Avrupa Birliği Komada mı?

Prof. Dr. Tarık OĞUZLU
12 Ağustos 2014
A- A A+

Son yıllarda, akademisyenlerin ve gazetecilerin Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya politik sahnesindeki gerileyişini tartıştıkları çok sayıda analiz yayımlanmaktadır. Analistlerin önemli bir kısmı, küresel politikanın çok kutuplu ve çok merkezli bir hal alışıyla birlikte ABD’nin de hızla güç kaybettiğini sık sık vurgulamaktadır. Bu analistler, Washington’ın uluslararası düzenin kurallarını belirlemedeki hâkim konumunu yitirmiş olmasının nedenlerinden biri olarak, liberal dünya düzeninin ikinci önemli temsilcisi kabul edilen Avrupa Birliği’ni çevreleyen kurumsal, ekonomik ve siyasi problemlere işaret etmektedir.  
 
Bu analiz, AB için yazılan kıyamet senaryolarını desteklememekle birlikte; AB’nin gerek tek başına gerekse ABD ile birlikte küresel bir güç olarak güvenilir ve yetkin bir rol oynamasını engelleyebilecek ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunun altını çizmektedir.
 
Bu bağlamda öne sürülebilecek ilk tespit, Avrupalılarla AB entegrasyon projesi arasında giderek büyüyen bir uçurum olduğudur. Günümüz Avrupa Birliği, kurucularının beklentilerinin aksine birbirinden farklı Avrupalıları, Avrupa’ya özgü müşterek normlar, idealler ve politikalar etrafında toplayacak ortak bir model oluşturmaktan hala çok uzaktır. Birçok analiste göre AB, ‘demokrasi açığı’ sorunu yaşamaktadır ve sıradan insanların gözünde henüz tam olarak meşruiyet kazanabilmiş değildir. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki katılım oranı, bu sıkıntının en güncel örneğidir. Avrupalıların yarısından çoğu seçimlerde sandığa gitmemiştir. Bunun yanı sıra, AB üyesi birçok ülkedeki çoğunluklar, kimliklerini hâlâ Avrupa’nın ortak meselelerinden ziyade öncelikle ulusal mensubiyetleri temelinde tanımlamaktadır. AB, birçok Avrupalının gözünde hala Brüksel’deki ‘Avrokrat’ların yönettiği bürokratik bir makinedir. Bir anlamda, AB, Avrupa halklarıyla olan temasını zaman içerisinde kaybeden ‘bir elit projesi’ olarak algılanmaktadır. Daha da kötüsü, AB bölgesinde nerede yaşadıklarından bağımsız olarak birçok Avrupalı, mevcut ekonomik ve benzeri sorunlarından ötürü Avrupa Birliği’ni sorumlu tutmaktadır. Hem zengin kuzeyliler hem de yoksul güneyliler, problemlerini kendi içlerinde rasyonelleştirirken her konuda sorumluluğu Brüksel’e yüklemektedir.
 
Birinci konuyla da bağlantılı olan ikinci sebep, önemli Birlik üyelerindeki ezici çoğunlukların AB’nin genişleme sürecine fazlasıyla karşı olmaları ve AB’nin son 20 yıldır Orta ve Doğu Avrupa’nın eski komünist ülkelerine doğru genişliyor olmasını, şu anda yaşadıkları sorunların temel kaynağı olarak görmeleridir. Birçoğuna göre, doğuya doğru genişlemek bir hataydı; çünkü ne potansiyel üyeler katılım kriterlerini tam olarak yerine getirmiş ne de AB, bu ülkeleri bünyesine kolaylıkla katabilecek kurumsal ve finansal yetenekler geliştirebilmişti. Bu şüpheci Avrupalılar, aynı zamanda AB’nin Türkiye’yi ve Karadeniz bölgesindeki ülkeleri kapsayacak şekilde genişlemesine de karşı çıkmaktadır. Bu AB’nin söz konusu ülkeleri bünyesine dâhil etmediği takdirde güçlü ve güvenilir bir küresel aktöre dönüşemeyeceği anlamına gelmemelidir. Ancak, AB’nin potansiyel yeni üyelerin gözündeki çekim gücünü kaybetmesinin, ülkelerin iç dönüşümlerini kendi norm ve değerleri çerçevesinde şekillendirme kabiliyetini de büyük ölçüde azaltacağı muhakkaktır. Avrupa Birliği’nin, sınırlarını çevreleyen yabancıların gözündeki çekim gücünden faydalanması için bu ülkelere güvenilir üyelik fırsatları sunması gerekmektedir. Yeni üyelerin iç dönüşümleri eş zamanlı olarak işleyen iki faktörün var olmasıyla mümkün olmuştu: AB normlarının yabancıların gözündeki meşruiyeti ve katılım kriterlerinin yerine getirilmesi durumunda Birlik’in üyelik vaat ediyor olması. Günümüz Avrupa Birliği, kendi normlarını ve değerlerini, kimlik ve davranışları etkilemek amacıyla bu ülkelere yansıtmayı, öyle değilse de doğrudan dayatmayı, istemesi bakımından normatif bir güç olabilir. Ne var ki AB, çevre ülkelerin iç dönüşümlerini meşru ve uygun gördükleri Birlik normları ve değerleriyle aynı doğrultuda kendilerinin gerçekleştirmeleri bağlamında normatif bir güç olmaktan uzaklaşmaktadır.
 
Üçüncü olarak, AB üyesi ülkelerde son dönemlerde AB’ye şüpheyle yaklaşan (Euroskeptik) ve entegrasyon karşıtı siyasi partileri destekleyen insanların sayısı giderek artmaktadır. Bu bağlamda, Fransa ve İngiltere’de aşırı sağ ve aşırı milliyetçi partilerin seçimlerde elde ettiği zaferler durumu açıkça gözler önüne sermektedir. Söz konusu partilerin yeni seçilen Avrupa Parlamentosu’ndaki koltuk sayısı, entegrasyon yanlısı partilerin politikalarını sona erdirecek kadar güçlü bir engel oluşturmayacak olmasına rağmen, trendler endişe verici görünmektedir. Entegrasyon yanlısı ana akım Avrupalı politikacılar, demokrasi açığıyla başa çıkmanın yolunu bulamadıkları ve seçmen kitlesini mevcut sorunlara ancak AB düzeyinde çözüm bulunabileceğine ikna edemedikleri takdirde, ulusal düzeyde ve Birlik seviyesinde gerçekleştirilecek seçimlerde ciddi kayıplarla karşılaşabilirler.
 
Dördüncü bir tespit olarak ise, Almanya ve Fransa gibi Birlik’in çekirdek üyelerindeki milliyetçiliklerin yükselişinin durmaması halinde, AB’nin uluslararası bir aktör olarak inandırıcılığının zedelenebileceği ifade edilebilir. Bu bilhassa önemlidir. Çünkü AB’nin uluslararası bir aktör olarak hareket etmesindeki temel fikir, Avrupa’da ve çevre coğrafyasında barışın her şeyden önce Almanya ve Fransa’nın Avrupalılaştırılmasıyla mümkün olacağı anlayışıdır. Bu, geçmişte ABD’nin Doğu’da Sovyet tehdidinin varlığını sürdürdüğü ve savaş sonrası ilk neslin güçlü Avrupa yanlısı eğilimlerinin olduğu bir ortamda AB entegrasyon sürecine ciddi bir destek vermesi ve bağlılık göstermesiyle mümkün olmuştu. Günümüzde söz konusu faktörlerin hiçbiri geçerli değildir. ABD, Soğuk Savaş’ın sona erdiği ilk yıllardan itibaren Avrupalı ortaklarından ısrarla dış politika ve savunma politikası alanlarında kendi kurumsal ve operasyonel kabiliyetlerini geliştirmelerini talep etmiştir. Ancak ABD’nin, Avrupa’nın entegrasyonu ve güvenliğine olan bağlılık derecesinin son yıllarda azaldığı görülmektedir. Burada önemli olan Amerikalıların AB’nin güvenilir bir uluslararası aktöre dönüştüğünü görme arzusu değil; Avrupalılara kendi güvenliklerini artırmaları için daha fazla sorumluluk almaları gerektiğine dair mesajlarının Avrupa’nın entegrasyonu ve güvenliği konusunda gösterdiği bağlılık düzeyine yönelik kıtada giderek büyüyen bir şüpheciliğe yol açmış olmasıdır. ABD, dünya çapında barış ve düzeni sağlama maliyetlerinin tüm güçler tarafından paylaşılması gerektiği görüşünü giderek daha fazla benimsemektedir ve Washington’ın Asya-Pasifik bölgesindeki stratejik öncelikleri, Avrupa’daki önceliklerini gölgede bırakmaktadır. ABD’nin bu teşvikleri, aslına bakılırsa Avrupalıları kendi kabiliyetlerini geliştirmeye itebilir ve AB’nin entegrasyon sürecine ivme kazandırabilirdi. Ne var ki bu tutumun, Avrupalıların ABD’nin Avrupa’ya gösterdiği ilgiden daha fazla kuşkulanmalarına neden olduğu gözlenmektedir. Günümüzde Avrupalıların, ABD bir yana kendi aralarında dahi ortak bir stratejik güvenlik perspektifine sahip olmadıkları ve ortaya çıkan güvenlik sorunlarının, kendi kıtalarında daha derin bir entegrasyon sürecini gerektirdiğini göz ardı ettikleri görülmektedir.
        
AB entegrasyon sürecinin bir barış süreci olarak başarıya ulaşmasının, Almanya ve Fransa’nın Avrupalılaştırılmasına bağlı olduğu görüşü bu ülkelerdeki Soğuk Savaş sonrası nesillerce, II. Dünya Savaşı sonrasının ilk nesilleri kadar gönülden desteklenmemektedir. Genç Fransızlar, Fransa’nın AB’nin entegrasyon sürecine kendi şartları doğrultusunda yön verememesinden ve Almanya’nın yeniden güçlendiği, AB’nin de yeni üyelerin yol açtığı sorunlarla başa çıkmakta zorlandığı bir ortamda kendi ulusal çıkarlarını gözetemeyeceğinden endişe duymaktadır. Genç Almanların korkusunun temelinde ise, Almanya’nın AB entegrasyon sürecinde hakimiyeti ele geçirememesi ve her bakımdan normal bir ülke olamaması durumunda söz konusu sürecin ülkenin tek başına küresel bir aktör olmasını sağlayacak potansiyeli ortadan kaldırması ihtimali yatmaktadır. Genç Almanların ve Fransızların bu düşünce biçimi, AB entegrasyon sürecinin uluslarüstü veya federal bir yapıda sürdürülmesi açısından iyi bir izlenim vermemektedir. Hiç kuşkusuz genç Avrupalılar babaları kadar Atlantikçi ve entegrasyon yanlısı değildir. Diğer taraftan AB’nin Akdeniz’e kıyı üyelerindeki genç nesillerin durumu dikkate alındığında, bilhassa 2008’de ortaya çıkan ekonomik kriz sonrası şartlarda, ortaya ne kadar karamsar bir tablonun çımakta olduğu daha net görülmektedir.
 
Bu analiz kapsamında son olarak, AB’nin diğer küresel oyuncular gözündeki sarsılan imajı ele alınabilir. Güvenilir bir uluslararası aktör olabilmek için sadece irade ve kabiliyet sahibi olmak yeterli değildir. Sistem içerisindeki diğer unsurlar tarafından aynı şekilde kabul edilmek gereklidir. Daha fazla ayrıntıya girmeden, ne Rusya ne Çin ne de ABD’nin AB’yi tek başına güvenilir bir uluslararası aktör olarak görmediğini söylemek yeterli olacaktır. Ruslar ve Çinliler, AB’nin mevzuata dayalı, çok taraflı ve liberal bir düzenin savunuculuğunu yapmasından hoşnut değildir. Bu iki ulus, kendilerine ait etki alanları üzerinde hak iddia etme, güçlü birer reelpolitik kimliğe sahip olma ve dünyaya güç politikası prizmasından bakma noktasında oldukça istekli görünmektedir. Bu reelpolitika geleneğinin son tezahürü, Rusya ve Çin’in Ukrayna krizi sonrası oluşan küresel politikanın bir sonucu olarak imzaladıkları tarihi doğalgaz anlaşmasında görülebilir. Öte yandan ABD, AB entegrasyon sürecini meşru kabul etmekte ve Avrupalıların, dünya çapında ortaya çıkabilecek sorunlara karşı kendisiyle işbirliği yapmaları suretiyle, dış politika ve güvenlik politikası alanlarında kendi kabiliyetlerini geliştirmelerini desteklemektedir. Amerika’nın AB entegrasyon sürecine olan desteği, esas itibarıyla son derece araçsal ve stratejiktir. ABD, Avrupa’nın bağımsız bir stratejik kimliğe sahip olmasını kendi çıkarına uygun bulmamaktadır. ABD, Rusya ve Çin’in ortak özelliği ise, başlı başına bir uluslararası aktör olarak AB ile bir işbirliğine gitmektense, üye ülkelerle ayrı ayrı ilişkiler kurmayı tercih etmeleridir.
 
Yukarıda ortaya çıkan tablo, AB’nin bir yandan entegrasyon sürecinin meşruiyetiyle, öte yandan güvenilir bir uluslararası aktör olma yolundaki girişimleriyle ilgili ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu izlenimini vermektedir. Ancak bardağın diğer yarısının da dolu olduğunu görmek gerekmektedir.

 
 

 

Back to Top