Irak'ta Derinleşen IŞİD Krizi ve Türkmenler

Ali SEMİN
21 Ağustos 2014
A- A A+

Irak’ta, 30 Nisan 2014 tarihinde yapılan genel seçimler ve beraberinde getirdiği süreç Bağdat’ta hükümet kurma krizine sebep olmuştur. Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Musul’un kontrolünü ele geçirmesiyle birlikte Irak, fiziki bir bölünme noktasına gelmiştir. Etnisite ve mezhepsel farklılıklar üzerine kurulu siyasi denklem, IŞİD’in eylemleriyle beraber dönüşmeye başlamıştır. İşgalin ardından oluşan kaotik ortam IŞİD’e fayda sağlamaktadır. 2006 yılında Nuri el-Maliki’nin başkanlığında kurulan Bağdat merkezi hükümeti içerisindeki siyasi istikrarsızlık ise IŞİD’in Irak’taki gücünün artmasındaki en temel sebeplerden birisidir. Irak’taki gelişmeler dikkatlice değerlendirildiğinde IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinin ardında birçok neden olduğunu söylemek mümkündür.

 

Bu analizde IŞİD’in sözde “hilafet devleti” ilan etmesi ve Irak’taki Sünni Arap bölgelerinde güç kazanmasının sebepleri irdelenirken Bağdat’ın siyasi yapısı ve bunun Türkmenlerin durumuna nasıl yansıyacağı değerlendirilecektir. Ayrıca Irak’taki gelişmeler ışığında Türkiye’nin Türkmen politikası analiz edilmeye çalışılacaktır.

 

IŞİD’in Musul’u Ele Geçirmesi 

 

IŞİD’in, Irak’ın en büyük ikinci kenti olan Musul’u 10 Haziran 2014 tarihinde ele geçirmesi hem Irak hem bölge tarihi için adeta bir dönüm noktasıdır. IŞİD Musul’u kontrol etmekle birlikte tüm kamu kuruluşlarına el koyarak kentteki merkez bankasında bulunan 430 milyon dolar ve külçe altınları ele geçirmiştir.(1) IŞİD, 1500 silahlı militanıyla 30 bin kişilik Irak ordusuna ait güçlerin Musul’da olmasına rağmen kenti kontrolüne geçirebilmiştir. Bu süreçte IŞİD’den kaçıp Erbil’e sığınan Musul Valisi Etil el-Nuceyfi’nin İçişleri Bakanlığı Vekili Adnan Esedi ile Musul’un ele geçirilmesinden bir gün önce yaptığı görüşmelerin detayları yayımlanmıştır. Buna göre Vali Etil, Bağdat’a IŞİD tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve Kuzey Irak Kürt yönetiminden Peşmerge gücünün gönderilmesini talep etmiştir. Fakat Nuceyfi’nin bu talebinin reddedilmesiyle Bağdat’ın Musul’u gözden çıkardığı anlaşılmıştır.

 

IŞİD'in Musul’u kontrol etmesinin Irak’a bilançosu ağır olmuştur. Bütün bu gelişmeler ışığında IŞİD’in, Irak ve Suriye’de sözde “İslam Devleti”ni ilan etse de, insan haklarına aykırı eylem ve harekât tarzı İslamiyet ile bağdaşmamaktadır. IŞİD’in özellikle Irak’ta ve Suriye’de kutsal ve tarihi mekânlara düzenlediği saldırılar dikkate alındığında, Musul’u kontrol ettikten sonra Hz. Yunus camisi ve Osmanlı valisi Mustafa Paşa tarafından hicri 1057 yılında inşa edilen Hz. Şit Camisi ve türbesini patlatmıştır. IŞİD ayrıca tüm dini inançlar bakımından kutsal sayılan bazı cami ve türbeleri yok etmiştir. IŞİD’in kontrol ettiği tüm bölgelerde halka baskı uygulanmaktadır. Örneğin IŞİD, Ramazan Bayram’ında kontrol ettiği kentlerde bayram namazını kılmayı yasaklamış, Hıristiyan ve Yezidileri dinlerini değiştirmeye zorlamıştır. Bu nedenle IŞİD’e destek veren Sünni Arap aşiretler örgütün Musul’daki tutumundan rahatsızlık duymaktadır.



 

Öte yandan IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden sonra 2014 yılının Haziran ayından 8 Ağustos’a kadar başta Musul olmak üzere Telafer, Sincar, Mahmur, Selahaddin, Diyale, Tuzhurmatu, Tikrit, Anbar kentlerinden göç etmek zorunda kalanların sayısı 1 milyon 500 bin olarak açıklanmıştır.(2) Bu sayının 600 bininin yalnızca Haziran ayına ait olması ise IŞİD’in oluşturduğu tehdit ve etkiyi göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. IŞİD’in Sünni Arap bölgelerinde elde ettiği güç ise bölgede ciddi bir demografik değişime yol açmaktadır. Birleşmiş Milletler'in yayımladığı açıklamaya göre 2014 yılının ilk yarısına kadar ülkedeki şiddet ve kaotik durumdan ötürü en az 5576 kişi de hayatını kaybetmiştir.(3) IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden önce Irak’ta işsizlik oranı ise yüzde 12 iken yüzde 20’ye yükselmiştir. Gençler arasındaki işsizlik oranının ise yüzde 28’den 38’e yükseldiği belirtilmektedir.  Yoksulluk sınırının altında kalan nüfus oranı yüzde 19’dan 30’a kadar arttığı ifade edilmektedir.(4)

 

IŞİD’in Musul’u kolaylıkla ele geçirmesinin altında yatan temel sebep bazı Sünni Arap aşiretlerinin ve gruplarının örgüte destek vermesidir.  Irak’taki IŞİD’e bazı Sünni Arapların destek vermesinin ardında yatan üç temel etkenden söz edilebilir. Bunlar:

 

  1. Bağdat’ta Şii çoğunluklu yönetim Sünni Arapların 2003 yılından bu yana devletin yeni yapısına desteğini tam anlamıyla sağlayamamıştır. Şu noktaya dikkat çekmek gerekir ki, Sünni Araplar Aralık 2005’ten beri Irak’ta yapılan tüm yerel ve genel seçimlere katılsalar da, ülkede ABD'nin kurduğu siyasi sürece bütün bir Sünni desteği görmek zordur. Dahası ABD işgali sonrasında Irak’ta kurulan siyasi denkleme gerçek manada destek veren Sünni Arapların oranının %25 ile %30 civarında olduğu söylenebilir. Radikal grupların Sünni Arap bölgelerinde destek bulmalarının ardındaki sebeplerden birisi de budur. Yıllarca Irak yönetimindeki iktidar piramidinin tepesinde olan Sünni Arapların işgalle birlikte ülkenin siyasi ve askeri kademelerinde (Şiiler ve Kürtlerden sonra)  üçüncü sıraya düşürülmeleri devlet ile Sünniler arasında kırılganlığa sebep olmuştur. Bu durumun tek sorumlusu Maliki/Şiiler değildir, ABD’nin konjonktürel olarak kurduğu siyasi denklemdir. İşgalin üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen bu sistemin başarısız olduğu, ulusal birliği yok ettiği ve ülkede kaotik ortamın zeminini hazırladığı görülmektedir.

 

  1. Maliki’nin Aralık 2011’den beri ABD’nin ülkedeki askerlerini geri çekmesiyle birlikte Sünni Araplara yönelik izlediği tecrit ve baskı siyaseti IŞİD’in diğer Sünni silahlı aşiret ve gruplar aracılığı ile desteğini genişletmesine yol açmıştır. Maliki’nin Sünnilere karşı izlediği baskıcı ve dışlayıcı siyasetin arkasındaki temel nedenlerden birisinin de kendisine yönelik olası bir askeri darbe kaygısı olduğu düşünülebilir. Diğeri ise, Şii kamuoyu içerisinde siyasi anlamda liderlik konumunu güçlendirmektir. Aslında Maliki’nin tutumuna bakıldığında Irak’ta Arap milliyetçiliğini ve mezhepçiliği aynı istikamette yürütmeye çalıştığı görülmektedir.

 

  1. ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle beraber temel icraatlarından birisi devletin tüm güvenlik kurumlarını feshederek etnisite ve mezhebe dayalı yeniden bir güvenlik yapılanması oluşturmasıdır. ABD’nin diğer bir icraatı ise, İran tarafından kurulan Bedir Tugayları gibi pek çok Şii milisini ve Kürt Peşmerge gücünün bir kısmını Irak ordusuna ve güvenlik güçlerine katmasıdır. Saddam Hüseyin döneminde Irak ordusunu oluşturan Sünni üst düzey komutanların ve askerlerin yeni kurulan güvenlik sisteminin dışında bırakılmasının ülkenin güvenlik sorununu artırdığını söylemek mümkündür. Böylece işsiz kalan eski subay ve askerler direniş eylemlerine ve el-Kaide gibi terör örgütlerine katılmaya başlamıştır. Bu durum ordu, istihbarat ve güvenlik teşkilatlarının kurumsallaşmasına ve ülkede ulusal güvenliğin sağlamlaşmasına engel oluşturmaktadır.

 

Maliki’nin Sünni Arap bölgelerine yönelik başlattığı askeri operasyonlar ve Suriye’de yaşanan kriz IŞİD’in hareket alanını genişletmiştir. Bilhassa 27 Aralık 2013 tarihinde el-Irakiye listesi milletvekili Ahmet Alvani'nin evine baskın düzenlenip tutuklanması neticesinde bir yıldan beri Anbar il meclis binası önünde göstericilerin kurduğu çadırların Maliki’nin emri doğrultusunda yıkılması Sünni Araplar açısından bir kırılma noktası olmuştur. 2003 yılından bu yana ne ABD ne de bölge ülkeleri (Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün ve Arap Birliği) Sünni Arapları bir bütün olarak Saddam sonrası Irak'ın siyasi sürecine entegre edebilmiştir. Bu durum Irak'ta başarısızlığın zeminini hazırlamıştır. Çünkü Irak'ın işgali öncesinde devletin tüm kurumlarına hâkim olan Sünnilerin dışlanması ülkenin istikrara kavuşmasını engellemiştir.

 

Sünni Araplar sosyolojik anlamda homojen bir toplum değildir. Irak’taki Sünni Arap aşiretler ülkede yaşanan gelişmelere karşı aldıkları tavra göre üç gruba bölünmüştür. Birinci grup aşiretler Bağdat yönetimiyle hareket ederek Maliki'den para ve silah yardımı almaktadır. 2008 yılında Sünni Araplardan oluşan el-Sahva Gücü'nün (Uyanış Gücü) lideri Ahmet Ebu Rişa, el-Duleym, el-Ubeyd ve el-Cubur, elbu-İsa gibi aşiretlerin bir kısmının Kerkük, Diyale ve Anbar’a bağlı Ramadi ve Felluce’de Bağdat yönetimi ile hareket ettiği bilinmektedir. İkinci grup aşiretler IŞİD'i Şii çoğunluklu Bağdat yönetimine karşı koruyucu olarak görmektedir. IŞİD’in Sünni Arap bölgelerini kontrol etmesine destek veren aşiretler arasında Hadidi, Şamar, el-Bakare, el-Naimi gibi aşiretlerin bir bölümünden söz edilebilir. Hadidi ve Şamar aşiretleri, Orta Doğu’da geniş coğrafyaya yayılmış büyük Arap aşiretlerindendir. Üçüncü grup aşiretler ise, hem IŞİD'i hem de Bağdat yönetimini reddederek kendi silahlı güçleriyle bölgelerini kontrol etmeyi hedeflemektedir. Bu aşiretlerin çoğunluğu Anbar ilindeki el-Duleym ve Kubeysi aşiretinin büyük bir bölümünden oluşmaktadır. Bu durum Sünni Arap aşiretlerinin arasında bir güç mücadelesi ortaya çıkarmıştır. Maliki’nin, Sünni aşiretler arasındaki bu güç mücadelesini 10 Haziran'a kadar kendi lehine kullandığı ifade edilebilir. Bu açıdan bakıldığında Musul, Selahattin, Diyale ve Anbar vilayetlerinde yaşanan gelişmeler Bağdat'taki Maliki yönetimine karşı bir Sünni koalisyonu olarak görülebilir. Bahse konu bu koalisyonun önümüzdeki süreçte daha da belirginleşmesi beklenebilir.

 

Irak ordusunun Musul’da direnememesi ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Irak ordusu yapılan silah anlaşmaları ve yatırımlara rağmen halen istenilen seviyeye ulaşmamıştır. ABD işgal sonrasında Irak'ın ordu ve güvenlik güçlerine 41 milyar dolarlık bir harcama yapmıştır. Irak, ABD'den 2005 yılından 2014 yılına kadar 14 milyar dolarlık silah ve askeri malzeme almıştır. ABD Bağdat Büyükelçiliği Güvenlik İşbirliği Ofisi Başkanı Tümgeneral Michael Bednarek yaptığı açıklamada, 2014 yılının Haziran ayına kadar ABD'nin Irak'a 389 tanksavar füze ve 14 milyon parça mühimmat teslim ettiğini söylemiştir.(5) Bağdat’ın Rusya'dan 4,2 milyar dolar, Çek Cumhuriyeti’nden 1,1 milyar dolar ve İran'dan 1,9 milyon dolarlık silah aldığı belirtilmektedir.(6) IŞİD krizi ile birlikte Washington yönetimi Bağdat'a 300 askeri danışman göndermiştir. ABD'nin gönderdiği danışmaların Irak ordusu ile çalışmaları sonucunda hazırladıkları 120 sayfalık raporda ise, ülkedeki güvenlik sorunlarının çözülmesi ve IŞİD'in kontrol ettiği bölgelerden çıkarılması için Irak ordusunun yeterli olmadığı vurgulanmaktadır.

 

Bütün bu harcamalara karşın Musul'a saldırıda bulunan ve militan sayısı 1500 olarak tahmin edilen IŞİD'e karşı 30 bin Irak askeri savaşmadan kaçmıştır. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi Irak ordusunda görev yapan paralı askerlerin ülkenin ulusal birliğine inancının olmamasıdır. Diğeri ise Irak güvenlik güçlerinin Şiiler, Sünniler ve Kürtlerden oluşan bir karma yapı olmasıdır. Irak’ın işgalinden sonraki siyasi ve toplumsal bölünmüşlük Irak ordusuna da yansımış ve bu bölünmüşlük hali Irak ordusunu zayıflatan etmenlerden biri haline gelmiştir. Örneğin Maliki'nin Musul gibi bir kentte görevlendirdiği komutanların IŞİD'e karşı direnmeden askerlere geri çekilme emri verdiği iddia edilmektedir.

 

Krizin Türkmenlere Etkisi

 

ABD işgali sonrasında Irak'ın üçüncü kurucu unsuru olan Türkmenlerin siyasi denklemin dışında kaldığı görülmektedir. İşgal ile beraber başta Kerkük olmak üzere Türkmenlerin yaşadığı bölgelerin neredeyse tamamı Bağdat-Erbil arasında anayasanın 140.maddesi doğrultusunda anayasal bir kriz haline getirilmiştir. Irak anayasasının 140.maddesine göre Kerkük’ün üç aşamada (normalleşme, nüfus sayımı ve referandum) Kürt yönetimine bağlanması öngörülmektedir.  Özellikle enerji ve tarım zengini olan Türkmen bölgelerinde güvenlik ve göç sorunu yaşanmaktadır. 10 Haziran 2014 tarihinden beri IŞİD'in ilerlemesi sebebiyle Musul'un Telafer ilçesi ve civar köyleri, Selahattin iline bağlı Tuzhurmatu, Süleyman Beg, Yengice, Emirli, Bastamlı, Kerkük'e bağlı Tazehurmatu ve Beşir köyü, Diyale'ye bağlı Karatepe, Hanekin, Sadiye gibi Türkmen bölgeleri adeta ateş çemberindedir.

 

Diğer yandan IŞİD'in kontrol ettiği bölgelerde Türkmen katliamı ve insanlık dramı yaşandığı söylenebilir. Haziran ayından beri 300 bine yakın Türkmen’in ülke içerisinde göç etmek zorunda kalmış, 3 bin Türkmen ailesi ise Türkiye ve İran’a göç etmiştir. Dahası 300’e yakın Türkmen de hayatını kaybetmiştir. Her gün 5 ile 10 çocuk 50 derece hava sıcaklığından ve sığındıkları bölgelerin kötü koşullarından dolayı hayatını kaybetmektedir. Burada temel sorun Türkmenlerin kuzey Irak gibi kendi kontrolünde bulunan bölgelerinin olmamasıdır. Dolayısıyla göç etmek zorunda kalan Türkmenler ise Arap ve Kürt bölgeleri arasında sıkışmış durumdadır. IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinin ardından bölgesel ve uluslararası toplumun Türkmenlere karşı etnik ayrımcılık yaptığı görülmektedir. IŞİD’in 4 Ağustos’ta Musul’a bağlı Yezidilerin yaşadığı Sincar ilçesini ve Mahmur’u ele geçirmesiyle birlikte başta ABD olmak üzere bölgesel ve uluslararası toplumun verdiği tepki örnek gösterilebilir. 10 Haziran’dan bu yana IŞİD kontrolündeki Türkmen bölgelerinde yaşanan insani drama rağmen Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler sessiz kalmıştır. Örneğin, 15 bin nüfuslu Türkmen nahiyesi Emirli’nin iki aydan beri IŞİD tarafından abluka altına alınması ve oradaki insanlara ABD, Bağdat ve Erbil tarafından Sincar bölgesine benzer ne bir kurtarma ne de insani yardım girişiminin olması dikkat çekmektedir.

 

Musul’a bağlı Talefer’de, Tuzhurmatu’ya bağlı Yengice, Bastamlı ve Emirli’de, Diyale’ye bağlı Karatepe, Hanekin, ve Celavla’da Türkmenlerin yaşadığı insani sorunu çözmek için ne bölge ülkeleri ne de uluslararası toplum adım attı. Sincar’daki gelişmelerin ardından BM, ABD ve Avrupa Birliği’nin Yezidi göçmenlere insani yardım yapması ve Peşmerge gücüne silah desteği sağlaması gibi atılan adımların hiçbiri Türkmenler için atılmamıştır.   

 

Dolayısıyla Türkmenlerin iki boyutta yaşamsal tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarını ifade etmek gerekir. Bunlardan birisi kendi bölgelerini terk etmek zorunda bırakılan Türkmenlerin toprak kaybına uğrama riskidir. İkincisi ise, Türkmenler arasında Sünni ve Şii olarak mezhepsel anlamda farklılıkların belirginleşmesi kaçınılmaz olmasıdır. Türkmenler mezhep farklılığı olarak Şii-Sünni bir yapıya sahiptir. Fakat Türkmenler mezhepsel ayrışmalardan ziyade üst kimliğini korumaya çalışmaktadır. Özellikle Telafer'den göç eden Türkmenlerin kuzey Irak Kürt yönetimi tarafından Erbil'e girişleri engellenmiştir. Kürt yönetiminin Kuzey Irak’a girişleri engellemesi sonucu Türkmenlerin güneydeki vilayetlere yönelmeleri Türkmenlerin mezhepsel olarak ayrışmasını tetikleyebilir.

 

Bütün bu gelişmeler değerlendirildiğinde, Irak’ta 10 Haziran sonrasında yaşanan hadiselerin Türkmen bölgelerinde demografik yapının bir kez daha kapsamlı bir biçimde değişmesine ve yakın gelecekte Türkmen kimliğinin bölünmesine yol açacağına delalet etmektedir. ABD’nin işgali sonrasında nasıl Arap kimliğinde Şii-Sünni olarak bir kırılma yaşandıysa, IŞİD’ın Musul’u kontrol etmesiyle beraber Türkmenlerin de mezhepsel olarak ayrışmasına dönük bir planın hayat geçirilmesi söz konusudur. Bu plan eğer Türkmenler içerisinde derin bir mezhepsel ayrışmaya doğru bir başarı elde ederse, Türkmenler için en tehlikeli ve en kaotik bir durumdur.

 

Öte yandan son dönemde Türkmenlere ve bölgelerine yönelik düzenlenen saldırı, göç ve adam kaçırma olaylarında artış görülmektedir. Örneğin, 24 Haziran'da Kerkük'te Irak Türkmen Cephesi'nin Seçim Dairesi Başkanı ve Kerkük İlçe Meclis Başkanı Munir Kafili düzenlenen suikast sonucunda hayatını kaybetmiştir. Türkmenlere dönük bu tür eylemlerin birkaç sebebi vardır.

 

Birinci sebep, Türkmenlerin mevcut yerleşim yerlerini terke zorlanmasıdır. İşgal sonrası dönemde Irak’ta Türkmenler ülkenin toprak bütünlüğünü savunmuştur. Sünni Araplar da artık Irak'ın üçe bölünmesini destekler hale getirilmiştir. Ayrıca Türkmenlerin, Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri arasında tercihlerini yapmaları için Türkmen yetkililere ve vatandaşlara karşı baskılar artmaktadır. Türkmenler coğrafi olarak Kürtlerin ve Sünni Arapların oluşturduğu bölgelerden biriyle işbirliği yapmak zorunda kalabilir. Türkmenlerin böylesi bir tercihle karşı karşıya kalması durumunda coğrafi ve/veya mezhepsel olarak ikiye bölünmeye mahkûm kalacakları söylenebilir.

İkinci sebebi olarak ise, başta Kerkük olmak üzere tartışmalı bölgelerde düzenlenen saldırı, suikast ve göçe zorlama gibi eylemlerin arkasında Türkmenlerin göçe zorlanmasının amaçlandığı ifade edilebilir. IŞİD'in ilerleyişi sonrasında Peşmergelerin Kerkük'ü koruması gelecek dönemde Türkmenleri Irak anayasasındaki 140.maddesi kapsamında referandumun yapılmasını kabul etmeye zorlayabilir.

 

Bu bağlamda Türkmenlerin güney bölgelere göç etmeye zorlanması bölgesel açıdan da Irak'taki güç mücadelesi bağlamında Türkiye-İran ilişkilerine de yansıyabilir. Şii Türkmenlerin güneye yerleşmesi Türkmenlerin asimile edilmesine ve mezhepsel olarak ikiye bölünmesine yol açması kaçınılmazdır. Bu durum önümüzdeki zaman diliminde Şii Türkmenlerin İran'ın nüfuzu altına girmesi ve Sünni Türkmenlerin ise Türkiye'nin etkisi altında kalması, Irak'taki Türkmen varlığı için en büyük tehlikedir.

 

Bu açıdan bakıldığında Türkmenlerin böylesi bir tehlikenin üstesinden gelmesi için atılması gereken adımlar şu şekilde sıralanabilir.

 

1. Irak’ta tüm Türkmen siyasi partilerinin, kurum ve kuruluşların mezhepsel bölünmeye karşı birlikte hareket etmelidir.

2. Başta Irak Türkmen Cephesi (ITC) olmak üzere Türkmen parti ve teşkilatları ortak kriz masası oluşturmalıdır. Kriz masası, genel olarak ülkede meydana gelen her türlü siyasi, güvenlik ve ekonomik krizleri, özelde ise Türkmen bölgelerinde yaşanan gelişmeleri değerlendirmeli, iyi analiz etmeli ve çözüm üretebilmelidir. Şunu vurgulamakta fayda vardır, kriz yönetiminde yüzde yüz başarılı bir çözüm üretilmeyebilir, ancak en az zararla krizden çıkma yolu bulunmalıdır.

3. ITC ile birlikte Türkmen siyasi hareketinde söz sahibi olmak isteyen Türkmen parti ve kurumları reform edilmeli ve yeniden yapılanmaya gitmelidir. Türkmen siyasi sahasındaki tüm kurum ve müesseseler koordineli bir şekilde çalışmalıdır. Türkmen siyasi partileri birbirileriyle politik, ideolojik ve vizyon anlamında anlaşmayabilir. Fakat Türkmenlerin geleceğiyle ilgili stratejik kararlarda birlikte harekât etme kabiliyetine sahip olmalıdır. Türkmenler kendi içlerindeki belli başlı konulardan dolayı yaşadıkları bölünmenin önüne geçilmelidir.  Türkmen siyaseti artık bölgesel ve uluslararası arenada yaşanan gelişmelere odaklanmalıdır.

4. Türkmen partilerindeki yürütme organına seçilen başkan ve üyeler Türkmen bölgelerinde yapılan seçimlerle göreve getirilmelidir. Türkmen siyasetini etkinleştirmek amacıyla yapılan kurultaylar neticesinde seçilenlerin toplum tarafından tam manasıyla desteklenmediği söylenebilir. Bu nedenle Türkmen siyasi hareketindeki tüm üst düzey kadrolar Türkmen bölgelerinde yapılan seçimlerle göreve getirilmesi gereklidir. 
 

Öte yandan Türkiye’nin Irak’ta yaşanan Türkmen sorununa ilişkin atması gereken adımlardan bahsedilebilir.

1.  Türkiye, Irak’ta Türkmenlerin yaşadığı siyasi, ekonomik, insani ve güvenlik sorunlarına Türk milliyetçiliği olarak bakmamalıdır. Çünkü Irak’ta Türkmenlere yönelik izlenen göçe zorlama, asimilasyon, suikast ve fidye karşılığında adam kaçırma eylemleri artık ciddi bir insani sorun haline gelmiştir. Türkmen sorunu artık Türk milliyetçiliğinin bir sorunu olmaktan çıkarak insani kriz halini almıştır.

2. Irak’ta yaşayan tüm etnik ve dini gruplara dış destek yapılmaktadır. Örneğin, Kürtlere ABD, Batı ve bölge ülkeleri destek vermektedir. Şiileri, İran her türlü desteklemektedir. Sünni Araplara, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün yardım etmektedir. Türkmenlere ise, maddi yardım olarak Türkiye’nin desteği büyüktür. Fakat Ankara’nın Türkmenlere siyasi destek anlamında eksik kaldığı söylenebilir. Bilhassa ABD’nin askerlerini geri çekmesi ve Ankara-Erbil arasındaki ilişkilerin güçlenmesi sonucunda Türkiye’nin Irak politikasında Türkmenler fazlasıyla geri plana itilmiştir.

3. Türkiye, Irak'ta yaşayan Türkmenlerin bu tür tehlikelerden kurtulması için tüm Türkmen siyasi hareketini yeniden bir araya getirmelidir. Ankara’nın Kuzey Irak’ta Türkmen sorununun çözümü için atılan adımlardan sonra Türkmen-Kürt ilişkilerinin normalleşmesi için ciddi girişimlerde bulunulabilir.

4. Ankara’nın Erbil yönetimiyle geliştirdiği ilişkilerinin Türkmenlere olumlu yansıması görülmelidir. Örneğin Kuzey Irak Kürt yönetiminde Türkmenler bölgenin ikinci unsur olarak bir muamele görmesi sağlanmalıdır. Irak’taki tüm gruplarının Türkmenlerin arkasındaki Türkiye desteğinin ağır bir şekilde hissetmelidir.

 

Başka bir ifadeyle Irak politikası kapsamında Türkmenlere yönelik ayrı bir politika izlemelidir. Aksi takdirde IŞİD’in Musul’u kontrol etmesinden sonraki süreçte Türkmenler, Ankara, Tahran ve Bağdat arasında bölünebilir.

 

Kürtlerin Bağımsızlık Söylemi

 

IŞİD’in Musul’u kontrol etmesiyle birlikte Peşmerge güçleri, başta Kerkük olmak üzere tüm tartışmalı bölgeleri denetiminde tutmaya başlamıştır. Kürt yetkililer, IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden sonra Irak’ın fiili olarak üçe bölündüğünü ve artık geri dönüşü olmayan bir istikamette ilerlediğini ifade etmiştir. Bu bağlamda Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Iraklı Kürtlerin kendi kaderini tayin etme zamanı geldiğini açıklayarak bağımsız Kürt devletinin kurulması için çalışmalar başlatmıştır. Barzani, Kürtlerin referanduma gideceğini belirterek 3 Temmuz’da Kürt parlamentosuna yardım çağrısında bulunmuştur. 24 Temmuz’da ise Kürt parlamentosu referandum yasasını kabul etmiştir. Referandum yasasının Kürt Yönetimi Başkanı Barzani tarafından onaylanması durumunda 90 gün içerisinde referandum ve 9 kişiden oluşacak seçim komisyonu kurulacaktır.

 

Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Barzani’nin bağımsızlık söyleminin ardından 23 Haziran’da ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Bağdat ve Erbil’i ziyaret ederek çoğulcu ve ulusal hükümet kurma teklifini Iraklı tüm taraflara ilettiğini açıklamıştır. Kerry’nin Irak ziyareti sırasında en kritik görüşmesi ise bağımsızlık ilan etme çalışmaları başlatan Barzani ile olan görüşmesidir. Kerry’nin ziyaretinden sonra ABD’nin mevcut konjonktürde Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına karşı olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle Barzani’nin bağımsızlık ilan etme açıklamalarının azaldığı dikkat çekmektedir. Iraklı Kürtlerin şu aşamada bağımsızlık ilan etmesi kısa vadede başarılı olsa da, bağımsızlık girişiminin orta ve uzun vadede başarısız olma ihtimali kuvvetlidir. Başka bir tabirle Barzani’nin bağımsız Kürt devleti kurma gibi açıklamaları Kürt kamuoyuna yönelik olarak okunabilir. Çünkü bağımsızlık söylemi Barzani’nin hem Irak’taki hem de bölgedeki Kürtler üzerindeki liderlik konumunu pekiştiren bir eylemdir. Şu hususa değinmekte fayda vardır ki, IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden sonra birçok Sünni yetkilinin ve aşiret liderlerinin Erbil’de bulunmasına rağmen Kerkük’ün Kuzey Irak’a bağlanmasına olumlu baktığına dair herhangi bir açıklama yapılmamaktadır. Bu sebeple Iraklı Kürtlerin, içeride Araplar, bölgedeyse Türkiye ve İran engelini aşması gerekmektedir. Dolayısıyla Barzani'nin Kürt parlamentosuna danışması, Bağdat’taki parlamento başkanlık seçimlerine Kürt milletvekillerini göndermesi, Cumhurbaşkanı adayı belirlemesi ve bağımsızlık için referanduma gidileceğini söylemesi bu konuyu zamana yaydığının göstergesidir.

 

Iraklı Kürtlerin sadece Kerkük’ü ele geçirerek ve petrol çıkartıp satarak devlet ilan etmesinin doğru bir strateji olmadığını söylemek gerekir. Iraklı Kürtlerin önünde bağımsızlık ilan etmekten ziyade ülkede konfederal bir yapı kurulması için çalışması daha önceliklidir. Dolayısıyla Kürtlerin bağımsızlık söylemiyle ulaşmak istedikleri hedeflerden biri devlet ilan etmekten öte Irak’ın konfederal bir sisteme geçişini sağlamak olduğu söylenebilir. Buna ilaveten ABD’nin politikaları konjonktürel olarak Irak’ta kurulacak bir Kürt devletinin çıkarlarına hizmet etmeyebilir. Obama yönetiminin Irak’ta orta vadede Şii eksenli bir yönetime destek vermeye devam edeceğini ifade etmek mümkündür. 

 

ABD’nin Federatif Yapı Stratejisi

 

ABD işgali sonrası Bağdat’ın siyasi denklemi, çoğunluğu Şii-Kürt eksenli ve kısmi bir Sünni Arap desteğiyle kurulmuş, bu durum da ülkede zoraki bir bütünlüğe yol açmıştır. Zaman içinde bu tablo doğal olarak çekişmeye, hesaplaşmaya ve ülkenin zenginliklerini bölüşmeye yönelik bir mücadeleye doğru evrilmiştir. Bu sebeple Irak’ta, ABD’nin geleceğe dönük kurguladığı siyasi süreç, kurulan ittifaklar ve başkente hâkim siyasi anlayış ülkenin parçalanmaya doğru gidişatını hazırlamıştır.

 

Büyüyen IŞİD tehdidi ve Türkmenlerin yaşadığı zorluklar, işgalin ardından ABD’nin Irak’ın bölünmesiyle sonuçlanacak üç aşamalı bir strateji izlediği tezini desteklemektedir. İlk aşama, Irak’ı Arap dünyasından uzaklaştırmak ve Iraklı Araplar arasında Şii-Sünni ayrışmasını pekiştirmektir. İkinci aşama, Irak’ın üniter bir yapıdan federatif bir sisteme geçişini sağlamak ve bu projeyi Irak’tan başlatarak orta ve uzun vadede Orta Doğu bölgesi için bir model haline taşımaktır. Üçüncü aşama ise, federatif yapıya karşı çıkacak grubun Bağdat’taki merkezi hükümet tarafından dışlanarak bulundukları bölgelerde özerkliği kabule zorlanmasıdır. Dolayısıyla üniter yapıyı savunan Sünni Arapların, kendi bölgelerinde özerkliğe rıza göstermeleri için ABD’nin, Bağdat yönetiminin izlediği dışlayıcı politikalara göz yumduğu ve nispeten destek verdiği söylenebilir.

 

Bu çerçeveden yola çıkarak Irak’ın pratikte üç ayrı devlete bölünmesi kısa ve orta vadede zor gözükmektedir. Bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi, ABD’nin bölgede kurgulamaya çalıştığı federal sistemin henüz oturmaması/oturamamasıdır. Çünkü Irak’ta federal sistem başarılı olursa 20-30 yıl sonra bölge ülkeleri için örnek teşkil edebilecek bir model doğabilir. Diğer neden ise, Irak’taki herhangi bir etnik ve dini grubun bağımsızlık ilan etmesi durumunda diğer grupların itirazı neticesinde ülkede iç savaş çıkma ihtimalidir.

 

 

Sonuç

Irak’ın 2003 ABD işgalinden bu yana en kritik ve tehlikeli dönemine girdiği görülmektedir. Irak’taki IŞİD’in ilerleyişine bakıldığında meydana gelen gelişmeler hem ülkenin iç dinamiklerini ve siyasi dengesini etkileyecek hem de bölgesel güçlerin Irak’taki rekabetini, güç mücadelesini ve hesaplaşmasını önümüzdeki süreçte bariz bir biçimde etkileyecektir. Bu durum Irak’ta şiddetli saldırıların artmasına yol açabilir. Ayrıca 30 Nisan’da yapılan seçimlerin ardından hükümet kurma sürecinin hızlanabileceği beklenebilir. Maliki dışında kurulacak yeni hükümet pek çok krizle karşı karşıya kalacaktır. Özellikle Bağdat-Erbil ilişkilerindeki bütçe, enerji ve tartışmalı bölgeler sorununu çözebilecek uzlaşı planlarının yapılması gerekmektedir.

 

Öte yandan Irak’taki gelişmeler bölgesel anlamda değerlendirildiğinde, IŞİD’in Musul’u işgali sonrasında İran’ın net bir şekilde Şii çoğunluklu Bağdat yönetimine destek verdiği görülmektedir. Çünkü Tahran yönetiminin Bağdat’a verdiği destek, Maliki’nin yanında olduğunu göstermekten ziyade Şiilerin Irak’taki nüfuzunu muhafaza etmesinden kaynaklanmaktadır. Şunu belirtmek gerekir ki, IŞİD’in Bağdat’a ve ülkenin güneyindeki Şii bölgelerine ilerlemesini önlemek için İran ciddi çaba harcayabilir. Bu bakımdan Tahran’ın temel amacı bölgesel çıkarlarını korumak için Bağdat-Şam-Beyrut hattının güvenliğini sağlamak olacaktır. 

 

IŞİD’in Musul’u kontrol altına almasının Ankara’nın Irak ile olan ticaretine olumsuz yansıdığı görülmektedir. Irak’taki istikrarsızlık ve şiddet ortamının Türkiye’yi gerek ekonomik gerek güvenlik açısından etkilemesi beklenebilir. Dahası Musul’daki gelişmelerle beraber Almanya’dan sonra Türkiye’nin ikinci ticari ortağı olan Irak’ın üçüncü sıraya gerilemesi, ticari ilişkilerdeki olumsuz gidişatı gözler önüne sermektedir. Türkiye’nin Irak’ta IŞİD ile başlayan gelişmelere doğrudan müdahil olmaması gerekmektedir. Türkiye’nin Irak’ta dengeli bir politika izlemesi ve taraf tutmaması doğru bir yaklaşım olacaktır. 

 

Dipnotlar:

1. "سي إن إن" تكشف بالتقارير مصادر تمويل وثروة "داعش", http://www.dostor.org/633556,Erişim, 15.08.2014.

2. المنظمة الدولية للهجرة: عدد النازحين العراقيين تجاوز المليون, http://www.almasryalyoum.com/news/details/497309, Erişim,10.08.2014.    
3. الأمم المتحدة: مقتل 5576 مدنيا عراقيا في 6 أشهر, http://sahafah.net/show1533681.html,Erişim,30.07.2014.

4. خبير: تكلفة الحرب ضد داعش بلغت 24 مليون دولار يوميا.. ومعدلات الفقر والبطالة ازدادت بشكل كبير, http://ynewsiq.com/index.php?aa=news&id22=6536#.U_W_lMV_utY,Erişim,10.08.2014.

5. Bağdat Büyükelçiliği Güvenlik İşbirliği Ofisi Başkanı Tümgeneral Michael, http://www.sabah.com.tr/dunya/2014/07/02/iraka-14-milyon-muhimmat, Erişim,13.08.2014.

6. المالكي يرجح عقد صفقة جديدة للأسلحة مع روسيا وموسكو تعلن افتتاح خط الطيران مع بغداد في اب المقبل, http://almadapress.com/ar/news/14502,Erişim,15.08.2014.

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Back to Top