Almanya ve Avro Krizi: Kavramsal Bir İnceleme

Selim VATANDAŞ
06 Ağustos 2014
A- A A+

Avro krizi 2010 yılında derinleşirken Almanya, krizdeki Yunanistan için mali yardım önlemlerinin uygulanmasını istememiş, aksine kemer sıkma politikalarının uygulanmasının gerekliliğini savunmuştur. Krizin İrlanda, Portekiz, İtalya, İspanya ve Güney Kıbrıs gibi Avro bölgesi ülkelerine sıçramasının ardından ise Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun uygulamak istediği kurtarma paketlerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Avro bölgesinin istikrarının Almanya’nın çıkarları için önemi açıktır. Peki, Almanya çıkarları için önem arz eden Avro bölgesinin istikrarına ilişkin uygulanması gereken finansal kurtarma paketleri hususunda niçin bu kadar isteksiz hareket etmiştir?

 

Almanya Fransa ile birlikte ekonomik, siyasi ve kültürel bir güç olarak Avrupa Birliği’nin karar alma mekanizmasında rol alan önemli aktörlerden biridir. Bir yandan Avro ülkelerinde ciddi bir bankacılık krizinden kaçınırken, diğer yandan çevre ülkelerin temerrüde düşmesi halinde ortaya çıkacak maliyeti yüklenmeye istekli olmaması Almanya açısından bir ikilem oluşturmaktadır. Bu analizde, Almanya’nın, Avro krizindeki tutumunun nedenleri ele alınacak, muhtemel cevaplar kavramsal dayanakları ile temellendirilmeye çalışılacaktır. Bunun yanında kriz süresince Avro bölgesindeki hâkimiyetini açıkça ortaya koyan Almanya’nın Avrupa’da ‘hegemonik’ bir aktör olup olmadığına dair eleştirilere değinilecektir.

 

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile Doğu ve Batı Almanya birleşmiş, Avrupa Topluluğu üyeleri Maastricht Antlaşması ile gerçekleştirilen düzenlemeler sonucunda Avrupa Birliği’ni kurmuştur.  Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden kurulan güç dengesinde Almanya'nın en fazla kazanç elde eden devletlerden birisi olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Bu çerçevede Alman siyaset bilimcilerden Richard Woyke’un sınıflandırmasından yola çıkılarak Soğuk Savaş sonrası uluslararası politikada Almanya’nın kazanımları şu şekilde açıklanabilir: (i) Soğuk Savaş'ın sona ermesi müttefiklerin Almanya üzerindeki tahakkümünü sona erdirmiş ve bu durum Berlin’e ülke topraklarında tam egemenlik getirmiştir. (ii) Birleşme ile birlikte nüfusu artan, yüzölçümü genişleyen Almanya bölgede daha güçlü bir devlet konumuna gelmiştir. (iii) Sovyetler Birliği'nin dağılması ile Doğu Avrupa'da kendisi ile ekonomik ve siyasi açıdan yarışabilecek bir 'büyük' güç kalmamıştır. (iv) Doğu-Batı bölünmüşlüğünün sona ermesi ile Almanya artık Doğu Bloğu’na karşı güvenlik endişesi olan bir sınır ülkesi olmaktan çıkmıştır. Özellikle eski Doğu Bloğu ülkelerine sunulan Avrupa Birliği perspektifi Almanya’nın çevresindeki ülkelerin de Batılı yapılara eklemlenmesi sonucunu doğurmuştur. Bu durum Almanya'nın müttefik devletler ile çevrili merkezi bir Avrupa ülkesi olarak konumlanabilmesini sağlamıştır. (v) Soğuk Savaş’ın ardından yumuşak güç ve ekonomik gücün önemi, askeri güce nazaran daha da artmıştır. Dış politikada Goethe Enstitüsü, Deutsche Welle gibi yayın kuruluşlarıyla kültürel; Allianz Worldwide, Daimler-Chrysler, Deutche Bank Group, Siemens, BMW Group gibi kuruluşlarıyla da iktisadi öğelerini etkili bir şekilde kullanan Almanya, Avrupa ve ötesinde yumuşak gücünün nüfuz edebileceği geniş bir alan yakalamıştır. Tüm bu faktörler çerçevesinde incelendiğinde Almanya, Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücü olmasının da getirdiği avantaj ile uluslararası politikadaki gücünü pekiştirme olanağına sahip olmuştur. (1)

 

Bugün Almanya, Avrupa devletleri ile ortaklıklarının ötesinde yeni stratejik ortaklar aramaktadır. Çin ve Rusya bu stratejik ortaklığın iki ana ögesini oluşturmaktadır. (2) Bununla birlikte Almanya, GIBSA dörtlüsünün (Almanya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika) oluşturduğu forum ile ortak bir platformda ticari ağını geliştirmeye çalışmaktadır. Merkel'in ikinci döneminde dışişleri bakanlığı yapan Guido Westerwelle, bakanlığı döneminde Almanya'yı küresel bir ticari güç olarak tanımlamıştır. Westerwelle'e göre Almanya yükselen yeni dünyanın mimarisinin bir parçası olmalı, bu çerçevede Asya ve Afrika'daki 'başarılı' ülkelere yol göstermelidir. Ticaret, Almanya dış politikasına gittikçe artan bir oranda yön vermektedir. Hans Kundani'nin belirttiği üzere büyük Alman şirketleri Alman etki alanının genişlemesi için mücadele göstermektedir. 2010 yılında Almanya GSMH’ sinin yarısı ihracat gelirlerinden oluşmaktadır. Analizde irdeleneceği üzere Almanya’nın jeoekonomik yaklaşımı, ülkenin geleneksel Avrupa ve transatlantik odağını genişletmektedir. Geliştirilmeye çalışılan yeni stratejik yaklaşım çerçevesinde, Almanya'nın dünyanın üçüncü büyük silah ve askeri ekipman tedarikçisi olduğu unutulmamalıdır. İlgili silah ve ekipmanlarının öncelikli alıcıları Avrupa ülkeleri olmakla beraber Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye, Brezilya ve Güney Afrika'da savunma teknolojisinde Almanya menşeli ürünler kullanmaktadır.

 

Avro Krizi ve Almanya

1 Ocak 2002 tarihinden itibaren, tedavüle giren Avro’nun istikrarı Avrupa devletlerinin beklediği gibi ilerlememiş Avro bölgesine üye ülkelerin kamu borcu Avro’nun işleyişini sekteye uğratan temel faktör olmuştur. Avro bölgesinde 2010 yılında kendini gösteren Avrupa borç krizinin arka planında 2008 yılında meydana gelen ve ABD’deki birçok büyük bankanın iflasıyla ortaya çıkan küresel finans krizi yatmaktadır. Dünyanın hemen hemen her coğrafyasını etkileyen bu krizde gelişmiş ekonomiler ortalama %3,4 küçülmüştür. Küresel krizden en çok etkilenen kıtalardan biri de Avrupa olmuş, 2009 yılında Avro bölgesi, %4,1 birlik üyelerinden Almanya ise aynı yıl %4,7 küçülmüştür.

 

2008 ve 2009 yılında küresel ekonomik krizin coğrafyasında oluşturduğu etkiler ile mücadele eden Avrupa, 2009 yılının sonunda Yunanistan’da başlayan ve sırasıyla İrlanda, Portekiz, İspanya, Güney Kıbrıs gibi diğer AB üyesi ülkelere sıçrayan borç krizleri ile karşı karşıya gelmiştir. ABD’deki konut fiyatlarının yükselişine paralel olarak Avrupa’da İspanya, İtalya, İrlanda gibi ülkelerde konut fiyatlarında fahiş oranlarda artışlar görülmüştür. Fiyatlardaki bu yükselişlere bankalar tarafından kolaylıkla verilen krediler yol açmıştır. Örneğin İspanya’da sadece Madrid’de 400.000 yeni konut inşa edilmesine rağmen, talebin aşırı yüksek olması nedeniyle finansal bir balon oluşmuştur. Bu durum ev fiyatlarının keskin bir yükseliş ile %150’den fazla artış göstermesine neden olmuştur. (3)

 

Avro bölgesindeki ekonomik kriz kendi içinde ise yaklaşık 10 yıllık bir arka plana sahiptir. Fakat kriz kendini, Avrupa Merkez Bankası’na defalarca yanlış beyanda bulunan Yunanistan’ın bütçe açığı oranlarının tahmin edilenden çok daha büyük olduğu ortaya çıktığında göstermiştir. Bu süreçte AB liderleri 10 Şubat 2010’da Yunanistan başta olmak üzere Avro ülkelerinde yaşanan ekonomik krizle ilgili alınması gereken önlemleri görüşmek üzere acil zirve toplantısı yapmıştır. Zirve toplantısı sonrası Yunanistan hükümetinin destekleneceği belirtilmiştir. Fakat 11 Şubat 2010’da Almanya Şansölyesi Angela Merkel Yunanistan’a finansal yardım fikrine karşı çıkmıştır. (4) Bu dönemde Yunanistan’ın Almanya’ya olan borç miktarının 45 milyar dolar olduğunu eklemek yerinde olacaktır. Almanya, takip eden aylarda ise, krizin çözümüne ilişkin Yunanistan ve diğer borçlu Avro ülkelerinin kemer sıkma politikalarını uygulaması gerektiğini belirtecektir.

 

Kaynak: The Troika and Financial Assistance in Euro Area, Bruegel (5)

 

Yaşanan kriz birçok ülkede kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini tehlikeye sokmuş, kamu açıkları ve borç stokları ciddi ölçüde artmıştır. Bu arada Yunanistan’da başlayan krizin Avro bölgesine yayılması aynı zamanda, Yunanistan’ın borç senetlerini elinde bulunduran Avrupa bankalarının maruz kaldıkları doğrudan ve dolaylı riskten de kaynaklanmaktadır. 2009 yılında 150 milyar Avro’ya yaklaşan Yunanistan devlet borçlarının büyük bir kısmı Almanya (% 21’i) ve Fransa (%36’sı) başta olmak üzere Avrupalı bankalar tarafından tutulmaktadır. Dolayısıyla borçların ödenememe ihtimali sadece borçlu ülkeleri değil aynı zamanda borç veren ülkeleri ve bu ülkelerdeki bankacılık sistemlerini de etkilemektedir. (6)

 

Avro kullanan ülkelerde para politikası Almanya’nın Frankfurt eyaletinde bulunan Avrupa Merkez Bankası tarafından yürütülmektedir. Merkez Bankası’nın Almanya’da olması Almanya’nın AB para politikasına doğrudan müdahil olacağı anlamına gelmemektedir. Keza Avro krizinin ilk aşamasında Merkel iktidarı, Avrupa Merkez Bankası ile alınacak önlem politikalarında mutabakata varamamıştır.  Krizin ilk aşamasında kendisinin Birliğin temel finansörü ve kurtarıcısı olarak görülmesinden rahatsız olan Almanya ve Alman kamuoyu 1993’te Maastricht Antlaşması ile alınan kararların yerine getirilmemesinin faturasını cari açık veren ülkelerin ödemesi gerektiğini savunmuştur. Fakat kriz başlangıcında Almanya’nın ‘isteksiz’ olarak belirtilen tutumu, krizin diğer Avro ülkelerine yayılmasıyla değişmek durumunda kalmıştır. Bu noktada Avro bölgesinin geleceğine ilişkin senaryolar ve bölgenin ekonomik istikrarının sarsılmasının Alman çıkarlarına doğrudan ve dolaylı olarak getireceği zarar nedeniyle, Yunanistan ve diğer ülkelere finansal destek verilmesine Almanya’nın zorunlu da olsa ikna olduğu söylenebilir. Bu dönemde Avrupa ülkelerindeki bütçe krizi Alman kamuoyu nezdinde de etkisini göstermiştir. Kriz başladığında, Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) lideri Angela Merkel, Ekim 2009’da yeniden Başbakan olmuştur. Dolayısıyla Avro Krizi Merkel’in ikinci dönemi için (2009-2013) önemli bir sınav niteliği taşımış, Alman halkının Merkel’i üçüncü kez iktidara getirmesinde (2013-2017) önemli bir faktör olmuştur.

 

Avrupa Birliği Avro bölgesinin kurtarılmasına ilişkin; kriz yaşayan ülkelerde gerekli reformları gerçekleştirmeye çalışarak ve ihtiyaç halinde krizdeki ülkelere yardım sağlayarak Avro bölgesinde bütüncül bir istikrar için çeşitli önlemler almıştır. Avro krizinin üzerinden yaklaşık dört yıl geçmiş ve piyasalar henüz yatıştırılamamış olsa da gerek kriz yaşayan ülkeler gerekse AB kurumlarında önemli reformlar yapılmıştır. Bu çerçevede krizin derinleşmesine yol açan makroekonomik dengesizlikleri gidermeye yönelik yapısal reformlar kararlaştırılmış, belli ülkeler için kemer sıkma politikaları uygulanmaya çalışılmış, ekonomik ve parasal birliğin yönetimine ilişkin kural ve normlar gözden geçirilmiş, mali disiplini ve finansal denetimi artırmaya yönelik adımlar atılmıştır. (7)

 

Almanya’nın Avro krizindeki tavrı bu analizde, birbirini yer yer destekleyen iki ayrı kavramdan yararlanılarak ele alınmaktadır: Jeoekonomi ve Ordoliberalizm.

 

-Jeoekonomi ve Almanya

Jeoekonomi, uluslararası politikada ekonomiye daha çok ağırlık veren ve ekonomik varlıklara rehberlik edebilecek yeni bir yaklaşımdır. Yöntem olarak politikadan daha çok ekonomiye, teknolojiye ve coğrafyaya önem vermektedir. Jeoekonomi “bir bölge veya ülkenin, uluslararası ekonomik veya politik ilişkileri içinde coğrafya veya ekonomisinin ülkenin teknolojik öğelerinin de dikkate alınarak stratejik kullanımıdır.” (8)

 

11 Eylül 2001 sonrasında oluşan yani dinamiklerle Almanya’nın sivil güç dinamiklerinden uzaklaştığını vurgulayan Hans Kundani, Almanya’nın bu dönüşümünü Edward Luttwak’ın jeoekonomi kavramı ile açıklamaktadır. Kavramı Almanya çerçevesinde ele almadan önce Almanya dış politikasında 1994 yılının önemi vurgulanmalıdır. 1994 yılında Almanya Anayasa Mahkemesi, Almanya anayasasının Alman askerlerinin uluslararası operasyonlara katılımını önleyen 87a maddesinde değişikliğe gitmiştir. Mahkeme yapmış olduğu değişiklikte Alman Federal Meclisi’nin onayı ile Alman askerlerinin Birleşmiş Milletler operasyonlarında yer alabileceğine dair karar almıştır. Bu karar Kundani’nin de belirttiği üzere Almanya’nın “normalleşme” sürecinin ilk adımıdır. (9) Burada normalleşme; Almanya’nın birleşmesi sonrasında diğer bağımsız devletlere benzemeye çalışması, yani diğer devletler gibi artık ulusal çıkar eksenli dış politika izleyebilmesi şeklinde tanımlanmaktadır. (10)

 

Bunun yanında, Almanya’nın Irak’a 2002 yılında asker göndermesine ilişkin BM Güvenlik Konseyi’ndeki toplantıya dahi katılmaması, Almanya’daki NATO nükleer silahlarının ülkeden çıkarılması düşüncesi, 2009 yılında Lizbon Antlaşması’na Almanya Anayasa Mahkemesi tarafından Almanya’nın egemenlik yetkilerini sınırlayan maddelerine çekince konularak kabul edilmesi gibi birçok örnek Almanya’nın sivil güç prensiplerinden uzaklaştığını göstermektedir.

 

Soğuk Savaş sonrasında Almanya’nın Avrupa’daki pozisyonu üzerine bir çok okuma yapılmış ve farklı kavramsallaştırmalara gidilmiştir. Örneğin sivil güç, ticaret devleti, Jeoekonomik güç gibi tanımlamalar, Almanya ekonomisi, dış politika adımları, siyasal ve sosyal dinamikleri çerçevesinde Alman birleşmesinin sonuçları açıklanmaya çalışılmıştır.

 

Bu çerçevede ele alındığında sivil güç kavramıyla Hanns W. Maull, Soğuk Savaş sonrasında Almanya ve Japonya’yı uluslararası gücün yeni prototipleri olarak betimlemiştir. Maul, 1991 yılında kaleme aldığı Yeni Sivil Güçler: Almanya ve Japonya başlıklı makalesinde tarihsel süreçte de bu iki devletin benzer özellikler gösterdiğini vurgulamıştır. (11) Almanya sahip olduğu siyasal kültür bağlamında birleşme ile birlikte uluslararası krizlerde hedeflerine ulaşabilmek için çok taraflı hareket etme, kriz yönetiminde uluslarüstü yapıları harekete geçirme, askeri güç kullanımından kaçınma ve ekonomik işbirliği gibi ilkeleri şiar edinmiştir.

 

Ayrıca Richard Rosecrance ise 1970 ve 1980’lerde devletlerin güvenlik ve strateji temelli geleneksel stratejinin artık yeterli olmadığını, yeryüzünde uluslararası ticaretin bölgesel nüfuzda daha etkili olduğunu belirtmiş, Almanya’yı ticaret devleti kavramsallaştırması içinde spesifik bir örnek olarak ele almıştır. Sivil güç ve ticaret devleti kavramları birleşme sonrasında Almanya’nın dış politika yönelimini açıklamak için birbirini tamamlayan iki açıklayıcı kavram olmuştur. Rosecrance, Almanya’yı bir ticaret devleti olarak adlandırdığında, Almanya’nın ihracat miktarı gayrı safi milli hâsılasının çeyreğini oluşturmaktaydı. (12) Yaklaşık yirmi beş yıl sonra bugün Almanya ihracatı gayrı safi milli hâsılasının yarısını oluşturmaktadır. Fakat yüksek ihracat oranı Berlin’i ağır bir şekilde dış bağımlılığa maruz bırakmaktadır. Nitekim bugün Almanya’da üretilen ürünlerin %69’u Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. (13) Avro bölgesinde ve hatta herhangi bir Avrupa ülkesinde oluşabilecek finansal ya da mali bir kriz Almanya ekonomisini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle Almanya’nın Avro bölgesindeki krize ilişkin, küresel rekabette Alman mallarının ithalatına zarar verme ihtimalinden dolayı enflasyonun yumuşak bir seyirle yükseltilmesine karşı çıkarak, krizdeki ülkelere kemer sıkma politikalarını talep etmiştir. Fakat Birlik içinde ‘çevre ülkeleri’nin büyümesine engel teşkil eden bu uygulama, Birlik üye ülkelerinin ekonomik uyumuna darbe vuracağı gerekçesi ile eleştirilmiştir.

 

Edward Luttwak jeoekonomik yaklaşımını açıklarken iş dünyasının ve bürokrasinin birbirini manipüle eden karşılıklı bir etkileşim alanına sahip olduğunu savunur. Dolayısıyla Almanya’nın Avrupa borç krizinde, krizden çıkış tavsiyeleri ve uygulamalarına ilişkin kendi ithalat değerlerini öncelemesinde Alman iş dünyasının doğrudan etkisi olduğunu savunur. Bu bağlamda jeoekonomik bakış açısı; Avrupa borç krizinin ilk dönemlerinde, Almanya çıkarlarını Avrupa çıkarları karşısında önceleyen bir konuma oturtmasını ve krizdeki ülkelere karşı ilk aşamada sürdürdüğü keskin tavrını açıklar. Almanya borç krizinde kimi dış politika yazarlarınca ‘isteksiz hegemon’ olarak tanımlanmıştır. Almanya’nın kimi dış politika yazarlarınca hegemon devlet adlandırmasının ‘isteksiz’ olarak sıfatlandırılması da Almanya’nın jeoekonomik bakış açısının doğrudan etkisini göstermektedir.

  

Oysa Robert Cox’un hegemonya değerlendirmesi çerçevesinde hegemon devlet siyasal yapı içinde liderlik gücünü ele geçirebilmeli, uluslar arasındaki ilişkilerin sistemini düzenleyecek kuralları belirleyebilmeli ve diğer devletler de bu gücü tanımalı ve rıza göstermelidir. (14) Almanya bu bağlamda bölgesel bir hegemonya kavramının içini dolduramamaktadır. Almanya’nın Avrupa’da hegemon bir güç olduğuna dair argümanlar, baskın bir güç (dominant power) olduğuna dair dayanaklar karşısında yetersiz kalmaktadır.

 

Bunun yanında Costas Lapavistas, Almanya’nın Avro paktı çerçevesinde kemer sıkma politikalarını kurumsallaştırmayı önermesinin ardında Berlin’in diğer ülkelerin mali çıkarlarını denetim altına alma gücü kazanmayı hedeflediğini belirtmektedir. Lapavistas, Almanya’nın bu tutumunun AB antlaşmasıyla zaten uyum içinde olduğunu eklemektedir. Berlin’in bu tutumu kendi çıkarları ile örtüşmektedir fakat Lapavistas’a göre bu yorum Almanya için son derece dardır. (15)

 

-Ordoliberalizm ve Almanya

Almanya’nın Avro krizindeki dış politika adımlarını açıklamaya çalışan kavramlardan bir diğeri de Alman ekonomisindeki Ordoliberal eğilimdir. Ordoliberalizm’in teorik temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Freiburg Okulu tarafından atılmıştır. Liberalizm ve Sosyalizm’in savunduğu ekonomik yapı karşısında ordoliberaller üçüncü bir yol öne sürmektedir. Bu sisteme göre bir taraftan rekabeti teşvik amacıyla liberal düzenin yaygınlaştırılması gerektiği belirtilirken; diğer taraftan devletin toplumun en zayıf üyelerini acımasız rekabet koşulları içerisinde koruması görevini üstlenmesi gerekmektedir. Ordoliberaller serbest piyasa ekonomisinin önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini savunurlar; fakat Ordoliberallere göre bu durum devletin tüm vatandaşlarına asgari geçim düzeyi sağlamasına ilişkin gayesine halel getirmemelidir. Ordoliberaller, Alman sisteminin zeminini oluşturan sosyal piyasa ekonomisi ve Keynezyen refah devleti anlayışının öncülüğünü yapmışlardır. (16)

 

Ordoliberalizme göre sağlıklı yatırım kararları etkin bir fiyat mekanizmasına bağlıdır. Fiyat istikrarı ise para arzının sıkılaştırılması ile mümkündür. Toplumun tüm kesimlerinin pazardan hak ettikleri payı alabilmeleri için devletin sıkı bir para politikası izlemek suretiyle enflasyonist eğilimleri önlemesi gereklidir. (17) Ordoliberal ekonomistlere göre Almanya’nın avro krizindeki tavrı bire bir olarak Ordoliberal ilkeler ile eşleşmektedir. (18) Keza, 2008/2009 yılında başlayan küresel ekonomik bunalım süresince AB ülkelerinin tavrı, Almanya ve Fransa’nın öncülüğünde, piyasaya daha fazla para aktarmak değil, devletin merkezde olduğu koruma önlemlerini almak olmuş ve finans sektöründe kısıtlayıcı tedbirler alınmıştır. Bu bağlamda Merkel, 2008’de küresel ekonomik bunalım kendini gösterdiğinde AB üye devletlerinin acilen anayasal reformlar gerçekleştirmesi gerektiği üzerine bir kurtarma planı hazırlamıştır.

 

2010 yılında başlayan Avro bölgesi bütçe krizinde Almanya’nın krizdeki ülkeler için öne sürdüğü katı kemer sıkma politikaları,  Ordoliberallere göre Almanya’da zaten var olan sosyal piyasa ekonomisinin AB içinde yapısal olarak gerçekleştirilmesini hedeflemektedir. Avro krizine yaklaşımında Almanya’nın Ordoliberal tavrı ulusal çıkarlarını AB çıkarlarının önüne koyduğu gerekçesi ile eleştirilmiş, Almanya’nın küresel çaptaki ihracatını krizdeki ülkelerin istikrarına karşı tercih ettiği iddia edilmiştir. (19) Oysa bu yaklaşım çerçevesinde Almanya, kriz süresince borçlu ülkelere fon sağlayarak yeni bir balon oluşturmaktan ziyade, ülkelerin kurumsal mekanizmalarını işler hale getirerek sosyal piyasa ekonomisinin harekete geçirilmesinin gerekliliğini savunmuştur. Nitekim Avro krizi süresince AB bünyesinde oluşturulan Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi, Avrupa Bankacılık Denetleme Kurumları Komitesi, Sigortacılık ve Emeklilik Otoritesi gibi kuruluşlar aynı zamanda, mali denetimin önemine sürekli vurgu yapan Almanya’nın baskısıyla oluşturulan AB çerçevesindeki tedbirlerdir.

 

Bu noktada jeoekonomik kavramsallaştırma ve Ordoliberalizm bir olgu karşısında iki farklı gerçeklik sunmaktadır. Jeoekonomi Almanya’nın birleşmeden sonra ulusal politikalara odaklandığını ve AB’nin Alman ekonomik ilişkilerinde aynı zamanda araçsal bir konumda olduğunu belirtirken; Ordoliberalizm ise özellikle son dönemde Merkel ve danışmanlarının ekonomik tutumlarını Almanya’daki sosyal piyasa ekonomisi ilkelerinin Avro bölgesinde gerçekleştirilmesi gerektiğine ilişkin hedefini belirtmektedir. Ayrıca her iki kavram da Almanya için Avrupa Birliği ve Avro bölgesinin önemini göz ardı etmemektedir.

 

Sonuç

Susanne Grotious dünyanın beşinci büyük ekonomik ve ikinci büyük ihracat gücü olarak Almanya'nın dış politikasının, eldeki verilere göre düşük bir profil çizdiğini belirtmektedir. Grotious, "hegemonik" kuşkulardan kaçınmak için, Almanya'nın ağırlığını Avrupa'da bölgesel bir güç merkezine oturtmaya çalıştığını ve bu bağlamda girişimlerini "Fransız-Alman" ortaklığı çerçevesinde çok taraflı olarak yürütmeye çalıştığını belirtmektedir. Bununla birlikte Yunanistan, İrlanda, İtalya, Portekiz ve İspanya'da kemer sıkma politikalarını gündeme getiren Berlin'in yumuşak gücünün ciddi şekilde zarar gördüğünü; örneğin Yunanistan'da kamuoyu nezdinde 'en sevilmeyen ülke' konumuna düştüğünü vurgulamaktadır. (20) Almanya eski Şansölyesi Helmut Schmidt ise, bügünkü Şansölye Merkel'in Almanya'yı Avrupa'dan soyutladığını; dahası Avro krizinde Almanya’nın çıkarlarını gözeterek Avro bölgesinin varlığını tehlikeye düşürdüğünü belirtmiştir. Oysa Avro krizi sonrasında Almanya’ya yöneltilen bu eleştiri, 90’lı yılların ortalarında Alman dış politikasında kendisini gösteren jeoekonomik yönelimi göz ardı etmektedir. Keza, Almanya’nın Avro krizi süresince önlem olarak uygulanmasını talep ettiği ordoliberal ilkeler de kimi ekonomistlerce Almanya’nın dikte etmek ve kendi çıkarlarını ön plana çıkarmakla eleştirilmesine yol açmıştır.

 

Almanya’nın istikrarı, Avrupa Birliği’nin istikrarından hür değildir. Bunun yanında Almanya, Avrupa Birliği’nin önemli aktörlerinden biri olarak krizlerde süreci yönlendirebilecek, aktif ve yapıcı olması gereken bir karar alıcı konumundadır. Fakat Almanya’nın hegemon bir güç olmak için yeterli saiklere sahip olmadığı görülmektedir. Nüfus yapısı, sınırlı askeri kapasitesi ve Avrupa içindeki pozisyonu kendisini bu noktaya konuşlandırmamaktadır. Keza, Almanya hegemonik bir güç olma hususunda ‘istekli’ olmamakla beraber, buna ilişkin değerlendirmelere de olumsuz yaklaşmaktadır. Ayrıca savunma alanında NATO, AB ve Almanya'nın güvenlik şemsiyesi iken, Almanya’nın Avrupa coğrafyasında 'hegemonik' bir aktör olması mümkün görülmemektedir. Bu çerçevede Almanya'nın Avrupa içinde bölgesel olarak baskın bir aktör olduğuna ilişkin tanımlamalar baskın kalmaktadır. Almanya’nın jeoekonomik yaklaşımın da getirdiği etkiyle, ekonomik çıkarları doğrultusunda Avrupa ötesine açıldığı; Asya'da, Amerika'da ve Afrika'da belli ticari açılımlar gerçekleştirdiği görülmektedir. Bununla birlikte Almanya'nın Avro krizindeki tavrının Ordoliberal ilkeler ile örtüştüğü de vurgulanmalıdır. Çok açıktır ki Almanya, Avrupa Birliği üyesi ülkeler içinde sosyal piyasa ekonomisinin ve iktisadi denetimin kurumsallaşmasını talep etmektedir.

 

SONNOTLAR

(1) Kemal İnat, “Birleşme Sonrasında Almanya’nın Dış Politikası: Normalleşme’nin Son Adımları”, Bilgi Dergi (18), 2009/1: s.3

(2) Kısa vadede, Ukrayna sorunu nedeni ile Rusya ile ilişkiler sekteye uğrasa da, uzun vadede karşılıklı çıkarlar çerçevesinde Almanya-Rusya ilişkileri tekrar normalleşecektir.

(3) Ed. Mustafa Kutlay, “Krizdeki Birlik: Euro Bölgesi’nin Borç Sarmalı ve AB’nin Geleceği” USAK Raporları No: 11-01, Mart 201, s.12

(4) Zirve’de AB ve IMF’nin kurtarma paketleri için planladığı fon miktarının 1 trilyon Avro’yu bulduğu belirtilmekte, fakat Almanya’nın buna karşı çıktı eklenmektedir. Karen Maley, “Maley: the return of euro debt jitters,” 11 February 2011 http://www.crikey.com.au/2011/02/11/maley-the-return-of-euro-debt-jitters/?wpmp_switcher=mobile (Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2014)

(5) Carlos De Sausa, Andre Sapir v.d., The Troika and Financial Assistance in Euro Area, Feb. 2014, Bruegel http://www.bruegel.org/publications/publication-detail/publication/815-the-troika-and-financial-assistance-in-the-euro-area-successes-and-failures/ (Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2014)

(6) Numan Emre Ergin, Hasta Adam Avrupa: Avro Krizi, Maliye Hesap Uzmanları Derneği, İstanbul 2013, s.150

(7) A.g.e.,s.2

(8) Şükrü İnan, “Dünyada ve Türkiye’de Jeo ekonomi Çalışmaları ve Jeo ekonomi Öğretimi”, Bilge Stratreji Dergisi, Cilt 2, Sayı 4, Bahar 2011.

(9) Hans Kundani, “Germany as a Geo-Economic Power”, The Washington Quarterly, Summer 2011, s.34-39

(10) Inat, a.g.e., s.12

(11) Hanns. W. Maull, “Germany and Japan: The New Civilian Powers”, Foreign Affairs, (Winter 1990/1991), http://www.foreignaffairs.com/articles/46262/hanns-w-maull/germany-and-japan-the-new-civilian-powers (Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2014)

(12) Rosecrance’ın argümanları için bkz: Richard Rosecrance, The Rise of the Trading State: Commerce and Conquest in Modern World, Basic Books, Jan. 1986

(13) Germany’s Most Important Trading Partners 2013, Statistishes Bundesamt, https://www.destatis.de/EN/FactsFigures/NationalEconomyEnvironment/ForeignTrade/TradingPartners/Current.html (Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2014)

(14) Burcu Bostanoğlu & Mehmet Akif okur, Uluslararası İlişkilerde Eleştirel Kuram: Hegemonya – Medeniyetler ve Robert  W. Cox, İmge Kitabevi, 2009, s.49. Cox’a göre tek başına baskın güç olmak, hegemonya için yeterli değildir. Hegemonya, baskın devlet veya devletlerin egemen tabakalarının eylem ve düşünme biçimlerinden kaynaklanır. Fakat bu eylem ve düşünme biçimlerinin diğer devletlerin egemen tabakalarınca da benimsenmiş olması ön şarttır.

(15) Greg Albo, Leo Panich, Vivek Chibber, Ekonomik Kriz ve Sol, Yordam Kitap, 2012 içinde; Costas Lapavistas, Radikal Bir Sol Strateji: Temerrüt ve Avrodan Çıkış, s.316-317

(16) Cemil Erarslan & Yücel Bayraktar, “Küresel Kriz, Sosyal Piyasa Ekonomisine Geçiş İçin Bir Fırsat Olabilir  Mi?”, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 14, Sayı 2, 2013, s.162-63.

(17) A.g.e., s.166

(18) İlgli makale için bknz: Werner Bonefeld, “Freedom and Strong State: On German Ordoliberalism”, New Political Economy, 17 (3), pp. 1-24.

(19) Volker Berghahn & Brigittte Young, “Reflections on Werner Bonefeld’s ‘Freedon and the Strong State: On German Ordoliberalism’ and the Countinuing Importance of the Ideas og Germany’s (Contested) Role  in Resolving the Eurozone Crisis, New Political Economy, Vol.18 No.5 (2013), 774

(20) Susanne Gratius, Is Germany Still a Eu-ropean Power?”, Fride Policy Brief, No:115, February 2012 http://www.fride.org/download/PB_115_Germany.pdf

 

Back to Top