle böle Avrupalılaştırıp Avrupa Birliği çatısı altında Avrupai bir kimlikle birleştirmeye çalışmıştır. Bu politika 2008 yılından beri sekteye uğramaya başlamış ve Avrupa Uluslararası İlişkiler Konseyi tarafından Mayıs 2010 yılında yayınlanan kısa bir raporla AB ülkeleri Balkanlara yönelik takip ettikleri bekle gör politikasının sonuçsuz kalması ihtimali karşısında uyarılmışlardır. Çok yavaş ilerleyen katılım sürecinin bölge ülkelerindeki Birliğe katılım isteğini her geçen gün biraz daha törpüleyip düşürdüğünü ve gittikçe derinleşen ekonomik kriz karşısındaki çaresizliğin Birlik hakkındaki soru işaretlerini artırdığı dile getirilmiştir. (19) Bu durum ise Avrupa’nın yaşadığı sıkıntıları işaretlemesi bakımından son derece önemlidir. Eğer Avrupa hızlı hareket edip sorunlarının üstesinden gelemezse bütün cazibesini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.


Birlik hakkındaki sorular bu kadarla sınırlı değildir. Bütün çabalara rağmen Avrupalının Balkanlara karşı takındığı küçümseyici (alaycı da denilebilirdi) yaklaşımlarda ciddi değişiklikler meydana gelmemiştir. İngiliz devlet adamı Chris Patten 2004 yılının Nisan ayında Alman meclisinde Batı Balkanların Avrupalılığı ile ilgili konuşurken von Bismarck’ın yukarıda zikrettiğimiz Balkanlar ‘sağlıklı bir Pomeranya’lı askerin kemiklerine bile değmeyecek kadar önemsizdir’ sözüne atfen ‘Bismarck’ın neyi kastettiğini anlıyorum, ancak şurası da açık ki kimin Avrupalı olup kimin olmadığı üzerine görüşlerimiz o günden bugüne çok değişiklik göstermiştir. Batı Balkanlar bizim Avrupalı dostlarımızdır.’ demiştir. Bu ifadenin en önemli yanı Patten’in Bismarck’ın ne demek istediğini anlıyor olmasıdır! Todorova’nın dediği gibi bu ifade AB’ye girecek olan Batı Balkan ve girmiş olan tüm Doğu Avrupa ülkelerinin Birlik içindeki statülerini ortaya koyması bakımından son derece çarpıcı bir ifadedir. Evet, Balkanlar Avrupalı dostlarımızdır ama kerhen, ve bilinmemek, bildirilmemek şartıyla! Evet, Balkanlar Avrupalı kardeşlerimizdir ama AB için onların nasıl bir engel (yük) olduklarını biz biliriz!(20)


Buraya kadar eleştirel bir tutumla yaklaştığımız Avrupa Birliği’nin Avrupalılaş(tır)ma politikalarının bir noktada hakkını teslim etmemiz gerekmektedir. Avrupa Birliği projesi Avrupa tarihinin en büyük barış projesidir. Yüzyıllar boyunca sürekli savaşarak savaşın maliyetini öğrenmiş bir coğrafyanın sahip çıkmaya çalıştığı bu barış projesine Balkan ülkleri de, özellikle Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci çerçevesinde Balkan ülkelerinin Avrupa ile enetegrasyonuna destek veren Türkiye de gerekli katkıyı sağlamalıdır. İtrazımız Avrupa memleketlerinin, bazıları söylem düzeyinde kalsa da, geliştirerek insanlığa kazandırdığı değerlere değil; değerlerinin aksine hareket eden Avrupa’yadır.


Dipnotlar:

(1)Maalouf, Amin. (2002) Ölümcül Kimlikler, Yapı Kredi yayınları, S. 17.
(2) Gunther, John. (1940) İnside Europe, S. 437.
(3) Woods, Charles H. (1911). The Danger Zone of Europe: Changes and Problems in the Near East, s. 5.
(4) Todorova, Maria. (1994). ‘The Balkans: From Discovery to İnvention’, Slavic Review, Vol. 53, No. 2, ss. 453-482, s. 453.
(5) Fleming, K.E. (2000). Orientalism, the Balkans, and Balkan Historiography’, The American Historical Review, Vol. 105, No. 4, ss. 1218-1233, s.1219.
(6) Todorova, Maria. Historical Legacies Between Europe and Near East, 21 Mayıs 2007, Bkz. http://www.wiko-eume.de/fileadmin/eume/pdf/carl_heinrich_becker_lecture/CHB_Lecture_2007.pdf?PHPSESSID=1fdbaf4f942c9369da34989eee91488f , s. 62. (Erişim 2 Aralık 2011)
(7) İbid, s. 66.
(8) Keyserling, Count Hermann. (1928). Europe, s. 321-322.
(9) Gunther, John. (1940). İnside Europe, s. 437.
(10) Marcus Ehrenpreis’ten aktaran Maria Todorova, (1994) ‘The Balkans: From Discovery to İnvention’, Slavic Review, Vol. 53, No. 2, ss. 453-482, s. 476.
(11) Todorova, Maria. (1994). ‘The Balkans: From Discovery to İnvention’, Slavic Review, Vol. 53, No. 2, ss. 453-482, s. 457-458.
(12) O’Brennan, John. , Kosovo: the hour of Eorupe, 14 Ocak 2008, Bkz. http://www.opendemocracy.net/article/conflicts/kosovo_hour_of_europe (Erişim 1 Aralık 2011).
(13) Radaelli, Claudio. “Whither Europeanization? Concept stretching and substantive change”, European Integration Online Papers 3, No: 7, 2000, http://eiop.or.at/eiop/texte/2000-008.htm (Erişim 2 Aralık 2011)
(14) Eurobarometer 44, April 1996, Bkz.  http://ec.europa.eu/public_opinion/archives/eb/eb44/chap2_en.htm (Erişim 2 Aralık 2011)
(15) Cohen, Lenard J. (2005). ‘The Balkans Ten Years After: From Dayton to the Edge of Democracy’, Current History, 105, ss. 365-373, s.365.
(16) Ongur, Hakan Övünç. (2009). Avrupalılaşma Avrupalı Mı?, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 11/1, ss. 237-258, s. 242.
(17) ibid, s. 243 ve 250.
(18) İbid, s. 249-250.
(19) Grabbe , H. & G. Knaus & D. Korski (2010) ‘Beyond Wait-and-See: The way Forward for EU Balkan Policy’, European Council on Foreign Relations, Bkz. http://ecfr.eu/page/-/documents/balkan-policy-brief.pdf s. 2. (Erişim 30 Kasım 2011)
(20)  Todorova, Maria. Historical Legacies Between Europe and Near East, 21 Mayıs 2007, Bkz. http://www.wiko-eume.de/fileadmin/eume/pdf/carl_heinrich_becker_lecture/CHB_Lecture_2007.pdf?PHPSESSID=1fdbaf4f942c9369da34989eee91488f s. 68. (Erişim 2 Aralık 2011)

Back to Top